TÜRKİYE’NİN RUSYA İLE ABD ARASINDA ARABULUCU ROLÜNE SOYUNMASI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı yolundaki iddianın gündeme gelmesi ve bunun Şam/Moskova ile ilişkilendirilmesi sonrasında, Suriye üzerinden Rusya ile ABD arasında tansiyon yükselmiş, karşılıklı açık tehditler ve bu tehditlerin ciddiyetine işaret eden bir askeri hareketlilik baş göstermişti. Uluslararası politikada tansiyon bu suretle aniden fırlarken, Türkiye’den de, Rusya ile ABD arasında “arabulucu” olunacağı açıklaması gelmiş; buna, Rusya’dan zayıf/cılız bir olumlu cevap gelmişti.

Bu tabloda, bu yazının konusu, Türkiye’nin soyunduğu “arabuluculuk” rolü ile ilgilidir.

“Arabuluculuk”, uluslararası uyuşmazlıkların, barışçıl yoldan çözümünde kullanılan, diplomatik/siyasal çözüm araçlarından biridir. “Arabuluculuğun”, yerleşik hale gelmiş, artık tartışılma konusu yapılmayan, bazı esasları vardır. Bu esaslar, siyasal açıdan akılcı, gerçekçi, isabetli, dolayısıyla işlevsel, yani sonuç alıcı (işe yarayıcı) esaslardır.

Aşağıda, Türkiye’nin soyunduğu “arabuluculuk” rolüne, münhasıran bu esaslar ışığında yaklaşılmıştır.

Birincisi ve belki de en önemlisi, “arabulucu” olanın, anlaşmazlığın konusuyla doğrudan bir ilgisinin olmaması gerekir. Oysa Türkiye, tarafların karşı karşıya geldiği anlaşmazlık konusu (Suriye krizi) ile doğrudan ilgilidir, hatta anlaşmazlığa taraf ülkelerden biridir. Suriye’de attığı adımlar, bir şekilde, ya ABD’yi de, Rusya’yı da etkilemekte, ya da bu iki ülke ile bağlantılıdır. Veyahut bu iki ülkenin Suriye konusundaki tasarrufları “bir şekilde” Türkiye’yi yakından etkileyebilmektedir.

İkincisi, “arabulucudan”, tarafları uygun bir ortamda bir araya getirmeleri beklenir. Türkiye, şu an itibarıyla, bunu yapacak bir durumda (konumda) değildir. Böyle bir durumda (konumda) olsa bile, anlaşmazlığın konusu Suriye olduğu ve Türkiye Suriye krizine doğrudan taraf olduğu için, arabulucu olması, Türkiye’ye “paye” verilmesi anlamına gelecektir. Buna, ne Rusya’nın, ne de ABD’nin imkân vereceği beklenmektedir. Çünkü paye verilmesi, Suriye krizinde, Moskova ve Washington karşısında Türkiye’ye avantaj sağlayacak, güç verecektir. Moskova ve Washington, bunu ister mi? Bu, kendi elleriyle, kendi ayaklarını bağlama anlamına gelmez mi?

Üçüncüsü, “arabuluculukta”, arabulucunun taraflar arasındaki görüşmelere katılması, hatta taraflara öneri(ler) sunması beklenir. Rusya’nın ve ABD’nin her ikisinin de, Türkiye’nin bunları gerçekleştirmesine izin-imkân verebileceği düşünülebilir mi? Ya da böyle bir düşünce ne kadar gerçekçi olur? Ankara ile Moskova ve  Washington arasında Suriye konusunda ciddi görüş ayrılıkları var ve bu kamuoyu tarafından bilinir iken; bu, mümkün müdür?

Dördüncüsü, “arabuluculuk”, uluslararası uyuşmazlıkların barışçıl yoldan diplomasi eliyle çözümünde ilk adım kabul edilen “dostça girişime” dayalı, dostça girişimden sonra gelen, bunun ilerisinde bir çözüm aracıdır.  Bunun anlamı, arabuluculuğun, dost görülen-güven duyulan bir aktörden beklendiğidir. Bu açıdan bakıldığında, Ankara ile Moskova ve Washington arasındaki güven sorunu akla gelmiyor mu? Ankara, Washington’u Türkiye’yi hedef alan YPG terör örgütü ile, Moskova’yı da Türkiye’nin açıkça “terörist” diyerek karşısına aldığı Beşar Esad ile ilişkilendirmiyor mu? Böyle bir tablo varken, “güvenilir” bir dostluktan söz edilebilir mi?

Yukarıda sıralanan esaslardan ayrı olarak, Türkiye’nin arabuluculuğunu zora soktuğu/sokacağı düşünülen iki husus daha vardır. Bunlardan birincisi, bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla, kimyasal silah kullanımına dair iddiaların henüz soruşturma konusu yapılmamış olmasıdır. Ne kullanılıp kullanılmadığı açığa çıkmıştır, ne de eğer kullanılmışsa kim/kimler tarafından kullanılmıştır bu belli değildir. İkincisi de, Türkiye’den, uyuşmazlığın konusu hakkında, arabuluculuğa soyunmuş olma ile bağdaştırılması güç açıklamalar gelmesidir.

