ULUSLARARASI HUKUK IŞIĞINDA TÜRKİYE’NİN SURİYE’DEKİ (İDLİB’DEKİ) ASKERİ VARLIĞI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Türkiye İdlib’de 34 askerini şehit vermesinin acısını yaşarken, iç ve dış kamuoyunda bir sorgulama var ki, yetkililerden Türkiye’nin Suriye’deki (İdlib’deki) varlığına dair açıklamaları duyuyoruz.  Türkiye’nin, “Suriye halkı davet ettiği için Suriye’de olduğu” ifade ediliyor, zaman zaman da Adana Protokolü’ne işaret ediliyor.

İdlib üzerinden Suriye krizinde bugün gelinen noktada, iç ve dış kamuoyunda Türkiye’nin aleyhine “istismarları” önlemek için, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının hukuksal dayanağının açık ve net olarak ortaya konulmasına ihtiyaç vardır. Eğer konu tezekkür edilip bu ortaya konulur ve her yetkili açıklamasında bu suretle aynı hukuksal gerekçelere işaret eder ise, hem kafalarda soru işaretleri olmaz, hem istismarların önü kesilmiş olur, hem de Türkiye kendi eliyle ileride kendisine yeni gaileler için kapı aralamamış olur.

Hemen ifade edeyim: Bana göre,  Türkiye’nin “Suriye halkı davet ettiği için Suriye’de olduğu” görüşü/tezi, hem uluslararası hukuk bağlamda en hafif deyimle “sakat” bir görüştür/tezdir, hem de güncel beka sorununun mahiyeti dikkate alınıp iyi düşünüldüğünde Türkiye açısından ciddi risk/tehlike taşımaktadır.

Türkiye’yi Suriye’ye “hangi Suriye halkı?” davet etmiştir? Maalesef bu soru görülmüyor. Bir BM’in ve uluslararası toplumun Suriye’nin meşru temsilcisi olarak tanıdığı Esad Yönetimine bağlı, isyancılar ile mücadele eden bir halk var. Bir de Suriye’den kaçmış, Türkiye’ye sığınmış, Suriye’ye geri dönmeyi değil Türkiye’den koşulları daha iyi olan AB üyesi ülkelere gitmeye odaklanmış Suriyelilerin oluşturduğu bir halk var. İlk halk, Şam’ın Suriye’nin ülkesine yeniden hâkim olması için isyancılar ile mücadele ediyor ve onların böyle bir “davetinin” olmadığı çok açık. Olsa olsa Türkiye’ye sığınmış AB üyesi ülkelere gitmeye odaklanmış ikinci halkın “daveti” söz konusu olabilir ki; bunların davetinin de, hukuksal ve siyasal açıdan Suriye için ne kadar bağlayıcı bulunabileceği ciddi şekilde tartışmaya açıktır. Bu nedenle sormak gerekir: Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, Suriye’nin hangi halkının “davetine” dayalıdır? En önce bu durumu görmek ve buna açıklamak gerekir.

Türkiye’nin milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi bir tehdit söz konusu iken, bu tehdit en yetkili ağızlardan “beka sorunu” adı altında iç ve dış kamuoyu ile paylaşılmış iken, bu tehdidin (beka sorununun) özünde bölücü/ayrılıkçı terörizm olduğu içeride ve dışarıda biliniyor iken, Türkiye’nin “Suriye halkı davet ettiği için Suriye’de olduğu” tezi, hem oldukça çelişkili bir tezdir, hem de “zayıf” bir tez olarak Türkiye’nin Suriye’deki varlığının tartışılmasına “yol veren” bir tezdir. Üstelik söz konusu çelişkinin, iç ve dış kamuoyunda Ankara’nın aleyhine soru işaretlerine yol açtığını, Ankara ile ilgili güvensizliği beslediğini de düşünüyorum.

