GÜÇLÜ LİDER-GÜÇLÜ ÜLKE ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Her siyasal lider, yönettiği ülkenin güçlü olmasını ister. Ancak bir ülkenin güçlü olması, içeriden bakıldığında görülen güçten çok farklı bir şeydir. İçeriden bakıldığında görülen güç, görecelidir, subjektiftir, gerçekçi bakış ile fazla bir anlam taşımaz. Asıl güç, ülke, uluslararası ilişkiler sistemi ile birlikte mütalaa edildiğinde görülen güçtür. Siyasal liderler, bu son anlamda güçlü olan ülkelerin başında olmak isterler. Hedeflerinde, yönettikleri ülkeleri böyle bir güce kavuşturmak vardır.

İçeriden bakıldığında görülen güçlü lider-güçlü ülke algısı, siyasal egemenliğin iç hukuk ile birlikte iktidar mevkiindeki siyasal lidere sunduğu, hayatın her alanına “bir şekilde” müdahale etmesine imkân veren bir işleyişin “olağan” ürünüdür. Bu güç, rejimi-niteliği ne olursa olsun, hemen her ülkede, içeriden bakıldığında görülür; iktidar mevkiindeki siyasal lider, her ülkede, bir şekilde güç sahibidir. Çünkü ülke kaynakları, iktidar mevkiindeki siyasal liderin doğrudan/dolaylı kontrolündedir. İktidar mevkiindeki siyasal lider, ülke kaynaklarının nasıl kullanılacağını belirleme ve buna göre kaynakları dağıtma yetkisine sahiptir. İktidar mevkiindeki siyasal lider, mevcut rejimin öngördüğü mekanizmaları işletmek suretiyle, kural koyar, mevcut bir kuralı değiştirir, kuralların uygulanmasına nezaret eder. İçeriden bakıldığında her ülkede görülen güç, temelde bundan kaynaklanan, böyle bir güçtür, yani “olağan” bir güçtür.

Ülkenin dışına çıkıp, ülke, uluslararası sistem ile birlikte mütalaa edildiğinde durum değişmektedir. İçeride güçlü gözüken ülke ve siyasal lider, dışarıdan böyle gözükmeyebilmektedir. İçeride “üstün otorite” olan, istediği şeyleri bir şekilde yapmaya muktedir olan iktidar mevkiindeki siyasal liderler, ülkenin dışına çıkıp uluslararası ilişkiler sistemine dâhil olduğunda, bu konumlarından uzaklaşmaktadırlar. Çünkü uluslararası ilişkiler sistemi; her konunun hukuksal olarak düzenlenmediği, hukuken üstün/buyurucu bir otoritenin bulunmadığı, “egemen eşitlerin” bir araya geldiği, herkesin “gücü” oranında etkili olabildiği bir “üst” çevredir. Bir siyasal liderin, hem kendisi, hem de başında ülke için, asıl güç, işte bu “üst” çevredeki güçtür. Bu çevrede, “güç konuşur.” Güçlü olan ülkeler ve onların siyasal liderleri, muhatap ülkelere, onların istemediği şeyleri yaptırır. Güç, bunlara, hem uluslararası hukuku görmezden gelme, hem de güçlerini öne çıkararak iş yapma imkânı verir. Bunun pratiğe yansıması, güçlü ülkelerin ve bu ülkelerin siyasal liderlerinin, ülkelerine kaynak transferi sağlamaları, avantaj sağlamaları, bu suretle ülkelerinin zenginliğine, insanlarının refah ve mutluluğuna katkı sunmalarıdır. Asıl güç, işte buradadır. Güçlü lider-güçlü ülke, bu demektir.

Buradan Türkiye’ye geleceğim.

Sayın Erdoğan ve partisi AKP, içeride güçlüdür. Ancak bu güç, Türkiye’nin ülkesi ile sınırlıdır. Türkiye’nin dışına çıkıp, Türkiye’ye, uluslararası ilişkiler sistemi bağlamında bakıldığında, içeride görülen bu güç, dışarıdan görülemiyor. Türkiye, dışarıda yalnızdır, herkesle kavgalıdır, dış politika sorunları artmaktadır. Artan ve/veya ağırlaşan dış sorunların ekonomi üzerindeki yükü geçen her gün ağırlaşmaktadır. Bu tablonun geçen her gün biraz daha kötüye gittiği görülmekte, değerlendirilmektedir.

