TÜRKİYE: ON BÜYÜKELÇİYİ “İSTENMEYEN KİŞİ” İLAN ETME ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Geçtiğimiz günlerde, 10 ülkenin (ABD, Almanya, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda) Türkiye’de görev yapan Büyükelçileri, kamuoyunda “Kavala davası” olarak bilinen konu hakkında ortak bir açıklama yapmış ve Türkiye’ye tutuklu olarak cezaevinde bulunan Osman Kavala’nın “serbest bırakılması” çağrısı yapmıştı.

Bu çağrı sonrasında; Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Sayın Erdoğan Afrika ziyaretinin dönüş yolunda bu ortak açıklamaya tepki göstermiş, Dışişleri Bakanlığı da ortak açıklamayı yapan 10 Büyükelçiyi bakanlığa davet ederek “bu hadsiz açıklamanın kabul edilemeyeceğini” kendilerine söylemişti. Arkasından, Sayın Erdoğan, dün (Cumartesi) Eskişehir ziyareti sırasında yaptığı konuşmada, söz konusu 10 ülkenin Büyükelçilerinin “istenmeyen kişi-persona non grata” ilan edilmesi için Dışişleri Bakanlığına talimat verdiğini açıkladı.

Uluslararası ilişkilerde, hiç şüphesiz, her devlet ülkesine gönderilecek diplomasi temsilcilerini kabul ya da ret etme, önceden kabul ettiği bir temsilciyi sonradan ret etme, hakkına sahiptir. Yine uluslararası ilişkilere dair olan hukukun ve yerleşik uygulamanın bir gereği olarak, diplomasi temsilcilerinin, bulundukları ülkenin yasa ve düzenine saygı göstermeleri, iç politika konularında demeç vermemeleri, herhangi bir siyasal partiye/siyaset adamına açıkça destek vermemeleri gerekmektedir. Genel kabul gören anlayışa göre de, bu gereklerin görmezden gelinmesi, o diplomasi temsilcisinin “istenmeyen kişi” ilan edilmesi için yeterli bir nedendir.

Bu belirtilenler ışığında, 10 ülkenin Büyükelçilerinin yaptığı ortak açıklama, o Büyükelçilerin “istenmeyen kişi” ilan edilmesi için yeterli bir nedendir. Ancak diplomasi, karmaşık ve uzmanlığı gerektiren özel bir alandır. Diplomaside, politik, ekonomik ve askeri gerekler iç içedir; dolayısıyla bütüncül ve sonrası ihmal edilmeden bakılarak adım atılmayı gerektirir. Başka bir ifade ile, diplomaside atılacak adımlar, önceden yapılmış değerlendirmelerin ürünü olmak durumundadır. Bunlar, bir kişinin, diplomasiye dair duygusallık içeren ani kararlarının ülke için ağır bedellerinin olabileceğine işaret eder.

Diplomaside atılacak adımlar ile “uluslararası ilişkilerde güven ve istikrar” arasında doğrudan bir bağ vardır. Diplomasi bağlamında, şimdi yapılanların, önce yapılanlar ile uyumlu olması önemlidir. Bu, o diplomasi adımlarına güç verir, anlamlı kılar, istenen etkiyi doğurmasına hizmet eder. Eğer böyle bir uyumluluk yok ise, önce yapılanlar sonra yapılanlara yol verir ki; bu, uluslararası ilişkilerde, bir anlamda, olan hukuku da, yerleşik uygulamayı da boşa çıkarır. Başka bir ifadeyle, uluslararası ilişkilerde olan hukuku ve yerleşik uygulamayı “sonradan” hatırlama ya da hatırlatma muhataplar ve kamuoyu üzerinden fazla bir etki doğurmaz. Çünkü artık güven kaybından ve istikrarsızlıktan neşet etmiş bir “itibarsızlık” vardır.

Dolayısıyla, 10 Büyükelçinin “istenmeyen adam” ilan edilmesi konusuna bakarken, hem Türkiye’de adalet sisteminin arz ettiği genel görünümü, hem de daha önce yapılanları hatırlamak icap eder.

Türkiye’de yargının iktidarın kontrolüne girmiş olduğu görüntüsü, hatta bazılarınca “iktidarın sopasına dönüşmüş olduğu” iddiası var mı, var. “Rahip Brunson” olayı, bu görüntünün ve iddianın bir yansıması olarak görülebilir mi, evet görülebilir.

Hatırlayınız, 2018’de, dönemin ABD Başkanı Trump ile Başkan Yardımcısı Pence, “Rahip Brunson” için, Türkiye’nin iç işlerine müdahale ve Türkiye’yi tehdit anlamına gelen açıklamalar yapmışlardı. Sonrasında da, farklı suçlamalar ile hem “mahkûm hem de “sanık” statüsündeki “Rahip Brunson”, önce tahliye edilmiş, arkasından da ev hapsi ve yurt dışı yasağı kaldırılmış, ülkesine gitmişti.

Bu durumda, Türkiye’de yargıya ilişkin genel algının ve önceki bu uygulamanın, 10 Büyükelçinin bugünkü ortak açıklamasına yol vermiş olduğu söylenebilir mi, evet söylenebilir.

Bir başkası husus daha var. O da, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan PKK/YPG terör örgütüne yıllardır destek veren ABD’ye, Rusya’ya, önde gelen Avrupa ülkelerinden bazılarına, bazen müzahir genelde seyirci NATO’ya ve AB’ye, “en azından” böyle bir tepki verilmemiş iken, şimdi 10 Büyükelçinin “Kavala olayı”na dair ortak açıklamasına böyle bir tepki veriliyor!… Bunun da, 10 Büyükelçinin ortak açıklamasına yol veren bir durum olduğu söylenemez mi, bana göre elbette ki söylenebilir.

