TÜRKİYE: DIŞARIDAKİ VE İÇERİDEKİ ŞU TABLOYA BİR BAKIN!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Türkiye, dışarıdan adeta kuşatma altında… Batıda, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlara Atina lehine artık ABD de angaje olmuş; Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’yi karşısına almış ABD, Yunanistan’da da Türkiye’yi karşısını almış ve buradaki askeri varlığını sürekli artırmaktadır. PKK/YPG terör örgütüne verdiği destek, artık herkesçe biliniyor. Doğuda, Azerbaycan-Ermenistan sınırında sıcak çatışma eksik olmuyor. Pek görülmüyor ama, Kafkasya, her an patlamaya hazır barut fıçısı gibi. Kuzeyde, Karadeniz’de artık süreklilik arz eden bir gerginlik var ve Karadeniz de Kafkasya ile birlikte, “patladı, patlayacak” misali bir görüntü veriyor. Ve Türkiye, Kafkasya’ya ve Karadeniz’e dair bu görüntüden ayrı düşünülemiyor. Güneyde, Suriye’nin kuzeyinden kaynaklanan ve Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan tehdit, geçen her gün büyüyor. ABD, Rusya ve İran ile sorunlu ilişkilere sahip Türkiye, Suriye’nin kuzeyi üzerinden de artık bu ülkelerle komşu… Kanal İstanbul ile ilgili gelişmeler, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması ve bu suretle Sözleşmenin Türkiye’ye sağladığı avantajların elden gitmesi potansiyelini içeriyor. Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki ve Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin ciddi tehdit altında olduğu görülüyor. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konularında Türkiye üzerindeki baskı ağırlaşıyor; durum, Türkiye’nin ve KKTC’nin aleyhine bir seyir içinde gözüküyor.

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde yalnız bırakılmış ve dışlanmış görüntüsünün içeriye yönelik ciddi ekonomik yansımaları var.

Dış politikaya ilişkin bu tabloda göze çarpan bir başka husus da, çoğu konuda, perdenin önü ile arkası arasında uyumsuzluktur. Bu özellikle ABD, Rusya ve Çin ile ilişkilerde, Suriye ve Kıbrıs konularında çok daha belirgindir. Dış politikada, artık iç ve dış paydaşlara güven vermeyen bir Türkiye vardır.

Türkiye, içeride çok ciddi bir açmaza girmiş gözükmektedir. Artık hemen herkes ekonomi çarkındaki yavaşlamanın farkındadır ve artan bir gelecek endişesi, “ne oluyoruz, nereye gidiyoruz endişesi” baş göstermiştir. İç paydaşlar ile birlikte dış paydaşları da etkileyen böyle bir ekonomik tablo ortaya çıkmıştır. Ankara, ekonomik anlamda, iç ve dış paydaşlarının beklentilerini karşılamada, iç ve dış paydaşlarına olan sorumluluklarını yerine getirmede giderek zorlanacağı bir sürece girmiş gözükmektedir. Döviz fiyatlarında anormal artışlar yaşanmakta; fiyat istikrarsızlığı, fiyatların ani dalgalanmalara oldukça açık görüntüsü, bir taraftan sade vatandaş da dâhil her kesim için hayatın hemen her alanını ciddi şekilde zorlaştırmakta, diğer taraftan da devletin döviz cinsi iç-dış parasal taahhütlerini yerine getirmesini ve borçlarını ödemesini zora sokmaktadır. Dövizdeki mevcut durum, son 20 yıl içinde hemen her alanda artmış dışa bağımlılığın etkisinde, hem girdi maliyetleri üzerinden üretimi olumsuz etkilemekte, hem de ithalat-ihracat dengesini bozmakta, bu da devletin gelir kaynaklarında ciddi azalma olacağı anlamına gelmektedir.

Güncel duruma çok somut ve çok bilinen bir konu üzerinden işaret edeyim: Döviz fiyatlarındaki artışa da bağlı olarak enerji fiyatlarının sürekli bir artış göstermesi, bir yönüyle yaklaşan kış koşullarının da etkisinde ciddi bir soruna dönüşecek, diğer yönüyle de ulaşımı, taşımacılığı, bağlı olarak lojistiği ve doğrudan sanayii olumsuz etkileyecektir.

