TÜRKİYE: ŞİMDİ DE “SOSYAL BARIŞ KORKUSU”…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Çağdaş demokratik yönetimlere sahip ülkelerde, ülke ekonomisi büyüyorsa, ülkede refah artıyorsa, bunun o ülkede yaşayanlara yansıması, çalışanlarda ve emeklilerde ifadesini bulması beklenir. Bu, ekonomipolitik bakış açısının olduğu kadar “sosyal devlet”in de bir gereğidir, ayrıca “toplumsal barışı ve huzuru” da besler.

Niye buna değinme ihtiyacı duydum? İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisi’nin geçtiğimiz gün gerçekleşen toplantısında, sanayiciler, “sanayicinin çok para kazandığı ve bu kazancı da çalışanla paylaşması gerektiğine dair (ortalıktaki) bir söylemi” dile getirmişler, bunun “çok tehlikeli” olduğuna işaret etmişler. Buna dair haberin başlığı da “Sosyal barış korkusu”[i]…  Bu çalışmadaki başlık da, bu haberden alınmıştır.

Haber kamuoyunda ne kadar dikkat çekti bilemiyorum ama, benim dikkatimi çekti, önemli buldum.

Haberin konusu ekonomipolitiğe dair; daha açık bir ifadeyle, haber, ekonominin politik yansımalarına ya da izlenen politikanın ekonomik sonuçlarına işaret ediyor. Bu dış politikada da böyledir. Dış ekonomik ilişkilerin politik yansımaları olabildiği gibi, dış politikaya ilişkin tasarrufların (adımların) kaçınılmaz ekonomik yansımaları ya da sonuçları da olabiliyor.

Haberde, İSO’ya kayıtlı sanayiciler tarafından işaret edilen bir başka husus da şu: “Biz vergimizi verip kalanını siyasetçilere bırakmamalıyız. Vergilerin nasıl harcandığını sorabilmeliyiz, siyasetçiler hesap verebilmeli, yoksa her 3-5 yılda bir krize gireriz.” Bu ifadeyi de önemli buluyorum. İSO Meclis Toplantısında geçen (gündeme gelen) bu hususları, hem siyasal iktidar, hem de ülke bakımından oldukça anlamlıdır.

Sanayiciler, normal olarak, siyasal iktidarın izlediği politikadan ve yaptığı siyasal tercihlerden ciddi şekilde etkilenen bir kesimdir. Dolayısıyla “bıçak kemiğe dayanmadığı sürece” onlardan, bir şekilde siyasal iktidara dokunan açıklamalar gelmesi beklenmez. Haber, beklenmeyen bu şeyin gerçekleştiğini söylüyor. AKP/Sayın Erdoğan iktidarı, bu gelişmeyi, samimi ve yapıcı bir uyarı olarak görmek durumundadır.

AKP/Sayın Erdoğan iktidarında Türk sanayinin, Türk sanayicilerinin ciddi şekilde ihmal edildiğini söylemek için sanayici, sanayinin içinden biri ya da ekonomist olmaya gerek yok. Ülkenin ekonomik durumu, sanayinin durumu, sanayi ürünlerinin ihracattaki durumu, istihdamın durumu ortada… “Beton ekonomisi” ve “birkaç müteahhit” ifadelerini duymayan ve bunun ne anlama geldiğini bilmeyen vatandaş sanırım kalmamıştır. Sanayinin ve sanayicinin ciddi şekilde ihmal edilmesi nedeniyle ülke ekonomisinde ortaya çıkan boşlukta “beton ekonomisi”nin kendisini gösterdiği o kadar açık ki…. Artık sanayicilerin adından çok, sıkça “birkaç müteahhit”in adını duyuyoruz.  Ancak birileri çıkıp, adları, AKP/Sayın Erdoğan iktidarında duyulur olan yeni bazı sanayiciler ne olacak diyebilir. Buna verilecek cevabım şu: Gördüğüm kadarıyla bunlar, genelde, esasen mevcut ve devlete ait olan sanayi tesislerine özelleştirme üzerinden sahip olmuş isimlerdir. Yeni bir sanayi tesisi ortaya çıkarmış isimler değildir. Ayrıca AKP/Sayın Erdoğan iktidarında, çalışır durumdayken özelleştirilmiş, özelleştirme sonrasında kapısına kilit vurulmuş, devlete ait o kadar çok sanayi tesisi ya da fabrika var ki… Bunu da hatırlatmak isterim.

Durum ortada, yani gelinen nokta herkesin gözünün önünde;  sürekli -yani kalıcı- istihdam sağlamada ve yeni istihdam yaratmada başarılı olunamamıştır; nitelikli sanayi ürünleri üzerinden kalıcı, güvenilir ve ülkenin itibarını artırıcı bir ihracat tablosu ortaya çıkarılamamıştır; istikrar içinde işleyen ve gelecek endişesi doğurmayan bir ülke ekonomisine ulaşılamamıştır. “Beton ekonomisi” ile, “harç bitti, yapı/inşaat paydos” misalinden çıkarılabileceği üzere, geçici ve mevsimsel istihdam tercih edilmiş; bu tercih, katma değeri ve satış sonrası olmayan bir ekonomik işleyişe, yeni inşaatlar nedeniyle çevrenin/doğanın acımasızca katledilmesine yol açmıştır. İktidarın ekonomideki bu siyasal tercihine dair bir diğer önemli husus da, “beton ekonomisi”nin, kaçak istihdama ve vergi kaçağına oldukça elverişli bir alan olmasıdır.