“Kavala olayı”na dair ortak açıklama için bu kadar hızlı ve sert tepki veren Türkiye’nin, bundan önce -en azından- bu tepkiyi milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan işler içindeki bu ülkelere ve uluslararası örgütlere göstermesi gerekmez miydi? Göstermiş olsaydı, bugün o Büyükelçiler bu ortak açıklamayı yapabilirler miydi? Bugüne kadar o ülkelere böyle bir tepki bile verilmemiş iken, şimdi kalkıp “Kavala olayı” için ortak açıklama yapmış 10 Büyükelçiye bu tepki veriliyor!…

Kanaatim odur ki, 10 büyükelçinin “istenmeyen kişi” ilan edilmesi ve ülkelerine dönmesi, o ülkelerin hiç biri için fazla önemli bulunmayacaktır. Hatta o ülkelerin işine bile gelebilecektir. Çünkü bu, o ülkelerin gelecek iktidar ile daha yakın çalışmalarına yol verecektir.

Hep söylüyorum; güç, savunma, salt askere, silaha, maddi şeylere indirgenebilecek bir olgu değildir. Güç ve savunma, belki bunlardan çok, akılla, yaratıcı zekâ ile ilgilidir ve bunlar da, öncelikle diplomaside ifadesini bulur. İyi-güçlü diplomasi, sıcak çatışmayı değil, ondan önce krizi ve gerginliği ülkenin uzağında tutar, sorun değil çözüm üretir. Ve bu da o ülkenin gücüne, aksi ise güçsüzlüğüne işaret eder.

Ancak eğer bir ülkede bütün yetkiler tek bir elde toplanmışsa ve yetkileri elinde toplayan kişi ülke içinde olduğu gibi uluslararası ilişkilerde de istediğini yapabileceğini düşünüyorsa, o ülkedeki güçsüzlüğü, diplomasideki zayıflığı, o kişi ile açıklamak, yani ülkenin yönetimi ile ilgili bir sorun olarak görmek icap eder. Ülke, gerçekte güçlü; ancak, yönetiminin kifayetsizliği, hem bu gücün dışa vurulmasına engel oluyor, hem de ülkeyi güçsüz gösteriyor ki, bu da o ülkenin başını gailelerden kurtaramamasına, daha çok riskler ve tehditler ile karşılaşmasına yol açıyor. Öyle ki, “kifayetsiz” yönetimler, bir süre sonra o ülke için “ulusal güvenlik” sorununa dönüşebiliyor, o ülkeler ağır bedeller ödeme durumu ile karşılaşabiliyor.

24 Ekim 2021, Ankara


“NATO ÜYELİĞİ ONAY SÜRECİ KOLAY DEĞİLDİR”

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yukarıdaki başlık bana ait değil. Başlık, Sayın Konur Alp Koçak’ın, 11 Kasım 2022 tarihli Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında yer alan köşe yazısının başlığıdır. Sayın Koçak’ın köşe yazısında yer alan bazı hususlar, işbu çalışmayı kaleme alma ihtiyacını doğurmuştur. Sayın Koçak, köşe yazısında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyareti

ABD’NİN GİRİT’TE VE BATI TRAKYA’DA ARTAN ASKERİ VARLIĞI ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yunanistan’ın, NATO üyesi olarak ülkesini zaten ABD’ye açmış iken, son dönemde bu işi daha da ileriye taşımasını, ABD’ye Girit’te ve Batı Trakya’da daha ileri konuşlanma imkânı tanımasını, burada biraz farklı ele almaya çalışacağım. Elbette ki, Yunanistan’ın bu yaptıkları, Yunan emeli ve ABD’nin güncel Türkiye yaklaşımı ile birlikte mütalaa edildiğinde, Türkiye

TÜRKİYE CİDDİ TEHDİT/TEHLİKE ALTINDA

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bu 30 Ağustos’ta aklıma gelenler…. Lütfen hatırlayınız… 1821’de Osmanlı’ya isyan eden ve bu isyan neticesinde 1832’de Osmanlı’dan koparak ayrı bir devlete sahip olan Yunanlılar, Mayıs 1919’da Anadolu’yu işgale başlıyor… Yaklaşık 100 yıl önce (1821) emperyalist Batının desteği ile Osmanlı’dan kopan isyancılar, yaklaşık 100 yıl sonra (1919) yine emperyalist Batının desteği

UKRAYNA’DAKİ ÇATIŞMANIN TRANSDİNYESTER CUMHURİYETİ’NE YANSIMA İHTİMALİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk I. Moldova’nın doğusunda, fazla derinliği olmayan kuzeyden güneye doğru ince bir şerit halinde uzanan 1990’da Moldova’dan kopup tek taraflı bağımsızlık ilan eden, Ukrayna’nın batısından Ukrayna’ya komşu, Rusya himayesindeki, bugüne kadar Rusya dışında kimsenin bağımsızlığını tanımadığı Transdinyester Cumhuriyeti’nde dikkat çekici üç ayrı terör saldırısı yaşanıyor.[i] Bu çalışma, bu saldırıları çıkış noktası

PENÇE KİLİT OPERASYONU, “ERBİL GAZI” VE KÜRTLERE “ULUS İNŞASI”…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Linkedin’de Sayın Erkan Ayan’ın “AB-D neden Kuzey Irak’ta Pençe Kilidi Operasyonuna sessiz?” sorusu ile başlayan, benim bağlantı ağıma dâhil Sayın Murat Sekmen üzerinden muttali olduğum bir paylaşım ile karşılaştım. Bu paylaşımda, Türkiye’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak Irak’ın kuzeyinde icra ettiği Pençe Kilit Operasyonu, (Erbil’in kontrolündeki) bölgenin petrol ve doğal

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.