VAN/BAHÇESARAY SEYAHATİ: GÖRDÜKLERİM VE ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Van’ın Bahçesaray ilçesi…

Bilmiyorum, hiç gittiniz mi, yolunuz düştü mü ya da en azından merak ettiniz mi?

Hemen her sene, doğuda kar yağışı başlayınca muhakkak haberlerde işitiriz: kar nedeniyle yollar kapandı, kar geçit vermiyor, Bahçesaray’ın Dünya ile ulaşım bağı yine koptu diye…

Bu, bana olacak iş gibi gelmiyordu. Çünkü 21. yüzyıldayız, temel insan hakları diye bir şey var. En önemlisi, AKP/Sayın Erdoğan iktidarının Türkiye’ye çağ atlattığı, bu iktidar sayesinde Dünyanın Türkiye’ye gıpta ile baktığı ifade ediliyor. Eğer öyle ise, kış aylarında kar geçit vermediği için Bahçesaray’ın ulaşım olarak Dünya ile irtibatı niye kesiliyordu? Bahçesaray insanının temel insan haklarından “mevsimsel” ve “kronik” mahrumiyetini, nasıl anlamak ve izah etmek gerekirdi, bu devirde bu kime anlaşılır gelebilirdi?

Van/Bahçesaray benim ülkem, Bahçesaraylı da benim insanım…

Ve Bahçesaray’ın, Bahçesaray’da yaşayanların bu durumu, bu mağduriyeti, bana anlaşılır gelmiyordu. Gidip yerinde görmeliydim, anlamalıydım. Birkaç yıldır böyle bir isteğe sahiptim. Salgın ve getirilen kısıtlamalar seyahatime bir süre mani oldu.

En nihayet, 24 Mayıs sabahı, bu düşünceler ile yola çıktım.

Salgına ilişkin kısıtlamalar nedeniyle, Pazartesi sabah erken saatlerde Ankara’dan yola çıkıp, Cuma günü akşam saatlerinde dönmek zorunda olduğum, 5 gündüzü 4 geceyi içeren, bir seyahat oldu.

Gece konaklamalarımı, giderken Elazığ’da (1) orduevinde, Tatvan’da (2) ve dönüşte de Darende’de (1) öğretmenevlerinde gerçekleştirdim. Öğretmenevleri, kalite ve hizmet olarak orduevinden ilerideydi, hem sorunsuz yer bulunabiliyordu, hem de temizlik ve salgın tedbirleri anlamında çok daha iyiydiler, ilerideydiler. Buradan o öğretmenevlerinin yöneticilerine ve personeline teşekkür ediyorum.

Elazığ, çok göç almış, çok büyümüş, kalabalık, biraz düzensiz, temizlik sorunu olan, eski sakinliğinden çok uzak bir şehir haline gelmiş. İnsana huzur veren eski yaşam kalitesini kaybetmiş gördüm. Elazığ’a batıdan girişte sizi karşılayan ana yolun iki tarafındaki yeşillik/çiçek düzenlemeleri dikkat çekici. Ancak Elazığ’da konut inşaatı hiç bitmediği ve mevcut “çirkin” alt-üst geçitler yetmezmiş gibi benzeri yenileri inşa edilmekte olduğu için, toz-toprak eksik değil. Gerek toz-toprak, gerekse trafik sıkışıklığı, rahatsız edici, insanı perişan ediyor. Refüjlerde, sanki yeşillik ve çiçekler değil, yollar sulanıyor!… Yani adeta “kazaya gel denilen” bir refüj sulaması vardı Elazığ’da. Konuştuklarım, Elazığ’ın göç almasından, Elazığ’daki bozulmadan söz ediyorlar ama, ilginçtir Elazığ’da bitmeyen konut üretimini hiç görmüyorlar, bunu sorgulamıyorlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Harput’taki yatırımlarını her geldiğimde biraz daha büyümüş görüyordum, yine öyle oldu, yeni binalar yapılıyor. Diyanet, Elazığ’da niçin bu kadar bina yapar anlamış değilim. Bir taraftan Elazığ’da artık çok sayıda iyi otel var ve hepsinin uygun toplantı salonlarına sahip olduğunu biliyorum. Diyanet, yeni inşaatlara girişeceğine, bu otellerden istifade etse, bu suretle Elazığ esnafı da biraz para kazansa kötü mü olur? Diğer taraftan, Diyanet’in bu tür bina yatırımları yerine, Elazığ’a üretime yönelik yatırımlar yapılsa bu suretle kalıcı istihdam imkânları yaratılsa daha iyi olmaz mı?