AKP/Sayın Erdoğan iktidarının ekonomiye dair bu siyasal tercihi ve bu tercihin mevcut ülke tablosunda ifadesini bulmuş olumsuz sonuçları karşısında, ülkede “sosyal barışı” hedef alan tehdidin içten içe büyümüş olmasından endişe duyulması, normal değil mi? Bence normal. Niye? Açıklayayım.

Sanayici, devlet maliyesi nezdinde, “kafeste olan” yani vergiye bağlanmıştır. Peki, “beton ekonomisi”nin ürünü çoğu müteahhit için, “tam anlamıyla” “kafeste” yani vergiye bağlanmış denilebiliyor mu? Kamuoyundaki yaygın algı, “yap-satçı” olsun, devletten iş alan müteahhitler olsun müteahhitlerin sanayiciler kadar devlet maliyesinin yakın denetimi altında olmadığı, müteahhitlerin çok kazanmalarına rağmen sanayiciler kadar vergi ödemedikleri yönündedir. Böyle bir tabloda, çalışanların ve işsizlerin “müteahhitlerden yol çıkıp (ya da müteahhitlere bakıp)” sanayicileri de müteahhitler ile aynı kefeye koymaları beklenmez mi? Ben, böyle bir beklentiyi çok doğru bulmam. Çünkü sanayicinin işi belli, bütün bir yıl işleyen bir çarkı var, bu çarkta çalışanların kazanılmış hukuksal statüleri var ve bu hukuksal statünün sanayi çalışanlarına sanayici karşısında sağladığı bir “özgürlük” alanı var. Peki, “beton ekonomisi”nde durum böyle mi? Hayır. Müteahhit çalışanlarının çok büyük bir kısmı, evlerini geçindirebilmek (ailelerine bakabilmek) için kalıcı ve güvenilir bir işe muhtaç, yani hala “iş güvencesi” peşinde koşan insanlardır. İş güvencesine muhtaç müteahhit çalışanları için, müteahhit karşısında bir “özgürlükten” söz edilebilir mi? Mevcut bu koşullarda, müteahhit çalışanlarının “çok kazanıyorsunuz, çok kazancınızı biraz bizimle de paylaşın” diye müteahhitin karşısına çıkması ne kadar mümkün? Ya da siz hiç, bir müteahhitin “sosyal barış” endişesine kapılabileceğini düşünülebilir misiniz? Onun içindir ki, sanayicinin “sosyal barış” endişesini anlıyorum ki; bu noktada, hem iş güvencesine ve dolayısıyla sınırlı bile olsa ekonomik ve siyasal özgürlüğe sahip sanayi çalışanlarının bundan güç aldıklarını görmek, hem de iş güvencesinden yoksun oldukları için müteahhit karşısında ekonomik ve siyasal özgürlükten de yoksun olan ve bu tür taleplerini dile getiremeyen müteaahit çalışanlarının -dolaylı yoldan müteahhitlere mesaj vermek için- sanayi çalışanlarına destek verebilecekleri aklıma geliyor.

Bu konunun bir başka boyutu daha var. Sanayici diyor ki, ben vergimi veriyorum ancak, vergimi verip kalanını siyasetçiye bırakamam, benim verdiğim verginin nasıl harcandığını da sormalıyım, siyaset hesap vermeli… Bunu kim söyleyebilir? Bana göre, vergisini hakkıyla ödeyen, vergi konusunda devlet nezdindeki yükümlülüklerini eksiksiz yerine getiren biri, yani sanayici söyleyebilir. Siz, AKP/Sayın Erdoğan iktidarı döneminde, bir müteahhitten, sanayiciden gelen bu ifadelere benzer bir ifade duydunuz mu? Duyamazsanız, duymamışsınızdır. Öyle olmasının, biri genel, diğeri özel, iki nedeni olduğunu düşünüyorum. Genel olan nedeni, “beton” işlerini vergiye bağlama (vergilendirme) ve bu bağlamda devlet maliyesinin yakın denetimi altında tutma işinin Türkiye’de genelde “gevşek” tutulması ve bunun mevcut iktidar döneminde artmış gözükmesidir. Özel olan nedeni de, “beton ekonomisi”nin AKP/Sayın Erdoğan iktidarının siyasal tercihi olması, bundan da “müteahhitler” için çıkarılan ve genellik arz eden “siyasal himaye” algısıdır.

İSO Meclis Toplantısına dair söz konusu haber ve bu habere ilişkin olarak yukarıda arz ve izah ettiğim hususlar, AKP/Sayın Erdoğan iktidarında ülkenin bugün gelmiş olduğu kötü ve tehlikeli noktaya, bu kez sanayici kesiminden, bir işaret, adeta bir başka teyit…

Ülke ekonomisinin iyi yönetilmediğinin yanında, ülkede çağdaş demokratik yönetimden uzaklaşma da giderek belirginleşiyor, böyle görüyorum.

