ULUSLARARASI POLİTİKADA DURUM VE HİBRİT SAVAŞ…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Uluslararası politikada Kuzey Kore konusunun öne çıkmasına bağlı olarak nükleer savaş riskinin konuşulduğu mevcut koşullarda, bu konuya eğilip bir yazı yazmayı düşünmüştüm. Ancak bu yazı için yaptığım ön araştırmada, siber savaş olgusunun yerini hibrit savaşa bırakmaya başladığını, Batının bu konuya yöneldiğini görünce, bu düşüncem değişti ve işbu yazı ortaya çıktı.

Geçen her gün, ülke politikalarının ve küresel politikaların, genellikle ulusal ya da uluslararası medyada görünenden, anlatılandan ya da tahmin edilenden çok farklı olduğu, gerçeklerin kısmen ve/veya tamamen gizlendiği daha çok anlaşılmaktadır. Bu, belirsizliğin artması anlamına gelir ki; artan belirsizlik de, yine artan risk, tehdit, güvensizlik, dolayısıyla istikrarsızlık ve kaos demektir. Gidişat bu yöndedir. Bu gidişattan zarar görmemenin yolu, bilgiye önem/değer vermekten geçmektedir. Artık hiçbir şey uzun süre gizli kalamıyor olsa da, bilgi üretimindeki korkunç hız bunu anlamlı olmaktan çıkarmaktadır. Çünkü açığa düşen gizli bilginin yerini hemen daha fazla sayıda yeni gizli bilgi almakta, bu da belirsizliği ve dolayısıyla bilgiye olan ihtiyacı daha çok artırmaktadır. Artık uluslararası politikada hızı giderek artan, bu tür bir döngü söz konusudur.

Bu, uluslararası ilişkileri bilinenden daha çok karmaşıklaştırılan ve zorlaştıran (zorlaştıracak) bir durumdur ve doğal olarak savunma ve güvenliğe de aynı şekilde yansımaktadır.

Gerçek demokrasilerin en belirgin yanı, katılımcı olmalarıdır. Yani halkın yönetime katılma, yönetimi etkileme yollarının açık olmasıdır. Bu, yönetimin doğru kararlar almasına, dolayısıyla “sınırlı” ülke kaynaklarını isabetle ve yerinde (iyi) değerlendirmesine imkân verir. Bu yönüyle, gerçek demokrasiler, o ülkeler için ayrıca güç kaynağıdır. Onun içindir ki, ulusal güç değerlendirmelerinde ülkelerin rejimlerinin niteliği de hesaba katılır.

Uluslararası ilişkilerin giderek daha çok karmaşık olmaya başladığı ve buna bağlı olarak savunma/güvenlik riskinin daha önce hiç olmadığı kadar arttığı mevcut süreçte, gerçek demokrasiye sahip ülkeler bu süreci karşılamada “ortak aklı” işletme ve kullanma avantajına sahiptirler; dolayısıyla bu sürecin beraberinde getirdiği riskleri/tehditleri daha kolay karşılarlar. Ancak Türkiye ve ABD de dâhil son dönemde çoğu ülkede yaşanan ya da yaşanmakta olan seçimlere ya da referandumlara bakıldığında, “gidişat”ın iyi olmadığı görülmektedir ki; bu, bize göre, o ülkelerin, sözü edilen sürecin beraberinde getirdiği riskleri/tehditleri karşılama potansiyellerinin zayıfladığı anlamına gelmektedir. Çünkü “emniyet supabı” olacak, yani ortak aklın çalıştırılmasına ve kullanılmasına imkân verecek ortamlar yavaş yavaş kaybolmakta, en azından bu ortamlardan uzaklaşılmaktadır.

Bu, ister “saldırı” ister “savunma” gözüyle bakılsın, üretilen bilginin genelliğini, geçerliliğini, dolayısıyla güvenirliğini sakatlayan bir durumdur. Halk arasındaki “cahil cesareti” ve “çürük savunma” olguları, bu durumu çağrıştıran olgular olarak ifade edilebilir.