Elazığ’a dair en olumlu izlenimim, meşhur (şekerli) “peynirli ekmeğin” artık kolayca bulunabiliyor olması. Bu gidişimde Karadaban Pide’nin peynirli ekmeğinden aldım, nefisti. Bir de, Elazığ’a gidince, Harput’a çıkıp, Çınar altındaki bakkalda, ipe biber dizip yan taraftaki taş fırına vermek… Buna “isot kebabı” deniliyor. İsot kebabını, taş fırının “tırnak ekmeği” ve beyaz peynirle yemek var… Bunun hala devam etmesi güzel bir şey. İsot kebabı yemek, her şeye değiyor, insana yol yorgunluğunu unutturuyor. Elazığ’a gidenlere/gideceklere, “peynirli ekmeği” ve  “isot kebabı”nı denemelerini öneririm.

Ankara’dan Tatvan’a giderken, AKP/Sayın Erdoğan iktidarında, hem yeni yapılmış yolları, köprüleri, tünelleri ve viyadükleri, hem de yenilenmiş yolları görüyorsunuz. Güzel, “kaymak gibi” denilen yollar var. Hakkı teslim edip, bu nitelikteki yollar için iktidara teşekkür ediyorum. Ancak yollarda ortak bir standardın yakalanamadığı çok açık, bu görülüyor; daha yeni yapılmış yollardaki bozulmalar, hem dikkat çekici, hem de üzücü; çünkü insan, “yazık olmuş devletin kaynaklarına” ve/veya “bu yolun inşası nasıl denetlenmiş, kabulü nasıl yapılmış” diye düşünmeden edemiyor.

Elazığ’a gidenler bilir, Fırat Nehri, Malatya ile Elazığ arasında il sınırıdır. Fırat Nehri üzerindeki “Kömürhan Köprüsü”, Malatya’yı ve Elazığ’ı biri birine bağlar. Adına türküler yazılı köprünün Elazığ tarafındaki “kavurmacı” ile özdeşleşmiş eski “Kömürhan Köprüsü” AKP/Sayın Erdoğan iktidarında yetersiz görülmüş, eski köprüden yüksek yeni bir köprü yapılmıştı. AKP/Sayın Erdoğan iktidarı, yapılan bu yeni köprüyü de beğenmemiş olacak ki, yakın zamanda hizmete giren, Elazığ tarafında biri uzun diğer kısa ayrı ayrı gidiş-geliş tünelleri ile beslenen, kendi yaptığı önceki köprünün üzerinde, ikinci yeni bir köprü daha yapmıştı. Aynı yere kısa aralıklarla yapılan bu ikinci köprü asma köprüydü. Bu köprüden ilk defa bu seyahatimde geçtim. Güzel bir köprü olmuş. Kavurmacı yine köprü girişinde/çıkışında yerini almış, sanırım adı değişmiş ve epeyi büyümüş. Kömürhan Köprüsü’nün kısa aralıklarla iki defa yapılmasına bakınca, nasıl oluyor da Van/Bahçesaray’ın yolu kış aylarında kapalı kalabiliyor diye, insan daha çok sorguluyor.

Elazığ’dan Tatvan’a, Bingöl ve Muş üzerinden gidiliyor. Tatvan’a giderken, yol üzerindeki köylerin ve köylülerin durumunu uzaktan iyi gördüm. Mevsimin etkisiyle, yeşil yaygındı, sıkça küçük ve büyük baş hayvan sürüleri ile karşılaştım. Akarsu yatakları ve sulama kanalları su ile doluydu. Batıdaki bezginliği, yol boyunca hissetmedim. Kapalı çiftlik, küçük fabrika, işyeri, harabeye dönmüş yatırımlar görmedim. İnsanları mutlu, hayatlarından memnun gördüm.

