İDLİB: ULUSLARARASI HUKUK VE KORONA VİRÜSÜ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Sayın Erdoğan’ın İdlib konusunda muhataplarına verdiği süre dolmak üzere… Son üç güne girildi… Evet, Türkiye’nin İdlib’deki varlığı “önleyici savunma” kapsamında görülebilir, Türkiye Suriye’de terörizmle mücadele edebilir ama, bir de bu işin “aması” var…

Uluslararası hukuk bakımından, Esad rejimi, BM ve uluslararası toplum tarafından hala Suriye’nin “resmi/meşru” temsilcisi olarak kabul edilmekte, muhatap alınmaktadır. Esad rejimi, ülkesel bütünlüğünü yeniden sağlamak, Suriye’nin siyasal egemenliği tüm ülkesine yaymak için isyancılar ile mücadele etmektedir ki, bu da yine uluslararası hukukun “tartışmasız” himaye ettiği bir durumdur.

Lütfen şuna dikkat ediniz: Geçmişte Saddam örneğinde yaşanmış bir durum bugün itibarıyla Suriye’de söz konusu değildir. Yani Esad’ı Suriye’nin yönetiminden uzaklaştırmaya ve bu yolda çok uluslu bir güç oluşturulmasına yönelik BM Güvenlik Konseyi tarafından alınmış bir karar bulunmamaktadır. Uluslararası hukuk, Esad rejiminin yanındadır.

Suriye’nin ve Esad rejiminin uluslararası hukuk bakımından arz ettiği bu görünüm nedeniyle, Ankara’nın Esad rejimine ilişkin bazı söylemleri havada kaldığı gibi, Türkiye’nin “önleyici savunma” ve/veya “terörizmle mücadele” pozisyonu uluslararası hukuk bakımından fazla himayeye mazhar da bulunmamaktadır.

Çünkü Esad rejimi, ülkesel bütünlüğünü sağlamak için isyancılar ile mücadele etmektedir ve bu mücadelede eğer başarılı olursa, teorik olarak, Ankara’nın, İdlib de dâhil Suriye’de “önleyici savunma” yapmasına ve/veya “terörle mücadele” etmesine gerek kalmayacaktır. Türkiye’nin, bir taraftan Suriye’deki varlığını Esad rejiminin Suriye’de kontrolü sağlayamamasına dayandırması, diğer taraftan da İdlib’de olduğu gibi Esad rejiminin “kendi ülkesinin” kontrolünü ele geçirmesine imkân ve fırsat vermemesi (hatta buna engel olması), uluslararası hukuk bakımından bir çelişkidir ve Türkiye’nin Suriye/İdlib yaklaşımını hukuksal açıdan himayeden mahrum bırakmaktadır.

Eğer Esad rejimi ülkesel bütünlüğünü sağlamak için isyancılar ile mücadele ediyorsa, eğer Türkiye isyancıların İdlib de dâhil Suriye’nin kuzeyinde yol açtığı durum nedeniyle terörizmle mücadele etmek ve önleyici savunmak yapmak zorunda kalıyorsa, Şam için de, Ankara için de, sorun “ortak” demektir. Sorun “ortak” ise, rasyonel ve samimi bir yaklaşım, Ankara ile Şam’ın güçlerini birleştirmesini gerektirmez mi?

İdlib’in, Türkiye’nin milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğünü koruması açısından son derece önemli olduğunda bir tereddüt yoktur. Ankara’nın, İdlib’e bu gözle bakmasından daha doğal bir şey olamaz. Uygun/isabetli olmayan, Ankara’nın İdlib’e yaklaşım biçimidir. Sorun buradadır. Ankara’nın İdlib yaklaşımı, yukarıda belirtildiği üzere uluslararası hukuk ile bağdaşmadığı gibi, uluslararası kamuoyu nezdinde Türkiye’nin aleyhine ciddi soru işaretlerine yol açmaktadır.

(i) Esad rejiminin (ve Suriye’nin) ülkesel bütünlüğünü sağlamada Türkiye’nin yardımına ve desteğine ihtiyacı var iken, (ii) Esad rejiminin (ve Suriye’nin) Türkiye’nin yardımı ve desteği ile ülkesel bütünlüğünü sağlamada ciddi yol alacağı çok açık iken, (iii) bu durum Türkiye’ye Suriye’de “önleyici savunma” ve “terörizmle mücadele” yapmasına gerek kalmayacak türden bir anlaşmayı Esad rejimi ile yapma imkânı verir iken, Türkiye’nin İdlib konusundaki mevcut yaklaşımında ısrarı, bana göre, rasyonel olmaktan uzaktır, isabetli değildir.

Ankara’nın, İdlib konusunda, gelinen noktada, hem önemli bir fırsatı kaçırmak üzere olduğunu, hem de kaçırmakla telafisi çok güç olabilecek bir duruma düşebileceğini değerlendiriyorum.