Bu güncel durum, enflasyonda artma eğilimini beslemektedir ki; bu, sabit gelirli (memur, işçi, emekli, aylıkla-haftalıkla-gündelikle çalışan) vatandaşlar ile küçük esnaf için hayatı idame etmenin giderek zorlaşacağı anlamına gelmektedir. Vatandaşın geçim derdinin ağırlaşması kaçınılmaz görülmektedir. Bu kaçınılmazlığa bağlı diğer sonuçlar da, üretimde ve tüketimde düşüş, istihdam sorununda büyümedir.

Ne yazık ki, ülke bu durumdayken, israf, hala hız kesmemiştir.

Kamu harcamalarının, cari mevzuatın amir hükümlerine rağmen, artık yönetsel, siyasal ve hukuksal açıdan olması gerektiği gibi denetlenememesi bu tabloyu (en azından psikolojik olarak) ayrıca ağırlaştırmaktadır.

Savunma ve güvenlik harcamaları, devlet destekli uluslararası terörizme ile mücadele nedeniyle zaten yüksek iken, “hesapsızca” angaje olunan yeni dış sorunlar üzerinden çok daha artmıştır.

Toplumdaki ayrışma ve kutuplaşma, devlete ve adalete olan güvendeki zedelenme, liyakatin ve ehliyetin fazla bir değerinin kalmamış olması, hemen her konuda yaşanan kayırmacılık, yolsuzluğa ve görevi kötüye kullanmaya dair haberlerdeki artan yoğunluk ve benzeri diğer hususlar, içerideki mevcut kötü tabloyu tamamlıyor gözüküyor.

Durum budur… Türkiye’nin dışarıdaki ve içerideki güncel durumu bu şekilde gözükmekte ya da algılanmaktadır.

Bu tablo, içeride de dışarıda da, artık sürdürülebilir bir tablo olmaktan çıkmıştır.

Bu tablo, yaklaşık 20 yıldır aralıksız ve tek başına devam eden AKP iktidarında ortaya çıkmış bir tablodur. Usulde paralellik ilkesinin bir gereği olarak AKP iktidarının yarattığı bu berbat tabloyu tersine çevirebileceğini (yani düzeltebileceğini) düşünen ya da bekleyen olabilir. Ancak böyle bir düşünce ya da beklenti gerçekçi olmayacaktır. Çünkü her şeyden önce AKP iktidarı bu tablonun farkında değildir, bu tabloyu görmüyor ya da görmezden geliyor, yani yok varsayıyor. Bir başka husus, iktidardaki kadro yetersizliği (liyakat ve ehliyet yoksunluğu) artık çok belirgindir. Ve ülkenin geldiği berbat durum bunu teyit etmektedir. AKP iktidarı, bugüne kadar, nadiren yanlışını görmüş, kabul etmiş ve yanlıştan dönmüş bir iktidardır. Her yaptığının doğru olduğunu savunuyor; dışarıda da içeride de her şeyin iyi, güzel ve yolunda olduğunu kabul ediyor. Fakat maalesef durum öyle değil, gerçekler farklı…

Türkiye’de, artık gerçeklerden kopmuş, inatla ve ısrarla “bildiği yolda” ilerlemeye devam eden, bu nedenle “gizli ajandalarının” olabileceği algısına yol açan, bir iktidar görüntüsü vardır.

İktidar, artık, halkın gözünde, sözünde durmayan, gerçekleri gizlemek için verilerle ve bilgilerle oynayan yada hesaplama yöntemleri geliştiren, açık gerçeklere aykırı açıklamalar yapabilen, perde gerisinde perdenin önündekinden farklı iş tutabilen, güvenilmez bir iktidardır. Sorunlarla kuşatılmışlıktaki artan ağırlaşma ve hissedilen derin yalnızlık, aynı güven kaybının dışarıda da olduğunun işaretidir.