Tatvan, konumu itibarıyla güzel bir ilçe… Van Gölü kıyısında… İlçenin, gidişi-gelişi ayrı olan, yaya trafiği de araç trafiği de çok yoğun bir ana caddesi var. Gittiğimde bu ana caddenin bir tarafında “boru-hat döşeme” inşası vardı. Yolun her iki tarafındaki araç yoğunluğu ve fütursuz araç parkları, bu “tek” ana caddede araçla ilerlemeyi ciddi bir soruna dönüştürüyor. Kısa ana cadde, araçla, ancak yarım saate yakın bir sürede geçilebiliyor. Toz-toprak, tozu-toprağı önlemek için sulanınca çamur, araçlar için de, yayalar için de perişanlık, görüntü kirliliği… İlçenin temizliğindeki belirgin sorun, görüntü kirliliğini daha da artırıyor. İlçede salgına dair kısıtlamalara uyulduğunu söylemek zor. Kapalı olması gereken işyerleri genellikle açık ve koşullu faaliyette bulunacak işyerlerinin çoğu da bu koşulları unutmuş gözüküyor. Maske takmayan-mesafe kurallarına uymayan vatandaş sayısı, az değil, çok… Elbette ki, salgına dair kurallara uyan vatandaşlar ve işyerleri var ama, bunlar çok azınlıkta kalıyordu. Denetleyen de yok gibiydi.

Ankara’dan Tatvan’a kadar olan yolda (ve dönüş yolunda), sıkça “15 Temmuz olayı” nedeniyle ihdas edilmiş, az bir kısmı salgın bağlamında kontroller için kullanılan, çoğunda ya güvenlik personelinin olmadığı ya da olan güvenlik personelinin oturduğu yerden gözlemle yetindiği, 2-3 şeritli ana yolun bir şeride düşürüldüğü ya da tamamen kesilip araçların yandaki cebe sevk edildiği, “sabit” çok sayıda güvenlik noktasından geçtim. Bu durum, gözden geçirilmeye muhtaç bir durum. Hiç şüphesiz, güvenlik-salgın kontrollerinin yapıldığı kontrol noktaları için bir sözüm olamaz. Fakat işlevini kaybetmiş yani “boş” gözüken ve ulaşımı sekteye uğratan kontrol noktaları, devletin gücü ve ciddiyeti konusunda olumsuz bir algıya yol açıyor diye düşünüyorum. Sabit kontrol noktaları etkin bir şekilde kullanılmalı, kullanımına ihtiyaç duyulmayan sabit kontrol noktaları kapatılmalı,  kapatılan kontrol noktalarında trafiğin akışı normale döndürülmelidir. Dönüşte Ankara’ya girerken Mamak’ta karşılaştığım, kontrol nedeniyle yolun tek şeride düşmesinin yol açtığı, çok ciddi araç “şişmesi”ne değinmeden geçemeyeceğim: hem vatandaş açısından zaman ve enerji israfını önlemek adına, hem de devletin gücü ve ciddiyeti aleyhine bir algıya yol vermemek adına, burada, araç şişmesini önleyecek mekânsal bir düzenlemeye ihtiyaç olduğu çok açık…