Türkiye, içeride “gözüken” gücünü uluslararası ilişkiler sistemine yansıtıp ülkeye kaynak transferi ve avantaj sağlayamamış, bu suretle ülkemizi ve insanımızı rahatlatamamıştır. 2011 yılında angaje olunan Suriye krizi, Türkiye’ye kaynak transferine yol açmamış, avantaj sağlamamıştır. Daha somut bir ifade ile, Türkiye ve insanlarımız, Suriye krizi ile zenginleşmemiştir, rahatlamamıştır. Türkiye’nin Suriye krizine angaje olmasından elde ettiği olumlu bir husus, bugüne kadar görülememiştir. Keza “Sünni siyasal İslam” söyleminin öne çıktığı dış politika anlayış ve uygulamasının (dış politikaya ilişkin bu tür angajmanların) da, Türkiye’ye ve insanımıza bir faydası görülememiştir. Bugün itibarıyla, Libya’daki krize taraf olmanın da aynı kapsamda karşımıza çıkacağı değerlendirilmektedir. Dış politikaya ilişkin bu tablo, içeride halkı fedakarlığa mecbur bırakacak, dışarıda ülke yönetimini tavizkar bir yaklaşıma mecbur bırakabilecek bir tablo olarak görülmektedir.

İktidar mevkiindeki siyasal liderin içerideki gücü, içeride kalmıştır, dışarıya (uluslararası ilişkiler sistemine) yansıtılamamıştır. Yansıtılmış olsaydı, Türkiye’nin Suriye krizine angaje olmasından ve dış politikada “Sünni siyasal İslam” söylemi öne çıkarmış olmasından elde ettiği kazançlar görülürdü. Görülen, ağırlıklı olarak dış politikadaki bu durumun etkisinde, ülkenin de, insanımızın da ekonomisinin geçen her gün geriye gittiğidir.

Ancak karamsar değilim. Bu tablo, geride kalabilir.

Aralıksız 18 yıldır ülkeyi tek başına yöneten AKP’nin Genel Başkanı olmasından siyaset psikolojisi bağlamında çıkardığım, Sayın Erdoğan’ın, şahsı ve ülkesi için güçlü olmayı öngören bir “siyasal kişiliğe” sahip olduğudur. Yani güçlü lider-güçlü ülke…

Sayın Erdoğan, “kendine göre” 18 yıldır bunun peşinde koşuyor. Peki, bugün geldiği nokta, kendisinin de, ülkenin de, gücünün tartışıldığı bir nokta değil midir?

O zaman sormak gerekmez mi, Sayın Erdoğan ve ülke, bugün bu noktaya nasıl gelmiştir ya da getirilmiştir?

İşte bu noktada Sayın Erdoğan’ın “yanında yürüyenler” önem kazanmaktadır. Bugün gelinen nokta, “yanında yürüyenlerin”, Sayın Erdoğan’ı “güçlü lider-güçlü ülke” pozisyonuna taşıyamamış olduklarıdır. 18 yılda gelinen nokta budur.

Dış politikanın iç politika üzerindeki belirleyici etkisi, sadece Türkiye’de değil, bütün Dünyada öne çıkmış bir olgudur. Bunun anlamı, Türkiye’nin dış politika sorunlarının ağırlaşmasının ve/veya artmasının, kaçınılmaz olarak önümüzdeki dönemde iç politikaya daha çok yansıyacağıdır. Sayın Erdoğan’ın, “yanında yürüyenler” ile bu tabloyu geride bırakabileceğini; başka bir ifade ile, Sayın Erdoğan’ı ve ülkeyi bugün bu noktaya getirenlerin, Sayın Erdoğan’ı ve ülkeyi bu noktadan uzaklaştırabileceklerini düşünemiyorum, bu bana gerçekçi gelmemektedir.