Yukarıda sıralanan hususlardan da çıkarılabileceği üzere, gerek “teknik” hususlar, gerekse uluslararası ilişkilere dair göz önündeki mevcut gerçekler; Türkiye’nin Suriye konusunda Rusya ile ABD arasında baş gösteren uyuşmazlığı çözmek için “arabulucu” rolüne soyunamayacağını, soyunmasının yanlış olacağını, soyunsa bile bunun çözüm yolunda bir işe yaramayacağını söylemektedir.

Şunlar göz ardı edilmektedir: Türkiye, halen uluslararası ilişkilerinde dip yapmış-derin bir yalnızlığı yaşamaktadır, yani uluslararası ilişkilerinde eski ağrılığından uzaktır. Uluslararası ilişkiler bağlamında, artık “hafif” bir ülke olarak görülmektedir. Hal böyle iken, “arabuluculuğa” soyunması ve bunun sonunu getirememesi, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki “hafifliğini” daha da “nazik” hale getirebilir ki; bunun pratiğe yansıyabilecek sonuçları, caydırıcılıktaki erimenin hızlanması, dolayısıyla risklerin/tehditlerin artması, güç kazanmasıdır.

“Arabuluculuğa” soyunulması, Suriye’de, Türkiye’nin aleyhine olarak, Rusya’ya da, ABD’ye de yol verilmesi anlamına gelecek; bir anlamda, Türkiye, kendi eliyle kendi ayağını bağlamış olacaktır.

Onun içindir ki; Türkiye’nin, Rusya ile ABD arasındaki söz konusu uyuşmazlıkta “arabuluculuktan” uzak durmasında fayda mütalaa edilmektedir.

Türkiye, zaten sınırlı olan enerjisini, Moskova ile Washington’u uzlaştırmak için değil, bu iki ülkenin karşılıklı hamlelerini izlemek ve bunlardan Türkiye için çıkarsamalarda bulunmak için kullanmalıdır. Rusya ile ABD’nin Suriye’de karşı karşıya gelmesi, Türkiye için, hiç şüphesiz, hem fırsat, hem de risk anlamına gelebilecektir. Rusya ve ABD biri birlerini hedef almış iken, Türkiye, “arabuluculuktan” uzak durup, fırsatları değerlendirmeye, riskleri karşılamaya odaklansa daha iyi olmaz mı?

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 13 Nisan 2018.


ÇİN, MONREO DOKTRİNİ’İNİ BOŞA ÇIKARIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’in, son 10 yıl içinde, uzay diplomasisi üzerinden Latin Amerika ülkelerine açılımı öngören bir politika izlediği, bu nedenle gelecekte Latin Amerika siyasetinde Çin etkisinin ortaya çıkacağı ve bu durumun ABD’nin Monroe Doktrini’ni boşa çıkarma anlamına gelebileceği ifade ediliyor[i]. Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nun Aralık 1823’te Kongre’ye yolladığı, ABD’nin Amerika

FENER RUM PATRİKHANESİ YENİDEN SAHNEDE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin epeyi bir süredir sesi çıkmıyordu. Patrikhane’nin Ukrayna Kilisesinin bağımsızlığına yeşil ışık yakması ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin buna gösterdiği sert tepki[i], bu durumu değiştirecek, Patrikhane’yi Türkiye’de gündeme taşıyacak gibi gözükmektedir.

RUSYA’NIN “VOSTOK 2018” TATBİKATI: SORU İŞARETLERİ VE ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya’nın, 11-15 Eylül 2018 tarihleri arasında, Sibirya’yı ve Uzakdoğu’yu kapsayan bölgede icra edeceği “devasa” Vostok 2018 tatbikatı konusunda, acaba, Rusya, bu tatbikatı Çin’e yönelik olarak yapıyor olabilir mi sorusu gündeme gelmiş. Bu, benim son yıllarda, yazılarımda birçok kez değindiğim ve öğrencilerime anlattığım bir husus. Ayrıca, söz konusu tatbikatın, hem Rusya

MYANMAR’A (ESKİ BURMA’YA) DİKKAT!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Myanmar, genelde Çin ile Bangladeş arasına sıkışmış gözüken, Bengal Körfezi’ne açılan, diğer komşuları Hindistan, Laos ve Tayland olan bir güneydoğu Asya ülkesidir. Burma ya da Birmanya adlarıyla da bilinen Myanmar, şu günlerde, Batının ağır eleştiri oklarının hedefinde… Görünürdeki gerekçe, Myanmar’da Yönetimin, Rohingya Müslümanlarına uyguladığı ve onları Myanmar’dan kaçıp Bangladeş’e sığınmaya

ABD HAZİNE BAKANI’NIN AÇIKLAMASININ KISA EKONOMİ POLİTİĞİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ABD Hazine Bakanı diyor ki, “ticaret savaşındaki” müzakerelerde ABD’nin önceliği Meksika, Kanada ve Avrupa; Çin ile ancak bunlardan sonra müzakereye geçilebilir[i]… Önce NAFTA, sonra AB, en sonunda da Çin…Bu açıklama, önemli ve anlamlı bulunmaktadır. Her şeyden önce, müzakerelerin, dün başlayıp bugün (hemen) bitmediğini, zorlu bir süreç olduğunu, yani zaman alacağını

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.