TÜRKİYE İLE ABD ARASINDAKİ ViZE KISITLAMASININ KALDIRILMASI IŞIĞINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Türkiye’nin ülkesindeki ABD temsilciliklerinde çalışan personele adli soruşturma konusunda verdiği bazı güvenceler sonrasında, Türkiye ile ABD arasındaki vize kısıtlamalarının 28 Aralık 2017 Perşembe günü itibarıyla kaldırıldığı ileri sürülmüş[i]; Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği ise, vizelerin kaldırılması konusunda Türkiye’nin her hangi bir güvence verilmediğini açıkladığı belirtilmiştir.[ii]

Türkiye ile ABD arasındaki yakın ve yoğun ilişki nedeniyle, vize kısıtlamaların kaldırılması, hiç şüphesiz her iki taraf için de olumlu bir gelişmedir. Ancak konu, eş zamanlı gelişmeler ışığında, Türk Dış Politikasının bugünü ve görünür geleceği açısından hiç de iyi şeyleri çağrıştırmamaktadır.

Vize kısıtlamaları, uluslararası uyuşmazlıklar (anlaşmazlıklar) konusunda gündeme gelen barışçıl çözüm yollarından biri olan diplomatik/siyasal çözüm yöntemleri kapsamında mütalaa edilebilecek tepkilerden biridir. Türkiye ile ABD arasındaki vize kısıtlaması da bu bağlamda ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin terörle mücadelesinin ABD nezdinde karşılık bulmaması ve ABD’nin Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerine belirgin bir şekilde müzahir olması, önce karşılıklı sert açıklamalara yol açmış, arkasından da ABD’nin başlattığı Türkiye’nin de buna aynı şekilde karşılık verdiği vize kısıtlamasına yol açmıştı.

Ancak safahatı bu olsa da vize kısıtlamasının konulması ve kaldırılması, Türk Dış Politikası bağlamında sıradan bir konu olmanın çok ilerisine geçen bir mahiyet arz etmektedir. Çünkü eş zamanlı sayılabilecek gelişmeler, biraz da sezgisel olarak, iki görüntü algısına yola açmaktadır. Bunlardan basit olanı ve aynı zamanda daha önemli olan diğerine işaret edeni, ABD’deki Türk Büyükelçiliği aksi yönde açıklama yapsa da Türkiye’nin ABD elçilik çalışanlarına güvence verdiği, ancak ABD’nin Türkiye’yi hedef alan terör örgütlerine yönelik yaklaşımında herhangi bir değişiklik işareti ile karşılaşılmadığıdır. İkincisi ve daha önemli olanı ise, yaşanan onca şeyden sonra Türkiye’nin ABD’den vazgeçemediği, yine ABD’ye yaklaşmak istediği görüntüsüdür.

Başbakan Sayın Binali Yıldırım, geçtiğimiz haftalarda ABD’yi ziyaret etmiş; daha yakın bir tarihte ise, İran ve Filistin konusunda ABD (ve İsrail) ile birlikte çalıştığı son dönemde adeta “göze batan” Suudi Arabistan’ı ziyaret etmiş, Suudi Arabistan Veliaht Prensini Türkiye’ye davet etmiştir.

Cumhurbaşkanı (ve iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan, çok daha yeni, Başbakan Sayın Binali Yıldırım’ın söz konusu ziyaretlerinden sonra, 24-27 Aralık 2017 tarihlerini kapsayan yurt dışı turunun Sudan ayağında, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı hedef alan çok sert açıklamalar yapmış, Esad’ı terörist olarak nitelemiş, Esad’lı Suriye’yi kabul etmeyeceğini belirtmiştir.

Bu gelişmeler ile hemen hemen eş zamanlı olarak, Rusya’dan; Sayın Erdoğan’ın Esad ile ilgili açıklamasına tepki gelmiş; hatta Suriye’de Esad ile çalışan Rusya’da, Sayın Erdoğan’ın Esad hakkındaki sözleri “Türkiye’nin Rusya’yı yeniden arkadan vurması” şeklinde yorumlanmıştır. Esad’ın en büyük destekçilerinden olan İran’dan ise; İİT’nin İstanbul’da yapılan Kudüs konulu Olağanüstü Liderler Zirvesinde alınan karara yönelik arka arkaya eleştiriler gelmiş; Doğu Kudüs’ün değil, bir bütün olarak Kudüs’ün tamamının Filistin’in “ebedi” başkenti olarak kabul edildiği açıklanmış; arkasından da Türkiye’ye seyahat edecek İran vatandaşları için “uyarı” yapılmıştır. Bu eş zamanlı gelişmelere, asıl anlam kazandıran bir diğer eş zamanlı gelişme de, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’dan gelen, Suriye’de Esad ile çalışmayacakları açıklaması olmuştur.

Bu eş zamanlı gelişmeler, Ankara’nın, vize kısıtlamaları devam ederken, Washington ile örtülü bir yakınlaşma içine girmiş olabileceği algısını doğurmakta; ABD Dışişleri Bakanının Suriye’de Esad ile çalışmayız ama Rusya ile çalışabiliriz açıklaması da bu algıyı güçlendirmektedir. Ankara ile Washington, Suriye konusunu “örtülü” olarak ele almış olabilirler. ABD’nin Suriye’de Rusya ile çalışabileceği açıklaması da, bu örtülü işbirliğine Rusya’dan gelebilecek tepkiyi tolere etme amacını güden ortak bir düşüncenin ürünü olabilir.

Eğer düşünüldüğü gibi ise, bunun anlamı, Türkiye’ye duyulan güvensizliğin daha da derinleşeceği olacaktır. Yine eğer düşünüldüğü gibi ise; bu, Türkiye hakkında onur açısından “alçaltıcı” bir algıyı da beraberinde getirebilecektir.