Eğer Sayın Erdoğan, kendisini ve Türkiye’yi, uluslararası ilişkiler sistemi bağlamında -“üst” çevrede- güçlü kılmak istiyorsa, bu suretle Türkiye’yi ve insanlarımızı mevcut sorunlarından kurtarıp ülkemizi zengin ve vatandaşlarımızı müreffeh kılmak istiyorsa, “yanında yürüyenler” için bir durum değerlendirmesi yapmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü güçlü lider-güçlü ülke, nihayetinde bir kadro işidir. “Yanında yürüyenler” Sayın Erdoğan’ı ve ülkeyi bugün bu noktaya getirmişse, kadro değişikliğine ihtiyaç olduğu açıktır.

Bu yazdıklarım, Sayın Erdoğan’a ve AKP’ye bakışımın değiştiği anlamına gelmemelidir. Siyasal çizgim bellidir. Ancak ülkenin geldiği noktaya ve uluslararası güncel gelişmelere bir bütün olarak gerçekçi bir şekilde yaklaştığımda, insanlarımı, devletimi ve ülkemi dikkate alan aydın sorumluluğum, işbu yazıyı kaleme almamı gerektirmiştir. Umarım dikkate alınır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 19 Şubat 2020.


“NATO ÜYELİĞİ ONAY SÜRECİ KOLAY DEĞİLDİR”

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yukarıdaki başlık bana ait değil. Başlık, Sayın Konur Alp Koçak’ın, 11 Kasım 2022 tarihli Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında yer alan köşe yazısının başlığıdır. Sayın Koçak’ın köşe yazısında yer alan bazı hususlar, işbu çalışmayı kaleme alma ihtiyacını doğurmuştur. Sayın Koçak, köşe yazısında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyareti

ABD’NİN GİRİT’TE VE BATI TRAKYA’DA ARTAN ASKERİ VARLIĞI ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yunanistan’ın, NATO üyesi olarak ülkesini zaten ABD’ye açmış iken, son dönemde bu işi daha da ileriye taşımasını, ABD’ye Girit’te ve Batı Trakya’da daha ileri konuşlanma imkânı tanımasını, burada biraz farklı ele almaya çalışacağım. Elbette ki, Yunanistan’ın bu yaptıkları, Yunan emeli ve ABD’nin güncel Türkiye yaklaşımı ile birlikte mütalaa edildiğinde, Türkiye

TÜRKİYE CİDDİ TEHDİT/TEHLİKE ALTINDA

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bu 30 Ağustos’ta aklıma gelenler…. Lütfen hatırlayınız… 1821’de Osmanlı’ya isyan eden ve bu isyan neticesinde 1832’de Osmanlı’dan koparak ayrı bir devlete sahip olan Yunanlılar, Mayıs 1919’da Anadolu’yu işgale başlıyor… Yaklaşık 100 yıl önce (1821) emperyalist Batının desteği ile Osmanlı’dan kopan isyancılar, yaklaşık 100 yıl sonra (1919) yine emperyalist Batının desteği

UKRAYNA’DAKİ ÇATIŞMANIN TRANSDİNYESTER CUMHURİYETİ’NE YANSIMA İHTİMALİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk I. Moldova’nın doğusunda, fazla derinliği olmayan kuzeyden güneye doğru ince bir şerit halinde uzanan 1990’da Moldova’dan kopup tek taraflı bağımsızlık ilan eden, Ukrayna’nın batısından Ukrayna’ya komşu, Rusya himayesindeki, bugüne kadar Rusya dışında kimsenin bağımsızlığını tanımadığı Transdinyester Cumhuriyeti’nde dikkat çekici üç ayrı terör saldırısı yaşanıyor.[i] Bu çalışma, bu saldırıları çıkış noktası

PENÇE KİLİT OPERASYONU, “ERBİL GAZI” VE KÜRTLERE “ULUS İNŞASI”…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Linkedin’de Sayın Erkan Ayan’ın “AB-D neden Kuzey Irak’ta Pençe Kilidi Operasyonuna sessiz?” sorusu ile başlayan, benim bağlantı ağıma dâhil Sayın Murat Sekmen üzerinden muttali olduğum bir paylaşım ile karşılaştım. Bu paylaşımda, Türkiye’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak Irak’ın kuzeyinde icra ettiği Pençe Kilit Operasyonu, (Erbil’in kontrolündeki) bölgenin petrol ve doğal

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.