“Vergimi veriyorum, vergimi vermekle işim bitmiyor, vergimin nasıl harcandığını sorabilmeliyim, benim adıma ülkeyi yöneten siyasetçiler hesap verebilmeli”… Bu, çağdaş demokratik yönetimi özümsemiş, içselleştirmiş; birey olarak kendisini, çalışanları da dâhil sahibi olduğu işletmeyi, uyrukluğunda olduğu devleti iç içe geçmiş olarak dikkate alan ve bunların hepsini birlikte yaşatmayı öngören; böyle olduğu için de, hem bireyi, hem çalışanları ile birlikte işletmeyi, hem de devleti gelecek endişesinden uzak tutan, çalışanları da dâhil işletmesi ve ülkesi için sorumluluk duyan çağdaş birey/vatandaş yaklaşımıdır. Bireyin yönetime katılması ve yönetilenlerin yönetenlerden hesap sorabilmesi, çağdaş demokratik yönetimlerin gereklerinden değil midir? Bu, ortak aklın işletilmesine, dolayısıyla herkesin iyiliğine işleyen, her kesimi gözeten, bir “devlet çarkı”nın ortaya çıkmasına imkân vermez mi? Şahsen, bu şekilde işleyen bir devlet çarkının, o devlete güç vereceğine, vatandaşlarını mutlu ve müreffeh kılacağına yürekten inanıyorum.

Maalesef, Türkiye’de, dilinde demokrasi, hukuka saygı ve temel insan haklarına bağlılık, eyleminde ise bunların tam tersinin gözüktüğü, kendisini içeride de dışarıda da her şeyi yapmaya muktedir gördüğü anlaşılan, üstüne üstlük “kayırmacı” ve “halka hesap vermekten kaçınan” bir yönetim anlayışı sergilediği görülen bir iktidar var!… Bu tablo, Türkiye için, sürdürülebilir bir tablo değildir. Böyle bir tabloda, ülkenin güç ve itibar kaybetmesi kaçınılmazdır ve dış politikadaki durum da, yine maalesef, buna işaret etmektedir.

31 Ekim 2021

[i] Cumhuriyet, 30.10.2021, s .9

 

 


TÜRKİYE: DIŞARIDAKİ VE İÇERİDEKİ ŞU TABLOYA BİR BAKIN!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Türkiye, dışarıdan adeta kuşatma altında… Batıda, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlara Atina lehine artık ABD de angaje olmuş; Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’yi karşısına almış ABD, Yunanistan’da da Türkiye’yi karşısını almış ve buradaki askeri varlığını sürekli artırmaktadır. PKK/YPG terör örgütüne verdiği destek, artık herkesçe biliniyor. Doğuda, Azerbaycan-Ermenistan sınırında sıcak çatışma

KAFKASYA’YA DAİR BİR KAÇ HUSUS DAHA…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Kısa bir süre önce, “Kafkasya’yı ne bekliyor?”[i] diye bir yazı kaleme almıştım… Aşağıdaki hususlar o yazıyı tamamlıyor…

YA HİNDİSTAN KAOSA/İSTİKRARSIZLIĞA SÜRÜKLENİRSE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk “ABD demek kaos demek”, ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ancak ABD’nin genelde kaoslarla anıldığı, gittiği hemen her yerde bir şekilde kaos çıktığı ya da kaoslara angaje olduğu ifade edilebilir. Türkiye’den bakıldığında da böyle görülebiliyor. Türkiye için, ABD’nin kaos üreticisi bir ülke olma özelliği artık o kadar belirgin ki… Kaos, kelime

PEŞMERGE “TÜRK KERKÜK”E NİYE GERİ DÖNER!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Irak’ın kuzeyindeki “Türk Kerkük”ün güvenliğinin sağlanmasının Bağdat ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasında varılan anlaşma uyarınca IKBY’e bağlı Peşmergeye bırakılmasına gösterilen tepki giderek büyüyor[i]. Konuyu, geçtiğimiz 29 Ekim’de twitter ve linkedin hesaplarım üzerinden dile getirmiş, Irak Türkmen Cephesi (ITC)’nin önceki Başkanı ve Kerkük Milletvekili Sayın Erşat Salihi’nin kişisel twitter

KAFKASYA’YI NE BEKLİYOR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’in yükselişi, Çin-ABD rekabetinin baş göstermesi, ABD’nin Çin’i çevreleme politikasına yönelmesi ve bu bağlamda bir taraftan Asya-Pasifik stratejisini güncelleyip Hint-Pasifik’e dönüştürmesi ve bu suretle Hindistan’ı yanına çekmeye yönelmesi diğer taraftan da AUKUS[i] gibi bölgesel savunma yapılanmasına öncülük etmesi, Tayvan konusunda artan gerginlik, Çin’e komşu Afganistan’da kontrolün Taliban’ın eline geçmesi ve

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.