Bahçesaray’a gitmek için, Van’a daha önce birkaç kez gittiğimden ve zaman darlığı nedeniyle, konaklama için, Van’ı değil, Tatvan’ı tercih ettim, Tatvan’da konakladım, Bahçesaray’a Tatvan üzerinden gittim. Tatvan-Bahçesaray yolu, Hizan’a da gidiyor. Yolun Hizan-Bahçesaray ayrımına kadar olan kesiminde, çok güzel tabiat manzarası var. Yemyeşil meralar, içinden kıvrılarak akan sular ve üzerine yayılmış küçükbaş hayvan süreleri ile, çok güzeldi. Kartpostallık manzaralar vardı. Tavsiye ederim. Gidip görünüz. Yolda sordum, yörenin cevizi ve balı meşhur. Belki şaşıracaksınız ama, Hizan, fındığı ile de meşhurmuş. Karadeniz’in bazı fındık tüccarları fındık için bu bölgeye gelirmiş. Hizan-Bahçesaray yol ayrımından Bahçesaray’a yöneldikten kısa bir süre sonra, tabelalarda Siirt-Pervari’nin yazılı olduğu, hakikaten “kaymak gibi” denilebilecek bir yola geçiyorsunuz. İki gidişli-iki gelişli mükemmel bir yol. Ne güzel diyorsunuz, Bahçesaray yolunu yapmışlar diye düşünüyorsunuz ancak, fazla gitmeden karşınıza Bahçesaray tabelası çıkıyor, sola, asfaltı yarım-yamalak bir yola giriyorsunuz, yol dağa çıkıyor. Başlangıçta, yol fena değil diyorsunuz ama, ilerledikçe yol hem bozluyor hem de daralıyor. Sıkça iki aracın yan yana geçemeyeceği genişlikte, sıkça çok keskin virajların olduğu bir yolda ilerliyorsunuz. Zaman zaman az inişler de olsa durmadan tırmanılan bir dağ yolu. Dağlar, genelde ağaçsız, yer yer zayıf ağaç kümesi görülüyor, oralarda da ev kümleri var. Dağlar ağaçsız ama, mevsim ve rakım nedeniyle, otlar hala yeşil olduğu için, dağların manzarası çok güzel. Asfalt çok bozuk, zemin kumlu- çakıllı, uçuruma karşı duvar ya da bariyer de yok, virajlar çok kesin ve birinden çıkıp hemen diğerine girildiği için risk/tehlike büyük, hızlı gidemiyorsunuz. Zaman zaman, birkaç evin olduğu, bahçe tarımının görülebildiği, ağaçlık bölgeden geçiyorsunuz ama, ortalıkta fazla kimse yok. Biraz ıssız geliyor insana. Bahçesaray’a yaklaşırken, küçük çaplı bir yol inşaatına denk geldim, fazla araç geçmiyor diye olsa gerek yolu geçişlere elverişli hale getirmeye özen göstermemişler, geçerken arabamın altı yere sürttü, ileride kepçe operatörünün yanından geçerken durdum kendisine “birkaç saat sonra geri döneceğim, bari dönüşte arabamın altını sürtmeyeyim yolun şurasına bir bakın” dedim.  Olur dedi. Daha önce molalar, yol sormalar sırasında dikkatimi çeken, yaygın olarak duyduğum, “kalın, misafirimiz olun ya da bir çayımızı için” ifadesini burada da duydum. Operatöre, Bahçesaray’da nerede ne alabilirim diye sordum, bana bir market ismi verdi, küçük yer, hemen görürsün, oraya uğra, ben de telefon edeceğim, varsa ellerinde iyi ceviz ve bal sana verirler, iyisi yoksa vermezler dedi. Bahçesaray’a girince, sağda girişte Kaymakamlık, biraz ilerleyince yolun sol alt tarafında “dökülen” bir devlet hastanesi, eski dükkânların arasından, ortasından soğuk suyun aktığı, kısmen yeni ve küçük bir çarşıya çıkıyorsun. Bahçesaray, çok küçük bir yer. İlçe merkezini “pislik götürüyor” desem yeridir. İlçenin merkez nüfusunda, kamu görevlileri ve aileleri, ağırlıklı bir yere sahipmiş. Ortadan akan suyun iki tarafında az biraz yeşillik, yeşillikler üzerine atılmış masalarda çaylarını yudumlayan insanlar. Bahçesaray’da salgını görmedim (!) desem abartmamış olurum. Salgın nedeniyle kapalı yer görmedim. İnsanlar sokakta, maske ve mesafe hak getire, çok az… Bana söylenen marketi buldum. Sahipleri baba-oğul beni bekliyorlarmış, ortalığı temizlemişler, markete girince hemen bir tabağa ceviz ve çekirdekli kuru üzüm koyup önüme getirdiler, bir-iki tane aldım, çaylarını içtim. Bal ve ceviz mevsimi olmadığı için, olan cevizi ve balı da hakiki/iyi bulmadıkları için, ceviz ve bal alamadım. Ancak telefon numaramı aldılar, bana kendi telefon numaralarını verdiler, sonbaharda telefonla sipariş verirsem göndereceklerini söylediler.

Bahçesaray’ı, doğanın koynunda, yolunun kışın geçit vermemesine bağlı zorluğun, yokluğun ve çaresizliğin etkisinde her açıdan doğallığını fazla kaybetmemiş, insanların basit yaşadığı, mutlu gözüktüğü, biri birilerini tanıdığı ve selamlaştığı bir ilçe olarak gördüm. İlçenin merkezinde, başınızı kaldırıp baktığınızda heybetli dağları adeta tepenizde görebiliyorsunuz; önünüze baktığınızda ise, ilçenin ortasından gürül gürül akan soğuk su karşınızda… Geldiğim yolu, yüksek dağları düşününce yamaç paraşütü aklıma geliyor. Ancak daha önce de ifade ettiğim gibi, ilçe çok bakımsız, temiz değil, sokakları pislik içinde… Oysa temizlik ve bakım, Bahçesaray/Bahçesaraylı için iyi ve güzel olan her şeyin kapısını açacak bir anahtar… Eğer ilçeye gelip, ilçeyi bakımlı ve temiz bulan, ilçenin güzel ve temiz insanları ile tanışan, ilçenin bozulmamış doğasını gören, temiz havasını teneffüs edip suyunu içen insanların sayısı artarsa, “anahtar” bulunmuş demektir. İlçe, böyle bir “anahtar” sayesinde, yol da dâhil birçok mahrumiyetini giderebilir ve kamusal hizmetleri daha iyi alabilir. Temennim, Bahçesaray’ın bu suretle, böyle bir “anahtara” tez zamanda kavuşmasıdır. Bu arada, Bahçesaray’dan ayrılmadan önce, İlçe Kaymakamı’na nezaket ziyaretinde de bulundum.