Bana göre; Türkiye, uluslararası hukuk bağlamında, milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi bir tehdide dönüşmüş bölücü/ayrılıkçı terörizmle mücadele için, bu bağlamda “önelyici savunma” için Suriye’dedir. Türkiye’nin bölücü/ayrılıkçı terörizmle mücadele ettiği iç ve dış kamuoyunda çok açık ve net olarak görülür iken, içeride de dışarıda da kimsenin bu mücadeleye “açıkça/resmen”  bir itirazı olamayacak iken, Türkiye’nin Suriye’deki varlığı için bu gerekçenin hatırlanmayıp, ikide bir “Türkiye, Suriye halkı davet ettiği için Suriye’de” görüşünün dile getirilmesi, hukuksal açıdan, hem doğru/isabetli, hem de rasyonel bulunmamaktadır.

Keza Ankara’nın, Türkiye’nin Suriye’deki varlığını, 22 Ekim 1998 tarihli Adana Protokolü ile ilişkilendirmesini hukuksal açıdan “isabetli” bulmadığımı da belirtmeliyim. Çünkü bu protokolün özü, Suriye’nin, ülkesinde Türkiye’yi hedef alan terör örgütleri ile mücadele etmesidir. Suriye, bu Protokol ile, Türkiye’ye bunu taahhüt etmiştir. Ankara’nın, bir taraftan Adana Protokolü’ne yollama yapması, diğer taraftan Şam’ın bu Protokol’den doğan taahhütlerini yerine getirmesine mani bir yaklaşım içinde gözükmesi, hukuksal ve siyasal açıdan Türkiye’nin aleyhine ciddi bir başka çelişkidir. Çünkü Türkiye’nin yaşadığı sıkıntı, Şam’ın Suriye’nin ülkesine hâkim olamamasından ve bu suretle ortaya çıkmış boşluğun Türkiye’nin milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğünü tehdit eden bölücü/ayrılıkçı terör örgütlerince doldurulmasından kaynaklanan bir sıkıntıdır. Eğer Şam’ın ülkesine hâkim olması Türkiye’yi hedef almış bölücü/ayrılıkçı terör örgütlerini bu imkândan yoksun bırakacak ise, Ankara’nın Şam’ın ülkesine hâkim olmasına engel değil yardımcı olması icap eder. Adana Protokolü’nü ortaya çıkaran koşullardan, Protokol’ün yapılış amacından, yani bir bütün olarak Protokol’ün lafzından ve ruhundan bunu çıkarmak gerekir. Türkiye’nin Adana Protokolü’ne yollama yapması, bu mülahazalar nedeniyle, Türkiye için hukuksal ve siyasal açıdan açık bir çelişki olarak görülmektedir. Keza bunun da, yine Ankara’nın aleyhine soru işaretlerine yol açtığını, Ankara ile ilgili güvensizliği ayrıca beslediğini düşünüyorum.

Bir de, 2010 yılında taraflarca imzalanmış, TBMM’nin (06 Nisan 2011 tarihinde kabul ettiği 6233 sayılı “Uygun Bulma” kanunu ile) onaylanmasını uygun gördüğü “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Terör ve Terör Örgütlerine Karşı Ortak İşbirliği Anlaşması” vardır. Bu anlaşma için, tarafların, anlaşmanın kendileri için bağlayıcı hale geldiğini bildiren notaları karşılıklı olarak teati edip etmedikleri tarafımdan bilinmemektedir. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi için gerekli olan bu nota teatileri yapılmamış olsa bile, anlaşmanın bu aşamaya kadar gelmiş olması, uluslararası terörizm ile mücadeleye ilişkin küresel bakışın ve BM şapkası altında yapılmış uluslararası hukuk düzenlemelerinin ve alınmış BM Genel Kurul kararlarının etkisinde, hukuksal açıdan bir anlam ifade eder. Ve bu anlamı, hem Türkiye, hem de Suriye açısından görmek gerekir. Türkiye, milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik bölücü/ayrılıkçı terörizmle mücadele etmektedir, bu bağlamda Suriye’de “önleyici savunma” yapmaktadır; Suriye de, ülkesel bütünlüğünü sağlamak için isyancılar (teröristler) ile mücadele etmektedir. Buradan, Şam’ın ülkesine hâkim olup Adana Protokolü’ne bağlı kalmasının Türkiye’yi biraz olsun rahatlatabileceği sonucunu çıkarmak mümkündür. Türkiye için bu rahatlamayı da, sadece savunma ve güvenlik açısından değil, aynı zamanda ekonomik ve politik açılarından da görmek gerekir. Bu suretle, Türkiye üzerindeki, hem Suriyeli sığınmacılardan, hem de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askeri varlığından ve burada icra etmekte olduğu askeri operasyonlardan kaynaklanan ve giderek artma eğilimini yansıtan ciddi mali külfet ve bunun yol açtığı “dış” ekonomik/siyasal bağımlılık önemli ölçüde hafiflemiş olacaktır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 01 Mart 2020.