Bu koşullar altında, AKP iktidarı, ya her tavizi vererek iktidar ömrünü uzatmak ya da seçime gitmek alternatifleri arasında sıkışmış kalmış gözükmektedir. Gelişmeler, AKP iktidarının iktidar ömrünü uzatmak için her şeyi yapmaya hazır görüntüsünün bugüne kadar uluslararası ilişkilerindeki muhatapları nezdinde fazla bir kabul görmemiş olduğu çıkarsamasına yol açmaktadır ki; bu, seçime gitme alternatifine güç vermektedir. Ancak bunun ifade edilebilmesi, AKP iktidarının “perde gerisinde iş tutma” konusundaki “maharetine” dair yaygın kanaati unutturmuyor. Dolayısıyla AKP iktidarının dış destek arayışında olduğu muhataplarının, iktidarın her şeyi yapmaya hazır görüntüsüne takılıp Türkiye için bedeli çok ağır olacak taleplerle AKP iktidarı ile masaya oturabileceği ihtimali her koşulda yok varsayılamamaktadır.

Ancak böyle bir varsayımın, o muhataplar için rasyonel bir yaklaşım olmayacağı çok açıktır. Ülke gerçeklerinden kopmuş, halk desteği erimiş, ciddi güç kaybetmiş bir iktidar ile, ne, nasıl, nereye kadar yapılabilir? Bu, sürdürülebilir bir durum olarak görülebilir mi? Bir de, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerindeki muhataplarının, AKP iktidarının iktidarda kalabilmek için her şeyi yapmaya hazır görüntüsüne itibar etmemelerinin yol açacağı, o muhataplar lehine algılar ya da çağrışımlar olacaktır.  Türkiye’nin muhataplarının akılcı ve ahlaki davrandıklarını düşündürtecek bu algı ya da çağrışımları görmek gerekir. Hem Türkiye’yi ve Türk halkını yakından tanıdıklarını, hem de Türkiye ile ilişkileri sürdürmek istediklerini (Türkiye’yi kaybetmek istemediklerini) çağrıştıracaktır. Bu belirtilenler, uluslararası ilişkilerin “çıkar” temelli işleyişine ve diplomasideki yerleşik anlayışa daha uygun değil mi, yani seçime gitme alternatifini öne çıkarmıyor mu?

Onun içindir ki; Türkiye’nin, özellikle dışarıdan bir iktidar değişikliğine zorlandığı ağır bir tablo ile karşılaşması, bunun çok daha belirginleşmesi kaçınılmaz görülmektedir. “AKP iktidarı gitsin, CHP merkezli yeni bir iktidar gelsin isteniyor” algısı zaten doğmuş iken; münhasıran dış politikaya ilişkin gelişmeler üzerinden, bu algı yaygınlaşabilir ve yoğunlaşabilir. Bu ihtimali güçlü görüyorum.

Acı olan ne biliyor musunuz? Dün dışarıdan AKP’yi iktidara taşıyanların, bugün AKP’yi gönderip CHP merkezli yeni bir iktidarı getirme peşine düşmüş gözükmeleri… Bunu görüyorum, buna üzülüyorum.

Bu tabloda, milli iradeyi hatırlayan var mı?

AKP iktidarı, iktidarda kalmak için, milli iradeye sarılmak (seçime gitmek) yerine dış destek arayışında; CHP merkezli Millet İttifakı da, iktidara gelmek için, halka inmekle beraber, “dostlarımızla iktidar olacağız” söyleminde mündemiç milli iradeyi değil dış desteği esas alan bir çaba içinde…

CHP merkezli muhalefetin, örneğin sine-i millete dönme (yani TBMM’den tamamen çekilme) konusunu hala telaffuz etmiyor olması dikkat çekici…

Oysa, ülkenin ağırlaşan ekonomik koşulları da; AKP iktidarının hukuk/anayasa tanımayan, denetimi ret eden, liyakati ve ehliyeti unutmuş gözüken, yaygın rüşvet ve görevi kötüye kullanma ve kara para aklama haberlerine konu olan, kayırmacı ve keyfi yönetimi de; ülkenin dış politikadaki dışlanmışlığı da; en önemlisi halk (siyasal) desteğindeki ciddi kayıp da, AKP iktidarının ciddi bir meşruiyet sorunu ile karşı karşıya bulunduğuna işaret ediyor. Bu koşullarda, sine-i millete dönüşün (yani milli iradenin) hatırlanmaması, ülke (ve ülkenin geleceği) adına düşündürücüdür.