Dönüş için, yol biraz daha iyi diye, Bahçesaray’dan Van’a, Van’dan Tatvan’a dönmemi önerenler oldu. Ancak bu, geliş yolumun uzunluğundan iki kat daha uzun bir yol demekti. Ve ben, genellikle yaptığım gibi kolayı değil zoru seçtim, biraz da Bahçesaray’ı hiç unutmamak adına, yine geldiğim yolu tercih ettim. Yukarıda daha önce ifade ettiğim gibi, köy yolundan farksız bulduğum, Bahçesaray-Tatvan yolunu seçtim. Bahçesaray-Tatvan yolunda doğru dürüst bir işaretleme de yoktu. Bu nedenle, dönüşte, “kırmızı köprü” denilen noktada, Tatvan yolu diye, arabamı tepedeki bir köye vurmuşum. Yol, daraldıkça daraldı ve en nihayette bitti. Kaybolmuştum. Birkaç evin arasında yol bitmişti. Korna çaldım, araçtan inip “kimse yok mu” diye seslendim. Önce çocuklar, sonra birkaç genç ve aile geldi; “kırmızı köprü”ye kadar geri gidecektim… Bu yolda da, burada da, “kalın çayımızı için, misafirimiz olun” dediler ama, benzinim çok azaldığı ve yolların darlığı aklıma geldiği için tedirgindim, karanlığa kalmadan “Siirt-Pervari” kaymak yoluna çıkmak istiyordum. Daha dikkatli, yavaş yavaş, bu yola nihayet indim ve Tatvan’a vardım. Gidişte, dağlara tırmandığım ve gideceğim yeri merak ettiğim için, gözüm keskin virajları ve uçurumları fazla görmemişti. Dönüşte dağlardan iniyorsun, keskin virajlarda uçurumlar bütün heybetiyle karşına çıkıyor, yol kum-çakıl dolu olduğu için kayma riskin var, daha önce ifade ettiğim gibi uçurum kenarlarında ve virajlarda beton ve demir bariyerler de yok, dolayısıyla hız yapamıyorsun, yol uzuyor… Haliyle dönüş, gözüm depodaki benzinde olduğu halde, biraz tedirgin geçti.

Tatvan’da olduğum süre içinde, ana cadde üzerindeki Meryem Kebap’ta  “büryan kebabı” yemek kısmet olmadı. İki günlük programım, ancak akşama doğru Tavan merkezde olmama izin veriyordu, o zaman da büryan kebabı kalmamış (bitmiş) oluyordu. Bir akşam yemeğini Mevlana Kebap’ta, bir akşam yemeğini de Çınar Kebap’ta yedim. Tavsiye ederim, her ikisinin de kebapları, temiz ve lezzetliydi.

Tatvan’daki ikinci günümde, sabah erkenden Erciş’e yol açıktım. Niyetim, önce Erciş’e gitmek, Erciş’e giderken içlerinden/önlerinden geçtiğim Ahlat ve Adilcevaz’a dönüşte uğramaktı. Öyle yaptım. Bu üç ilçe de, Tatvan gibi, Vangölü’nun kıyısındaydı ve kıyıya ip gibi dizilmişlerdi.