“TALİBANLI AFGANİSTAN”: “1 MART TEZKERESİ”, İRAN’IN “MOLLA DEVRİMİ” VE BAZI ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bugünlerde, Dünyada da, Türkiye’de de, ağırlıklı olarak, ABD’nin 20 yıl kaldığı Afganistan’dan çekilmesi ve Afganistan’ın Taliban’ın kontrolüne girmesi (“Talibanlı Afganistan”)konuşuluyor. Bu bağlamda, değinme ihtiyacını duyduğum hususlar-çağrışımlar var. “Talibanlı Afganistan”, bana, ilk olarak, 2003’teki “1 Mart Tezkeresi”ni çağrıştırıyor. ABD’nin, 2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a müdahale gerekçeleri… Ve ABD’nin 20 yıl kaldığı

HUDSON INSTITUTE: ABD’NİN AFGANİSTAN’DAN ÇEKİLMESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Amerikan düşünce kuruluşu Hudson Enstıtute, Afganistan’da bugün yaşananlarla ilgili olarak, “Şimdi ne olacak? Afganistan’daki Amerikan Yenilgisinin Küresel Sonuçları”[i] başlıklı bir çalışma yayınlamış. Burada, bazı ufak eklemeler ile bu çalışmanın genel olarak tercümesine yer verilmiş ve sonlarda da kısa yorum ve değerlendirmede bulunulmuştur. Hudson Instıtute uzmanları Nadia Schadlow, Robert Greenway, Michael

İKİNCİ S-400 FÜZE SAVUNMA SİSTEMİNİN ALINMASINI NASIL ANLIYORUM?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bugünkü medyada, Türkiye’nin Rusya’dan ikinci bir S-400 hava savunma sistemi alacağı, buna dair pazarlıkların sürdüğü, tarafların anlaşmaya yakın olduğu yer alıyor. Bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla, bu habere Ankara’dan yalanlama gelmediğini biliyorum. Şahsen, haberin doğruluğunu teyit etme imkânım bulunmamaktadır. Eğer doğru ise, çok dikkat çekici ve düşündürücü bulunması gereken

AFGANİSTAN’IN KUZEYİ: TALİBAN, ABD, ÇİN VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Taliban’ın, Afganistan’ın kuzeyinde, Özbekistan’ın güneyinde kalan Şibirgan kenti ile, Tacikistan’ın güneyinde kalan Kunduz kentini ele geçirdiği, ABD’nin de B-52 bombardıman uçakları ile Şibirgan’daki Taliban mevzilerini bombaladığı ifade ediliyor[i]. Afganistan kuzeyinde, Taliban’ın ele geçirdiği Şibirgan ve Kunduz vilayetleri, bu nedenle ABD’nin B-52 uçakları ile bombaladığı ve “hayalet gambot uçakları”[ii] sevk ettiği

SURİYE’DE NELER OLUYOR, RUSYA NEYİN PEŞİNDE OLABİLİR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İsrail’in, Suriye’deki Hizbullah ve İran bağlantılı hedeflere yönelik olarak 19 Temmuz’da başlattığı füze saldırıları, İsrail ile Rusya’yı karşı karşıya getirmiş gözüküyor[i]. Rusya’nın Suriye’deki “Muhalif Tarafları Uzlaştırma Merkezi” Başkan Yardımcısı General Vadim Kulit, İsrail’in Halep yakınlarına fırlattığı sekiz füzeden yedisinin, Humus yakınlarına fırlattığı dört füzenin hepsinin, Rus füze savunma sistemi tarafından

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.