Akla, CHP merkezli muhalefetin, ya kendilerine güvenemediği, ya AKP iktidarından gelen ve “tehdit” olarak algılanan açıklamalar nedeniyle sine-i millete dönmekten çekindiği (korktuğu), ya da “milli irade” üzerinden güçlü bir şekilde iktidara gelmeyi münhasıran dış politikaya dair “durum ışığında” uygun görmediği, geliyor.

Bu belirtilenler ışığında, mevcut tablodan da, muhtemel tablodan da, durumun Türkiye için, fevkalade sıkıntılı olduğu ve tehlikeli olduğu çıkıyor.  Türkiye’nin, özellikle milli ve coğrafi bütünlüğü bağlamında bir kırılma süreci içine girebileceği ihtimali öne çıkıyor, bundan endişeliyim.

Mevcut ve muhtemel tabloda niçin böyle bir ihtimal öne çıkıyor, mevcut ve muhtemel tabloya dair bu endişe niye diye sorulabilir.

İlk olarak şunu görmek gerekir: Algı yönetimlerine, kamu diplomasisi çalışmalarına rağmen, AKP iktidarına yönelik muhalefet ağırlaşmış ve yoğunlaşmıştır. AKP, artık geniş halk yığınlarını peşine takıp sürükleyememektedir. Tabanı ve vatandaş nezdindeki karşılığı hızlı bir küçülme sürecine girmiştir. Mevcut bu tablodan, Türkiye’nin, hukuku dışlamış, gücü tek elde toplamış, denetlenemeyen, keyfiliğe kayma sürecine girmiş, ne yapacağı tahmin edilemeyen bir ülke haline geldiği çıkarılabilmektedir.

İkinci olarak, AKP iktidarında, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünde kırılma ihtimalini besleyen, etnik temelli bölücülüğe ve ayrılıkçılığa pirim veren gelişmeler yaşanmıştır. AKP iktidarı, başlangıçtaki siyasal duruşundan uzaklaşarak (tersine bir ciddi değişim ve dönüşüm göstererek) güç kaybetmiş ve şimdi bu gelişmelere mesafeli duruyor gözükse de, müzahir görüntüsünü potansiyel olarak koruduğu hala güçlü bir varsayım olarak görülebilmektedir.

Üçüncü olarak, AKP iktidarında, belki AKP iktidarı sayesinde, etnik temelli bölücülük ve ayrılıkçılık ile ilişkilendirilen, TBMM’de artık hatırı sayılır bir siyasal güç (HDP) ortaya çıkmıştır. Şimdi bu siyasal güç, sadece Kürt etnisitesi ile ilişkilendirilememektedir, Kürtler dışındaki unsurlar ile de ilişkilendirilebilmektedir ve bu son ilişkilendirmenin ağırlığı ciddidir. Bu bağlamda, ayrıca, bu siyasal gücün (HDP’nin), içeride, hem CHP merkezli Millet İttifakı ile, hem de CHP’nin “dostlarımız” söylemi ile ilişkilendirildiğini ve bu ilişkilendirmenin güçlü olduğunu da görmek gerekir.

Dördüncü olarak, simdi CHP merkezli yeni bir iktidara yol verilirse, böyle bir iktidarda, milli ve coğrafi bütünlüğe dair hassasiyetin biraz daha törpülenmesi, “Kürt bölücülüğüne ve ayrılıkçılığına” müzahir kesimin biraz daha güçlenmesi ve ülkenin psikolojik olarak bunu “kaldırabilecek” bir noktaya itilmesi ihtimali belirecektir.

