ULUSLARARASI POLİTİKADA ARTAN ŞİDDET ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Uluslararası politikada şiddet demek, anlaşmazlıkların çözümünde ya da bir hedefe ulaşılmasında, barışçıl yollar yerine, güç (kuvvet) kullanılmasının tercih edilmesi demektir. Bugün uluslararası politikada genelde görülen de budur, şiddet giderek öne çıkmaktadır. Bu öne çıkışın arkasında yer alan çeşitli nedenler vardır. Uluslararası politikanın doğası, uluslararası hukukun arz ettiği görünüm, Batının uluslararası ilişkilere dair yaklaşımı ve uluslararası politikanın bugün içinde bulunduğu koşullar (geldiği nokta) ilk akla gelen nedenlerdir.

Genel olarak politika kavramı, ekonomi ile ilişkilendirilerek açıklanır. Bu, uluslararası politika için de geçerlidir. Bu bağlamda, hem kaynakların sınırlı oluşunu, hem de ihtiyaç, beklenti ve amaçlardaki farklılaşma ile birlikte ortaya çıkan “çatışma” ve “uyuşma” boyutlarını görmek gerekir. Bunlara bakılarak; hem uluslararası politikada şiddetin artması, güçlü aktörlerin kaynak ihtiyaçlarının daha önce olmadığı kadar artmış olması ile ilişkilendirilebilir; hem de kaynak ihtiyacındaki büyük artışın politikanın “uyuşma” boyutunun giderek görmezden gelinmesine neden olduğu değerlendirmesinde bulunulabilir. Kaynak ihtiyacındaki artış, bir yönüyle uzayı kullanmayı, diğer yönüyle de Dünyanın hem henüz “girilemeyen” zengin topraklarını hem de yeni zenginliklerini keşfetmeyi çağrıştırmaktadır ki; bunlar da, şiddetin uluslararası politikada daha da artabileceği izlenimine yol açar. Büyük güçlerin büyük hedefleri ve bu hedeflere ulaşmanın büyük kaynakları gerektirmesi…

BM Şartı da dâhil, mevcut uluslararası hukuk, -genel ilke olarak- güce (kuvvete) başvurmayı yasaklamış, bu konuda istisnalar getirmiş ve istisnaları düzenlemiştir. Ancak uluslararası hukuk, bir bütün olarak uluslararası politikayı düzenlemede yetersizdir, ciddi boşlukları içerir. Düzenlediği konularda ise, ya o kuralları uygulayacak -iç hukukta olduğu gibi- üstün bir otoritenin bulunmaz ya da böyle bir otorite olsa bile bu otorite -yine iç hukukta olduğu gibi- yaptırım gücü ile desteklenmemiştir. Uluslararası politikadaki bu hukuksal boşluk gücü öne çıkarmakta; güçlü aktörler, güçlerini öne çıkarmak suretiyle boşluğu istedikleri gibi doldurmaktadırlar. Yani söz konusu boşluk, uluslararası politikanın önde gelen (güçlü) aktörlerinin işine gelmekte; bunlar, hukuktan (hukukun üstünlüğünden) yana gözükseler de, genelde, uluslararası politikadaki hukuksal boşluktan yararlanmayı tercih etmektedirler. ABD’nin, Mart 2003’te çalışmaya başlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilişkin yaklaşımı, bu bağlamda bir örnek olarak görülebilir. Keza, mevcut uluslararası hukukta yeri olmayan ve uluslararası hukukta düzenlenmiş bulunan “meşru müdafaa” kavramı ile örtüşmeyen “önleyici savunma (saldırı)” kavramı da, söz konusu boşluktan nasıl yararlanıldığına işaret eder. Uluslararası hukuktaki kodifikasyon süreci ile ilişkilendirilip ileride uluslararası hukukun bir parçası olacağının ileri sürülmesi, bugün itibarıyla, “önleyici savunma (saldırı)” olgusunu hukukileştirmemektedir. Çünkü bu konu henüz hukuksal açıdan düzenlenmemiştir. Kimse, “telafisi güç bir zararın” doğup doğmayacağı ya da “ciddi bir saldırı hazırlığının” olup olmadığı konusunda bilgi sahibi değildir. Ortada, “başlamış devam eden” hukuka aykırı bir saldırı da yoktur; üstelik, bilgilendirmeyi ve “önleyici savunmayı (saldırıyı)” yapan da aynı aktördür. “Önleyici savunma” hakkına dayandırılarak ülkelerin iç işlerine karışılması ve egemenliklerinin görmezden gelinmesi, bugünkü kaotik ortama giden yola taş döşeme şeklinde ifade edilebilecek bir işleve aracılık etmiştir.