Mevcut süreç yukarıda belirtildiği şekilde ele alındığında, bir taraftan dün kullanılmış olan “serseri/asi devlet” nitelemesinin bugün daha kapsayıcı bir mahiyet arz etmeye başladığı; diğer taraftan, bireyler de dâhil, devlet dışındaki aktörlerin de bu nitelemenin kapsamına girdiği görülmektedir. Bunun için Afganistan’a, Pakistan’a, Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye, Yemen’e bakılması yeterlidir. Ancak bu yapılırken, bu ülkelerde sadece isimleri geçen aktörlere değil, onların (proxy unsurların) arkasındaki aktörlere de bakılmalıdır. Serserilik/asilik, bütün tarafları kapsamaktadır. Kuzey Kore’yi yasa dışı nükleer/füze programı nedeniyle serseri/asi ilan edenler, Suriye’de İdlip/Han Şeyhun’da kimyasal gaz kullanılması ve buna tepki olarak Al Şayrat Hava Üssünün (pistlerin, uçakların ve yakıt depolarının) bombalanması konusundaki iddiaları görmezden gelmektedirler. BM Şartı, bütün taraflarca, açıkça ihlal edilmektedir. Devletlerin ülkesel bütünlüklerine ve siyasal bağımsızlıklarına saygı ilkesi, bugün düne göre daha ayaklar altındadır.

Hibrit savaş olgusu, bu koşulların ünündür ya da bu koşullarda ortaya çıkmıştır.

Günümüz savaşları ya da ülke savunmasına/güvenliğine ilişkin güncel tehditler, artık giderek daha az klasik/geleneksel askeri güç ile ilişkilendirilir hale gelmiştir. Bilim ve teknikteki gelişmeler ile disiplinlerarası etkileşimin daha belirgin hale gelmesi, bu ilişkilendirmeyi zayıflatmıştır. Sovyetlerin 1991 yılında dağılmasından sonra sıkça karşılaşılan ve/veya daha çok öne çıkan “yumuşak güç”, “düşük yoğunlukta çatışma/savaş” ve “asimetrik mücadele/savaş” olguları, bu değişimin ürünü olan olgulardır. ABD 11 Eylül (2001) saldırılarından sonra uluslararası terörizmi “ötekileştirmiş” ve uluslararası terörizmle mücadele için “sonsuz savaş” olgusunu geliştirmiş, Çin de “sınırsız savaş” olgusunu telaffuz etmeye başlamıştır.

Bu olgular, bugün yerini “hibrit savaş” olgusuna bırakmıştır diye düşünülmektedir. Hibrit savaş, bu olguları da içeren, klasik/geleneksel askeri gücü dışlamayan ancak, bunlardan daha geniş (kapsayıcı), daha ileri, daha ciddi bir durumu ifade eder. Bu olguyu daha iyi anlayabilmek için özellikle bazı hususları, üstelik farklı gözlerle, görmek gerekir. Bilim ve teknikteki hızlı gelişmenin ürünleri (özellikle iletişim ve bilişim teknolojisindeki gelişme), küreselleşmenin devleti ve ülke sınırlarını zayıflatması, bireye ve koşullara ilişkin bu tablonun daha çok kâr arzusuna sahip uluslararası sermayenin istismarına oldukça açık olması, bu hususlardan bazılarıdır. Bu ve benzeri hususların etkisinde, (i) Ülkelerin özellikle savunma, bankacılık ve finans sistemlerini, e-posta haberleşmelerini hedef alan saldırılar yoğunlaşmış; buna bağlı olarak siber tehdit, siber savaş, siber güvenlik olguları öne çıkmıştır. (ii) Keza birey güçlenmiş, öne çıkmış ve sadece “hak sahibi” olma bağlamında değil “savunma/güvenlik” bağlamında da uluslararası ilişkilerin aktörleri arasına katılmıştır. (iii) Klasik “cephe” kavramı artık anlamlı olmaktan çıkmıştır. (iv) Vahşet/şiddet olayları üzerindeki “perde” kalınlaşmış, bu durum devletlerin bu tür olaylardaki yerlerini (sorumluluklarını) belirlemeyi zorlaştırmış, bu da bu tür olayları teşvik etmiştir. (v) “Örtülü” savaş daha etkili olarak sürdürülebilir hale gelmiş, bu durum örtülü savaşlara günümüzde yaygınlık ve yoğunluk kazandırmıştır. Tabiatıyla, klasik örtülü savaş da değişmiştir. (vi) Bir taraftan ekonominin politik işlevinin ya da politikanın ekonomik işlevinin daha çok kendisini gösterdiği, diğer taraftan uluslararası ve uluslar üstü kuruluşların daha çok istismar edildiği ya da görmezden gelindiği (yok varsayıldığı) bir tablo ile karşılaşılmaya başlanmıştır.