Beşinci olarak da, genel bir husus var: iktidar (yönetim) değişiklikleri, hemen her ülke ve kurum için, kısa süreli bir zayıflığa yol açar. Eğer devlet/kurum hafızası yerinde ve sağlam ise, bu zayıflık ciddi bir riske yol açmaz. Fakat bunun tersi söz konusu ise, o devlet/kurum için ciddi risk var demektir. Bunun, hem etnik temelli bölücü ve ayrılıkçı tehdit, hem de AKP iktidarında Türkiye’nin bir bütün olarak yönetim yapısının ne denli ne tür nasıl yoğun ve yaygın bir değişime uğradığı ışığında hatırlanması sanırım uygun olacaktır. CHP merkezli muhtemel iktidar, bir taraftan böyle bir bürokratik yapı ile çalışmak durumunda olacak, diğer taraftan da iktidara birlikte yürüdüğü “dostlarına” bir bedel ödeme yükümü ile işe başlayacaktır.

Acı ama, ne yazık ki bunlar akla gelebiliyor…

CHP merkezli muhalif Millet İttifakı’nın sine-i millete dönüş üzerinden iktidara gelmesi, hem etnik temelli bölücü ve ayrılıkçı tehdide dair yukarıda arz ve izah edilen endişeleri hafifletebilir, hem de yeni iktidara içeride de dışarıda da muhatapları karşısında sağlam-güvenilir bir güç verir. Bu, CHP merkezli muhtemel iktidarın üzerine “dostlarının” gölgesinin düşmesini önler, özellikle etnik temelli bölücü ve ayrılıkçı tehdit ile mücadelede çok değerli (işlevsel) olur diye düşünüyorum.

28 Kasım 2021


KAZAKİSTAN’DAKİ SON OLAYLAR NASIL GÖRÜNÜYOR?

 Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Geçtiğimiz hafta Kazakistan’ın güneyinde, özellikle Almatı ve civarı ile Jambıl Eyaletinde yoğun olarak kendisini gösteren, başkent Nursultan’a ve diğer bazı şehirlere de sirayet eden kaos/anarşi ve terör ortamı, 8-10 gün gibi kısa bir sürede etkisini kaybetmiş gözüküyor. Medyaya yansıyan haber, yorum ve açıklamalardan, olayların, “saman alevine” benzer şekilde ortaya çıkmış

KAFKASYA’YA DAİR BİR KAÇ HUSUS DAHA…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Kısa bir süre önce, “Kafkasya’yı ne bekliyor?”[i] diye bir yazı kaleme almıştım… Aşağıdaki hususlar o yazıyı tamamlıyor…

YA HİNDİSTAN KAOSA/İSTİKRARSIZLIĞA SÜRÜKLENİRSE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk “ABD demek kaos demek”, ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ancak ABD’nin genelde kaoslarla anıldığı, gittiği hemen her yerde bir şekilde kaos çıktığı ya da kaoslara angaje olduğu ifade edilebilir. Türkiye’den bakıldığında da böyle görülebiliyor. Türkiye için, ABD’nin kaos üreticisi bir ülke olma özelliği artık o kadar belirgin ki… Kaos, kelime

PEŞMERGE “TÜRK KERKÜK”E NİYE GERİ DÖNER!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Irak’ın kuzeyindeki “Türk Kerkük”ün güvenliğinin sağlanmasının Bağdat ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasında varılan anlaşma uyarınca IKBY’e bağlı Peşmergeye bırakılmasına gösterilen tepki giderek büyüyor[i]. Konuyu, geçtiğimiz 29 Ekim’de twitter ve linkedin hesaplarım üzerinden dile getirmiş, Irak Türkmen Cephesi (ITC)’nin önceki Başkanı ve Kerkük Milletvekili Sayın Erşat Salihi’nin kişisel twitter

KAFKASYA’YI NE BEKLİYOR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’in yükselişi, Çin-ABD rekabetinin baş göstermesi, ABD’nin Çin’i çevreleme politikasına yönelmesi ve bu bağlamda bir taraftan Asya-Pasifik stratejisini güncelleyip Hint-Pasifik’e dönüştürmesi ve bu suretle Hindistan’ı yanına çekmeye yönelmesi diğer taraftan da AUKUS[i] gibi bölgesel savunma yapılanmasına öncülük etmesi, Tayvan konusunda artan gerginlik, Çin’e komşu Afganistan’da kontrolün Taliban’ın eline geçmesi ve

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.