Esasen uluslararası politikada şiddetin öne çıkmış olması ile Batının uluslararası ilişkiler anlayışı arasında bağ da kurmak gerekir. “Yaratıcı kaos” ya da “yapıcı istikrarsızlık” olguları, Batının uluslararası ilişkiler anlayışına ve uygulamasına işaret eden olgulardır. Batı, genelde muhatabına normal koşullarda onun yapmak istemeyeceği şeyleri yaptıran bir yaklaşım içinde olmakta, yani gücü öne çıkarmaktadır. Bu yaklaşımda gelinen nokta, söz konusu boşluktan yararlanmanın ötesine geçilerek, olan (yani pozitif) hukukun açıkça görmezden gelinmesidir. Son dönemde Afganistan’da ve Suriye’de yaşananlar bağlamında gündeme gelen “savaş suçu” iddiaları, bu yaklaşımda gelinen noktaya işaret eder.

“Medeniyetler çatışması” tezi, Batının uluslararası ilişkiler anlayışına işaret eden bir başka örnektir. Üstelik, bu örnek, Batının “çatışmacı” ya da “şiddet yüklü” uluslararası ilişkiler anlayışının, koşullardaki değişimin etkisinde güncellenecek ve “doktrine” edilecek derecede kurumsallaşmış olduğu anlamına da gelir. Bugün uluslararası politikada öne çıkan çatışma ve kriz konuları, -durup düşünüldüğünde- “medeniyetler çatışması” tezinde öngörülen “Batı-İslam”, “Batı-Konfüçyusluk” ve “Batı-Ortodoks” şeklindeki çatışmaları çağrıştırmaktadır. Keza, bugün öne çıkmış gözüken “İslam içi” çatışma da, arkasında Batı olduğu ve İslam’ı zayıf düşürmek suretiyle Batının işine geldiği için, yine “medeniyetler çatışması” tezi ile bağdaştırılabilmektedir.

İslam’ın “siyasallaşması” ve “militanlaşması” ile “İslami terörizm” söyleminin ortaya çıkması, Batının gücü öne çıkaran (güce dayalı) uluslararası ilişkiler yaklaşımı ile ilişkilendirilebilecek bir başka husustur. Belirtilen söylemlerin arkasında, bir yönüyle (Afganistan’daki Sovyet işgali sırasında olduğu gibi) Batının rekabet içinde olduğu aktörü zayıflatma, diğer yönüyle de Müslümanların yaşadığı coğrafyaların içerdiği enerji zenginliği ile jeopolitik değeri yüksek yerlerin ve geçiş noktalarının kontrolünü ele geçirme amacının olduğu ileri sürülebilir. Uluslararası politikada öne çıkan şiddet olgusu İslam ile ilişkilendirilirken, bu ilişkilendirmenin Batının uluslararası ilişkiler anlayışının ürünü olduğunu da görmek gerekir. Enerji piyasasında bir numaralı aktör konumuna ulaşan ABD’nin enerji açısından zengin olan yerlere ilgi duymaya devam etmesini, enerji-politik bağlamında görmek ve bunu, kalıcı olarak günlük petrol üretiminde Dünya birincisi olmaya çok yaklaşan ABD’nin enerji üzerinden elde edeceği zenginlik (ekonomik güç) ile birlikte düşünmek gerekir. Eğer bu belirtilenler ve bugün Suudi Arabistan merkezli olarak yaşanan düşük petrol fiyatlarının son tahlilde ABD’yi etkilemeyeceği ve enerji maliyetini aşağıya çekmek suretiyle Çin’i ABD ile rekabet eder bir pozisyonda tutma amaçlı olabileceği düşüncesi birlikte mütalaa edilir ise, şiddet açısından, uluslararası politikanın görünür geleceğinin bugünden çok da farklı olmayacağı gibi bir sonuca ulaşmak mümkündür.

Çin’in uluslararası politikada yeni bir kutup olarak algılanmasının, bu öngörüyü değiştirme potansiyeli zayıf bulunmaktadır. Çin’in sergilediği dış politika anlayış ve uygulamasının, uluslararası politikada artan şiddet karşısında bir umut olarak görülmesinin gerçekçi olmayacağı düşünülmektedir. Bugün itibarıyla, (i) toprak bütünlüğüne ve egemenliğe saygı, (ii) karşılıklı saldırmazlık, (iii) karşılıklı olarak iç işlerine karışmama, (iv) karşılıklı yarar için eşitlik ve işbirliği, (v) barış içinde bir arada yaşama, şeklinde ilkelere dökülebilecek Çin’in dış politika anlayış ve uygulaması, söylemden öteye gidemeyecektir. Çünkü (i) yavaşlamaya rağmen ekonomik büyümedeki hızı (yani artmaya devam edecek enerji ihtiyacı), (ii) kalabalık nüfusu, (iii) üstlenmek durumunda kalacağı küresel ve bölgesel sorumluluklar, (iv) karşılaşacağı küresel ve bölgesel beklentiler, Çin’in söz konusu dış politika anlayışını ve uygulamasını sürdürmesinin önünde birer engeldir. Her şeyden önce, “sınırlı kaynaklarla yönetim” gerçeği, Çin için de geçerlidir. Bu durumda, Çin’in uluslararası politikada yeni kutup olarak algılanmasına, uluslararası politikada artan şiddet olgusunu aşağıya çekme işlevini yükleme ya da böyle bir beklenti içinde olma ne kadar geçekçi olacaktır?