Yukarıda belirtilenlerden de çıkarılabileceği üzere, “hibrit savaş”; hem “örtülü savaş” ile, hem “siber savaş” ile, hem de “asimetrik mücadele/savaş” ile çakışan/üst üste gelen yanlara sahiptir. Ancak yukarıda daha önce ifade edildiği üzere, “hibrit savaş”, bunların hepsini aşan, klasik/geleneksel askeri gücü dışlamayan, daha kapsayıcı bir olgudur. Klasik/geleneksel askeri gücün yüksek maliyetinin, hibrit savaş olgusunun öne çıkmasında etkili olduğu düşünülebilir. Ancak hibrit savaş olgusuna vücut veren unsurların, özellikle bilim ve tekniğe yapılan yatırımların maliyeti de yüksektir. Araştırma ve geliştirme faaliyetlerine oldukça büyük kaynaklar ayrılmaktadır. Belki yukarıda belirtilen düşünceyi, hibrit savaş olgusuna vücut veren bazı unsurların sunduğu çeşitli avantajlar, özellikle klasik/geleneksel savaş olgusuna göre şekillenmiş pozitif (mevcut) savaş hukuku kurallarını hibrit savaş ile ilişkilendirmedeki güçlüğe dayandırmak uygun olabilir. Ayrıca hibrit savaş olgusuna vücut veren bazı unsurların maliyetindeki düşüklük; saklanma/gizlenme, çok uzaklardan saldırı yapabilme kolaylığı; ülkenin ve vatandaşların saldırıdan masun tutulabilmesi gibi hususlar da bu bağlamda hatırlanabilir.

Bugünkü hibrit savaş olgusu, biraz, Afganistan’da önce Sovyetlere sonra da ABD’ye karşı gösterilen İslami direniş ile de ilişkilendirilebilir. Hatta 1979 sonrasında uygulanan ambargoya rağmen bugün geldiği noktaya bakarak, İran’ın (belki Kuzey Kore’nin) kendisine ambargo uygulayan büyük/güçlü aktörler karşısındaki mücadelesi de “hibrit savaş” kapsamında mütalaa edilebilir. Görünene bakıldığında, Afganistan’daki İslami direnişçiler ile İran’ın ve Kuzey Kore’nin, büyük/süper güçler karşısında başarılı oldukları inkâr edilemez. Onların bu başarılarının arkasında, büyük/süper güç karşısında kendi imkân ve yetenekleri ile etkili mücadele araçları/yöntemleri geliştirmeleri, muhataplarının zayıf yanlarını kendileri için bir avantaj olarak kullanmaları vardır. Ayrıca uluslararası ya da uluslar üstü sermaye, uluslararası suç örgütleri, etnik ve dinsel temelli radikal yasadışı örgütler, terör örgütleri, öne çıkmış bireyler ve gruplar ile devletler de dâhil “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” anlayışı çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilerin aralarında tesis ettikleri “özel” ilişkiler de vardır. Bunlar, hibrit savaşın niçin geniş bir eylem alanı sunduğunun, niçin klasik “cephe” kavramının artık anlamlı olmaktan çıktığının, eylemin asıl faillerini (arkasındakileri) bulmanın -özellikle hasım devlet ile ilişkilendirmenin- niçin zorlaşmış olduğunun anlaşılması bakımından son derece önemlidir.

“Hibrit savaş” olgusunun içinde saklı olan “tehdit algılaması”, yukarıda belirtilenlerden de çıkarılabileceği üzere daha ciddidir ve bu ciddiyetin geçen her gün artacağı değerlendirilmektedir.