Erciş’e yaklaştığınızda, tepeden çok güzel, yeşillikler içerisinde, Erciş manzarası sizi karşılıyor. Erciş büyük bir ilçe, temiz gördüm. Tatvan’dan ayrılırken, kahvaltı yapmamıştım. Öğlene doğru, belki Büryan Kebabını Erciş’te yiyebilirim diye düşünmüştüm ancak, bu mümkün olmadı, ana cadde üzerindeki bir yerde çok güzel bir “Van kahvaltısı” yaptım, masamda adeta yok yoktu. İlçeyi şöyle bir dolaştım. Kapalı dükkânlar ve biraz fakirlik gördüm. Ancak hareketlilik-canlılık dikkat çekiciydi. Buradan “ışkın” aldım. Yılın bu mevsiminde dağlarda yetişen, yeşil çubuk şeklinde, ekşimsi (meyhoş), kabuğu soyulup tuza batırılıp yenilen, tavada üzerine yağda yumurta kırılarak yemek olarak da yenilen “ışkın”… Yıllardır görmemiştim, yememiştim. Fiyatı, “yerinde bile” bayağı pahalı olmuş…

Erciş’ten Adilcevaz’a geçtim. Küçük, hareketli-canlı, şirin bir ilçe… Oturmuş, “yerlilerini-yerli özelliklerini” biraz korumayı başarmış, Vangölü kıyısında sabah yürüyüşü yapanlardan modern yaşam işaretleri aldığım bir ilçe… Ancak bu ilçede de, çay ocakları, özellikle ağaç gölgesinde masaları olan çay ocakları, dolu. Kapalı dükkânları, ilçe ekonomisindeki sıkıntının işareti olarak algıladım.  Bu ilçede de, temizlik sorunu vardı. Buradan “Adilcevaz cevizi” aldım. Ceviz aldığım yerde, biraz sohbet etme imkânı oldu. Vangölü kıyısındaki aile plajlarını ve ilçedeki spor alt yapısını konuştuk. Buradan Ahlat’a geçtim, Ahlat’ın içine girdim. Ahlat taşından yapılma evler, Vangölü kıyısından uzaklaşıp ilçe merkezine yöneldikçe azalıyor. Vangölü kıyısında ve anayolun üst kısmında Vangölü’ne nazır, ahlat taşından yapılmış çok güzel, yazlıklar ve binalar var. Ancak Ahlat’ın içine girince, bunlar kayboluyor, yeni yapılmış, çok katlı binalar görüyorsunuz. Dolayısıyla, Erciş’te ve Adilcevaz’da gördüğüm, bozulmamış ya da az bozulmuş ilçeye özgü doku izlenimini Ahlat’ta göremedim. Ahlat’ı, geçmişini yansıtmaktan uzaklaşma yolunda, sıradan bir ilçe olma yolunda ilerliyor gördüm.

Yorulmuştum. Tatvan’dan dönerken Elazığ’da bir gece konaklamayı ve dinlenip yola öyle devam etmeyi düşünmüştüm. Ancak Tatvan’dan Elazığ’a düşündüğümden de erken geldim. Elazığ-Ankara yolunun uzunluğunu düşününce, yola devam etmeye karar verdim. Böylece ertesi gün kat edeceğim Ankara yolunu azaltmış olacaktım. Bu düşünce ile Malatya/Darende’ye kadar geldim. Yorgundum, dinlenmeye ihtiyacım vardı. Öğretmenevine yerleştim. Önce çarşısında yemek yedim, sonra şöyle bir Darende’nin çarşısını dolaştım. Kapalı dükkânlar, insanların yüzünde bezginlik gördüm. Darende’den cevizli sucuk (orcik) ve pestil aldım. Ertesi sabah, dinlenmiş olarak, Ankara’ya doğru yol çıktım ve hafta sonu sokağa çıkma yasağının başlamasından çok önce evime vardım.

Seyahatimin hikâyesi bu…

Tabiatıyla bu seyahatin siyasal açıdan bende çağrışımları oldu. Karşılaştıklarımdan, konuştuklarımdan ve gördüklerimden çıkardıklarım var.

Ülkenin içerideki ve dışarıdaki berbat durumu, gittiğim yerlerdeki insanların ilgi alanına giriyormuş gibi görmedim. Gördüğüm, insanların hallerinden memnun oldukları, küçük ölçekli ve orta halli yaşam koşullarında (çevrelerinde) mutlu oldukları, geçimlerini sağladıkları, küçük işletmelerin çalıştığı, tarımda ve hayvancılıkta sorun olmadığı… Gittiğim yerlerde bir kez Suriyeli ile karşılaştım. Seyahatim sırasında, bölgede güvenlik sorunu hissetmedim. Keza gittiğim yerlerde, ülkenin genelinde görülen ya da hissedilen toplumdaki ayrışmaya ya da kutuplaşmaya dair bir işaret de algılamadım. Siyasal İslam’ın toplumda zemin bulduğu ve “milli” olması gereken eğitimin bunu beslediği izlenimini edindim.