İlginin Asya’ya kaydığı mevcut konjonktürde Asya’nın doğusundan, güneydoğusundan ve güneyinden olan ülkelerin uluslararası politikada öne çıkmaları, şiddet konusunda iyimser bir beklentiye yol açmamalıdır. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki işgal yılları ve bugün (şimdiden) Asya’nın doğusunda, güneydoğusunda ve güneyinde kendisini gösteren (ya da uç veren) ciddi anlaşmazlık konuları iyimser bir beklentiye manidir.

Dünya, süper güçlere artık dar geliyor. “Sınırlı kaynaklarla yönetim” gerçeği evrensel bir “tehdit” olarak varlığını hep koruyacaktır. Ve devleti canlı varlık gibi gören yaklaşımları, bu bağlamda “güç sahibi olma” isteğini ve bu isteğin arkasındaki çeşitli saikleri (güdüleri) de unutmamak gerekir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 19 Ekim 2015


VAY HALİMİZE… VAY Kİ VAY…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar, “YPG, PKK’nın tam da kendisidir” demiş[i]… Ne zaman diyor bunu? İdlib’de Rusya’nın YPG ile müzakerelere başladığının ileri sürüldüğü bir sırada ve Soçi’deki Erdoğan-Putin görüşmesinin bir gün öncesinde… Sayın Hulusi Akar’ın söz konusu ifadesi, Soçi’deki görüşmede, Putin karşısında, Sayın Erdoğan’ın elini güçlendirme amaçlı mı, yoksa

“TALİBANLI AFGANİSTAN”: “1 MART TEZKERESİ”, İRAN’IN “MOLLA DEVRİMİ” VE BAZI ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bugünlerde, Dünyada da, Türkiye’de de, ağırlıklı olarak, ABD’nin 20 yıl kaldığı Afganistan’dan çekilmesi ve Afganistan’ın Taliban’ın kontrolüne girmesi (“Talibanlı Afganistan”)konuşuluyor. Bu bağlamda, değinme ihtiyacını duyduğum hususlar-çağrışımlar var. “Talibanlı Afganistan”, bana, ilk olarak, 2003’teki “1 Mart Tezkeresi”ni çağrıştırıyor. ABD’nin, 2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a müdahale gerekçeleri… Ve ABD’nin 20 yıl kaldığı

HUDSON INSTITUTE: ABD’NİN AFGANİSTAN’DAN ÇEKİLMESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Amerikan düşünce kuruluşu Hudson Enstıtute, Afganistan’da bugün yaşananlarla ilgili olarak, “Şimdi ne olacak? Afganistan’daki Amerikan Yenilgisinin Küresel Sonuçları”[i] başlıklı bir çalışma yayınlamış. Burada, bazı ufak eklemeler ile bu çalışmanın genel olarak tercümesine yer verilmiş ve sonlarda da kısa yorum ve değerlendirmede bulunulmuştur. Hudson Instıtute uzmanları Nadia Schadlow, Robert Greenway, Michael

İKİNCİ S-400 FÜZE SAVUNMA SİSTEMİNİN ALINMASINI NASIL ANLIYORUM?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bugünkü medyada, Türkiye’nin Rusya’dan ikinci bir S-400 hava savunma sistemi alacağı, buna dair pazarlıkların sürdüğü, tarafların anlaşmaya yakın olduğu yer alıyor. Bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla, bu habere Ankara’dan yalanlama gelmediğini biliyorum. Şahsen, haberin doğruluğunu teyit etme imkânım bulunmamaktadır. Eğer doğru ise, çok dikkat çekici ve düşündürücü bulunması gereken

AFGANİSTAN’IN KUZEYİ: TALİBAN, ABD, ÇİN VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Taliban’ın, Afganistan’ın kuzeyinde, Özbekistan’ın güneyinde kalan Şibirgan kenti ile, Tacikistan’ın güneyinde kalan Kunduz kentini ele geçirdiği, ABD’nin de B-52 bombardıman uçakları ile Şibirgan’daki Taliban mevzilerini bombaladığı ifade ediliyor[i]. Afganistan kuzeyinde, Taliban’ın ele geçirdiği Şibirgan ve Kunduz vilayetleri, bu nedenle ABD’nin B-52 uçakları ile bombaladığı ve “hayalet gambot uçakları”[ii] sevk ettiği

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.