Hibrit savaş, buna uygun bir istihbarat yapılanmasını gerektirir. Küresel koşullardaki değişim ile, bilim ve teknikteki gelişmeler, “hızlı” bir seyir göstermeye başlamıştır. Ülkelerin yukarıda değinilen gidişatının bütün Dünyada yaygınlık ve yoğunluk kazanması ihtimali zayıf görülmemektedir. “Savunma ve güvenlik bağlamında anlamlı olan” bilim ve teknikteki gelişmeler, aynı zamanda “hassas” ve “çok yüksek” gizlilik derecesine sahip gelişmelerdir. Bu durum, değişimin ve gelişmelerin takibini, öğrenilmesini, dolayısıyla etkilerini boşa çıkaracak ya da kontrol etmeye yarayacak karşı tedbirlerin alınmasını zora sokan bir durumdur. Bu koşullarda, hem istihbarata ağırlık verilmesi, hem de istihbaratın buna uygun bir yapılanmaya, anlayışa, çalışma yöntemine kavuşturulması bir zorunluluk olarak görülmektedir.

Herhalde, gerek Kuzey Kore, gerekse Irak ve Suriye konusundaki gelişmelere, yukarıda değinilenler ışığında, farklı gözlerle bakılması uygun olacaktır. Kuzey Kore’de nükleer (klasik/geleneksel) savaş riskinden söz edenler, her şeyden önce, gerçekte çoktandır başlamış devam eden hibrit savaşı görmelidirler. Irak’ta ve Suriye’de devam eden hibrit savaş gibi…

Bu vesileyle, son bir husus, yukarıda değinilen gidişatın bir parçası olan katılımcılığın dışlanması, yani bilginin “değersizliği (!)” karşısında, artık sık yazmayacağımı okuyucularımın bilgisine sunmak isterim.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 24 Nisan 2017.


SUUDİ ARABİSTAN’DAKİ RAFİNERİ SALDIRISI: ARKASINDA İRAN MI, ABD Mİ?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Suudi Arabistan’da Aramco’ya ait iki rafinerinin saldırıya uğraması ve bu suretle ortaya çıkan petrol arzındaki daralma sonrasında, İran’ın adı öne çıkmaya, İran’ı bu saldırı ile ilişkilendirmeye yönelik çabalar devam ediyor. Önce saldırının Yemen’deki İran destekli Husilerin silahlı insansız hava araçları ile yapıldığı öne çıkmıştı. Ancak Husilerin elinde, menzil

SUDAN’IN DEVRİK-HAPİSTEKİ DEVLET BAŞKANI ÖMER EL BEŞİR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Bugünkü (10 Eylül 2019) Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında Sudan’ın devrik ve hapisteki Devlet Başkanı Ömer el Beşir hakkında bir haber var. “Nereden nereye” dedirten bir haber… Haber, ben de o kadar çok şeyi çağrıştırıyor ki… Bu yazı, bu çağrışımları konu edinen bir yazıdır. Haber, Sudan’ın devrik lideri Ömer

İSRAİL’İN IRAK’TA İRAN HEDEFLERİNİ VURMASI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İsrail’in, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer santralini hedef alan saldırılarından sonra, şimdi de Irak’taki İran hedeflerini vurduğu medyaya yansıyor. İsrail, bu yöndeki haberleri yalanlamıyor, dolaylı olarak teyit ediyor. Bu duruma bağlı olarak da, İsrail-İran çatışmasında yeni cephenin Irak mı olduğu (olacağı) soruluyor.[i] Haberde geçtiği üzere, İsrail’in Irak’a hava saldırısında

ABD HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDEKİ ASKERİ VARLIĞINI ARTIRIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD’nin, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması (INF)’ndan çekildikten sonra, Hint-Pasifik bölgesine yeniden/yeni füzeler konuşlandıracağı, bölgedeki askeri üs varlığını güçlendireceği ifade ediliyor[i]. Bu, münhasıran ABD Savunma Bakanı Mark Esper’in açıklamalarına dayandırılıyor. Bunlara bakılarak da, Başkan Trump’ın Asya stratejisinde hedefin ne olduğu sorgulanıyor.

ERDOĞAN (AKP) YÖNETİMİNİN ABD VE HDP YAKLAŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Erdoğan (AKP) Yönetiminin ABD yaklaşımı ile HDP yaklaşımı o kadar çok biri birini çağrıştırıyor ki… ABD’ye de, HDP’ye de çok ağır eleştiriler tevcih ediliyor… En yetkili ağızlar, ABD’nin Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü tehdit eden PKK terör örgütünün Suriye kolu YPG terör örgütüne açıkça ve ciddi şekilde silah/teçhizat

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.