İki farklı Türkiye tablosu… Biri, siyaseten yıpranmış, güç kaybetmiş, “gidici” gözüken AKP/Sayın Erdoğan iktidarı ve bu iktidara yönelik siyasal, toplumsal ve ekonomik muhalefetin çok güçlenmiş ve öne çıkmış olduğu Türkiye tablosu… Diğeri, hem AKP/Sayın Erdoğan iktidarına hem de bu iktidara yönelik yükselen muhalefete ilgisiz, siyasal İslam zeminine kaymış, Cumhuriyet’in milli karakterine mesafeli seçmen kitlesine sahip Türkiye tablosu… Birikimim, deneyimlerim ve seyahatim sırasında karşılaştıklarımdan, konuştuklarımdan ve gördüklerimden edindiğim izlenimler ışığında, böyle farklı, iki Türkiye tablosu algısına sahibim.

Haliyle, böyle bir tablo, milli birlik ve beraberliğin korunması açısından iyi şeyler söylemiyor. Bu tabloda, Cumhuriyet’in milli karakterini koruma, ciddi bir güçlük olarak kendisini belli ediyor. Kürt etnik kimliği zemininde İslamcı olan ve olmayan bölücü-ayrılıkçı hareket hatırlandığında, bu tablo, ülkenin coğrafi (ülkesel) bütünlüğünün korunmasının çok ciddi bir potansiyel sorun olduğuna işaret ediyor. Bu tabloda, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü koruma, büyüme eğilimi gösteren bir sorun olarak gözüküyor.

19 yıldır izleye geldikleri siyaset nedeniyle, ülkenin bugün bu noktaya gelmiş olmasında AKP/Sayın Erdoğan iktidarının çok büyük payının olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, hem 19 yıldır izledikleri siyaset belli olan, hem de bu siyaset ile bugün Türkiye’nin gelmiş olduğu berbat nokta belli olan AKP/Sayın Erdoğan iktidarının, bu tabloyu tersine çevirip, ülkenin milli ve coğrafi bütünlüğü konusundaki endişeyi bertaraf edebileceğini beklemiyorum, bu bana akılcı-doğru bir beklenti olarak gelmiyor.

Ancak AKP/Sayın Erdoğan iktidarının yerini almaya çok yakın gözüken, CHP’nin ve İP’in oluşturduğu Millet İttifakı’na baktığımda, maalesef onların da, ülkenin milli ve coğrafi bütünlüğü konusundaki endişeyi bertaraf edebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyleyemiyorum. İktidarı ele geçirmeye yakın mevcut olumlu görüntülerine rağmen, Millet İttifakı’nın, AKP/Sayın Erdoğan iktidarına son verip iktidar olabileceğini tartışmaya açık görüyorum. Çünkü CHP’nin ve İP’nin, ne doğudaki seçmene ve doğunun ekonomik, toplumsal, sosyal, siyasal ve çevre sorunlarına ilgi gösterdiğini, ne de doğuya gösterilecek ilginin batıda ifadesini bulabileceğini gördüklerini düşünüyorum. Doğuda sahada ne CHP ne de İP var.

Bu noktada, bu bağlamda, bundan birkaç gün önce, Türk medyasında yer alan bir habere dikkat çekmek isterim. İsveç, Konya’nın Kulu ilçesinden Türklerin yoğun yaşadığı bir ülke ve bu ülkede yaklaşan bir genel seçim var. Bu seçime katılacak bir Türk, şimdiden Konya/Kulu’yu seçim afişleri ile donatmış… Amaç, seçimde İsveç vatandaşı Kuluların oylarını almak… Bu olay, Millet İttifakı’nın durumuna işaret etmek açısından iyi bir örnek diye düşünüyorum. Şöyle; eğer ülkenin en büyük kentleri doğudan büyük göç almış ve almaya devam ediyorsa ve göçenlerin geride bıraktığı yakınları varsa, Millet İttifakı’nın doğuya olan ilgisizliği size ne söyler? Böyle bir tabloda, iktidar değişir mi, Millet İttifakı iktidar olabilir mi, olsa bile ülkenin milli ve coğrafi bütünlüğü konusundaki endişeyi bertaraf edebilir mi? Duygusallıktan uzak, gerçekçi olarak baktığımda, hem iktidar değişimini kolay görmüyorum, hem de mevcut siyaset yapılanması ile iktidar değişiminin ülkenin mevcut ve geliyorum diyen ciddi sorunlarını çözemeyeceğini düşünüyorum.