Türkiye’nin durumu, politik, ekonomik ve askeri açılardan ortadadır. Güncel jeopolitiği ve küresel konjonktür nedeniyle, Türkiye, eş zamanlı olarak, içeride ve dışarıda ciddi sorunlar ile karşı karşıyadır. Özellikle korona virüsünün, eğer böyle devam ederse, sadece ekonomik açıdan değil, politik ve askeri açılardan da Türkiye için çok ciddi inikasları olabilecektir. Bu inikaslar tezekkür edilirken; Suriye konusunun, Ankara için, sadece ev sahipliği yapılan milyonlarca Suriyeliden ibaret olmadığını, Suriye’nin kuzeyinde bulunan Türk askeri varlığı ve burada yürütülen askeri operasyonlar da hatırlanmalıdır. Bunların hepsi para demektir. Eğer korona virüsü böyle giderse, Türk askerinin Suriye’deki (İdlib’deki) varlığının idamesi ve burada yürütülen askeri operasyonlara devam edilmesi ciddi bir soruna dönüşebilecektir. İçerideki “geçim derdi” yabana atılmamalıdır.

Onun içindir ki; muhataplarına verdiği süre dolmak üzere iken, Sayın Erdoğan’ın İdlib konusundaki yaklaşımını gözden geçirip, Moskova ile yapılan görüşmelerde “sürpriz” sayılabilecek bir yaklaşım içinde olmasına ihtiyaç vardır. Uluslararası ilişkilerde “olmazsa olmaz” diye bir şey yoktur. Önemli olan çıkardır. Eğer Moskova (ve Şam) Türkiye’nin İdlib üzerinden dışa vurmuş olduğu endişelerini karşılayacak bir formül sunabiliyorsa, Ankara bunu değerlendirmek durumundadır. Sayın Erdoğan’ın İdlib konusunda sergilediği bugüne kadarki tavrın böyle bir formüle imkân vereceğini düşünüyorum. Hatta Sayın Erdoğan’ın “gerçekte” böyle bir formüle “oynamış” olduğunu da düşünmek istiyorum.

Gördüğüm, aksinin, Türkiye için tam anlamıyla bir “felaket” olacağı yönündedir…

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 27 Şubat 2020.


“NATO ÜYELİĞİ ONAY SÜRECİ KOLAY DEĞİLDİR”

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yukarıdaki başlık bana ait değil. Başlık, Sayın Konur Alp Koçak’ın, 11 Kasım 2022 tarihli Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında yer alan köşe yazısının başlığıdır. Sayın Koçak’ın köşe yazısında yer alan bazı hususlar, işbu çalışmayı kaleme alma ihtiyacını doğurmuştur. Sayın Koçak, köşe yazısında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyareti

ABD’NİN GİRİT’TE VE BATI TRAKYA’DA ARTAN ASKERİ VARLIĞI ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yunanistan’ın, NATO üyesi olarak ülkesini zaten ABD’ye açmış iken, son dönemde bu işi daha da ileriye taşımasını, ABD’ye Girit’te ve Batı Trakya’da daha ileri konuşlanma imkânı tanımasını, burada biraz farklı ele almaya çalışacağım. Elbette ki, Yunanistan’ın bu yaptıkları, Yunan emeli ve ABD’nin güncel Türkiye yaklaşımı ile birlikte mütalaa edildiğinde, Türkiye

TÜRKİYE CİDDİ TEHDİT/TEHLİKE ALTINDA

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bu 30 Ağustos’ta aklıma gelenler…. Lütfen hatırlayınız… 1821’de Osmanlı’ya isyan eden ve bu isyan neticesinde 1832’de Osmanlı’dan koparak ayrı bir devlete sahip olan Yunanlılar, Mayıs 1919’da Anadolu’yu işgale başlıyor… Yaklaşık 100 yıl önce (1821) emperyalist Batının desteği ile Osmanlı’dan kopan isyancılar, yaklaşık 100 yıl sonra (1919) yine emperyalist Batının desteği

UKRAYNA’DAKİ ÇATIŞMANIN TRANSDİNYESTER CUMHURİYETİ’NE YANSIMA İHTİMALİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk I. Moldova’nın doğusunda, fazla derinliği olmayan kuzeyden güneye doğru ince bir şerit halinde uzanan 1990’da Moldova’dan kopup tek taraflı bağımsızlık ilan eden, Ukrayna’nın batısından Ukrayna’ya komşu, Rusya himayesindeki, bugüne kadar Rusya dışında kimsenin bağımsızlığını tanımadığı Transdinyester Cumhuriyeti’nde dikkat çekici üç ayrı terör saldırısı yaşanıyor.[i] Bu çalışma, bu saldırıları çıkış noktası

PENÇE KİLİT OPERASYONU, “ERBİL GAZI” VE KÜRTLERE “ULUS İNŞASI”…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Linkedin’de Sayın Erkan Ayan’ın “AB-D neden Kuzey Irak’ta Pençe Kilidi Operasyonuna sessiz?” sorusu ile başlayan, benim bağlantı ağıma dâhil Sayın Murat Sekmen üzerinden muttali olduğum bir paylaşım ile karşılaştım. Bu paylaşımda, Türkiye’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak Irak’ın kuzeyinde icra ettiği Pençe Kilit Operasyonu, (Erbil’in kontrolündeki) bölgenin petrol ve doğal

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.