Türkiye’de mevcut siyaset kurumu, ya dışa açık değil, ya da dışa açılmayı tabana yaymada çok zayıf/yetersiz kalıyor. Bu da, siyaset kurumunun, bir taraftan devlet ve millet için öncülük işlevini yerine getirmesine, ufuk açmasına, dolayısıyla devleti güçlü kılmasına milleti mutlu ve müreffeh kılmasına mani oluyor; diğer taraftan da içerideki kısır-geri kalmış siyasal döngüden sürgit beslenmesine neden oluyor. Türkiye’nin bugün içeride ve dışarıda içinde düşmüş olduğu berbat durumun arkasında siyaset kurumunun bu durumunu görüyorum. Dünyadan kopuk, geri kalmış, kendi kendini yiyip bitirir şekilde işleyen mevcut siyaset kurumunun bu suretle ortaya çıkmış olduğunu düşünüyorum.

Mevcut iç ve dış koşullarda Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, dışa açık, dışa açılmayı tabana yaymış bir siyaset kurumudur. Böyle bir siyaset kurumu, dinamiktir, ilerlemecidir, üretkendir, güç ve itibar üretir. Güç ve itibar, içeride, birleştirici-bütünleştirici bir işlevi yerine getirir; dışarıda ise, dostluğu aranan düşmanlığından çekinilen devlet demektir.

Bahçesaray benim ülkem, Bahçesaraylı benim insanım…

İyilik, güzellik, hizmet, Bahçesaray da dâhil ülkemin her köşesinde ifadesini bulmalı.

Bahçesaray ne zaman ulaşım mağduriyetinden kurtulursa, işte o zaman Türkiye’de siyaset kurumu olması gereken seviyededir, işte o zaman Türkiye güç ve itibar sahibidir.

Belirttiğim hususlar ışığında, Türkiye’nin geleceği Bahçesaray’da saklı dersem abartmış mı olurum?

13 Haziran 2021

Anahtar Kelimeler: Bahçesaray,  Van, 

ZAFER AYI, ZAFER HAFTASI VE ZAFER BAYRAMI MESAJI

30 Ağustos Zafer Bayramı denilince hemen akla; 1922 yılının 26 Ağustos’unda başlayan ve 30 Ağustos’unda Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi (Büyük Taarruz)  gelir. Ancak 30 Ağustos Zafer Bayramı, sadece “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nde (Dumlupınar’da) kazanılan zafere, Büyük Taarruz’a, işaret etmez. Hem Büyük Taarruz içinde cephelerde kazanılmış zaferler, hem de Türk Tarihinde, Ağustos ayı içinde kazanılmış,

KURBAN BAYRAMI MESAJI

ASCMER izleyicilerinin yaklaşan Kurban Bayramlarını kutlar, günlerinin esenlik içinde geçmesini dilerim. Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ASCMER Başkanı 17 Temmuz 2021

1974 KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NIN YILDÖNÜMÜ MESAJI

Kıbrıs Türklerinin kendi topraklarında egemen olmasının, özgür ve bağımsız olarak yaşamasının önünü açan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 47. yıldönümünde; başta “Kıbrıs Davası”nın asla unutulmayacak ismi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “Kurucu” Cumhurbaşkanı “Gazi” Rauf R. Denktaş olmak üzere, bu harekata katılarak harekatta şehit düşen, gazi olan ve ter döken Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kıbrıs Türk Mukavemet

AB’Nİ VE AB KOMİSYONU BAŞKANI SAYIN LEYEN’İ KINAMA MESAJI

Sayın Nikolaus Meyer-Landrut Büyükelçi AB Türkiye Temsilcisi Avrupa Komisyonu Başkanı Sayın Ursula von der Leyen, son günlerde, AB’nin Kıbrıs’ta “iki devletli” bir çözüm önerisinin asla kabul etmeyeceğini açıklıyor. Bir Türk vatandaşı ve bu konuları çalışan bir akademisyen olarak, bu yaklaşımdan ve bu açıklamalardan ciddi olarak rahatsızlık duyuyorum.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.