Çünkü Türkiye, ülke ve ulus bütünlüğünü hedef alan PKK/PYD terör örgütlerine ABD’nin binlerce tır ile ağır silahlar verdiğini söylemiş, bunları uluslararası platformlarda “yüksek perdeden” tekrarlamış, görüntülerini de kamuoyu ile paylaşmıştı. ABD, “15 Temmuz olayı”nın arkasındaki “FETÖ” örgütüne ev sahipliği yapmakta ve ısrarlı girişimlerine rağmen ABD bu terör örgütü mensuplarını Türkiye’ye iade etmediği gibi ev sahipliği yapmaktan da vazgeçmemiştir. Ankara, daha yine, ABD’deki “malum” davayı, Türkiye’yi hedef alan bir “komplo” olarak nitelemiş; yani ABD’yi Türkiye’ye “komplo” kurmakla suçlamıştı. Bunların hepsi, uluslararası hukuk açısından, bir ülkeye yapılmış doğrudan/dolaylı saldırı anlama geldiği için uluslararası hukukun açık ihlali niteliğinde olan olaylardır.

Türkiye; dün Hafız Esad döneminde, Suriye’nin PKK terör örgütüne ve onun elebaşı Abdullah Öcalan’a ev sahipliği yapmasını Türkiye’yi hedef alan ve uluslararası hukuku ihlal eden bir durum olarak ortaya koymak suretiyle Suriye’yi karşısına almış olmasına rağmen, bugün bundan kat be kat fazla ağır bir tablo ortada olmasına rağmen ABD’yi karşısına alamamıştır. Sözde karşısına almıştır ama, bu sözler bugüne kadar uygulamada ifadesini bulamamıştır. Ankara, ABD için sarf ettiği sözlerin gereğini yapamamış ve ABD’nin Türkiye’yi hedef alan duruşunda bilinen bir değişiklik olmamasına rağmen, hala ABD’ye yanaşmanın yollarını aramaktadır. Bunun, Türkiye hakkındaki güvensizliği beslemeyeceği ve/veya Türkiye’nin onuru açısından alçaltıcı bir algıya yol açmayacağı düşünülebilir mi

Maalesef Türkiye’nin mevcut dış politika anlayışına ve uygulamasına ilişkin tablo budur. Dış politikada bizatihi kendi yaşadıkları olaylardan dersler çıkarmayan, bir daha bir daha aynı hatalara düşen, bu nedenle sürekli samimiyeti sorgulanan, kendisine güvenilmekte giderek zorlanılan bir Türkiye vardır.

Evet, elbette ki, iç ve dış politika arasında karşılıklı bağımlı bir ilişki vardır. Ancak Türkiye öyle bir noktaya geldi ki; sanki dış politika, iç politikanın sıradan bir parçası; uluslararası politikanın aktörleri, iç politikanın aktörleri gibi görülüp ona göre davranılıyor. İç politikadaki “buyurucu/düzenleyici otorite”nin, uluslararası politikaya taşınabileceği ve burada da kullanılabileceği düşünülüyor gibi.

Dış politikaya ilişkin bu anlayış ve uygulamanın, Türkiye’yi uluslararası ilişkilerinde bir yere taşımadığı, uluslararası ilişkilerinde Türkiye’ye zarar verdiği ne yazık ki görülmemektedir. Bunu görmeyenler, iç politika ile dış politika arasındaki bağımlı ilişkiye baktıklarının tersinden bakıp dış politikada ortaya çıkmış tablonun iç politikaya yansıyacağını ve bunun kendilerine siyaseten bedel ödetecek noktaya geldiğini de göremiyorlar.

Dış politikaya münhasıran oy kaygısı ile yaklaşan mevcut siyaset yapma anlayışı, artık ne içeride, ne de dışarıda itibar görüyor diye düşünüyorum.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 29 Aralık 2017.

[i] “U.S., Turkey mutually lift visa restrictions, ending months-long row”, https://af.reuters.com/article/worldNews/idAFKBN1EM1AR, 29.12.2017.

[ii] “Vize krizi aşıldı, güvence krizi çıktı”, Sözcü, 29. 12. 2017, s. 1, 4.


ÇİN, MONREO DOKTRİNİ’İNİ BOŞA ÇIKARIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’in, son 10 yıl içinde, uzay diplomasisi üzerinden Latin Amerika ülkelerine açılımı öngören bir politika izlediği, bu nedenle gelecekte Latin Amerika siyasetinde Çin etkisinin ortaya çıkacağı ve bu durumun ABD’nin Monroe Doktrini’ni boşa çıkarma anlamına gelebileceği ifade ediliyor[i]. Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nun Aralık 1823’te Kongre’ye yolladığı, ABD’nin Amerika

FENER RUM PATRİKHANESİ YENİDEN SAHNEDE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin epeyi bir süredir sesi çıkmıyordu. Patrikhane’nin Ukrayna Kilisesinin bağımsızlığına yeşil ışık yakması ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin buna gösterdiği sert tepki[i], bu durumu değiştirecek, Patrikhane’yi Türkiye’de gündeme taşıyacak gibi gözükmektedir.

RUSYA’NIN “VOSTOK 2018” TATBİKATI: SORU İŞARETLERİ VE ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya’nın, 11-15 Eylül 2018 tarihleri arasında, Sibirya’yı ve Uzakdoğu’yu kapsayan bölgede icra edeceği “devasa” Vostok 2018 tatbikatı konusunda, acaba, Rusya, bu tatbikatı Çin’e yönelik olarak yapıyor olabilir mi sorusu gündeme gelmiş. Bu, benim son yıllarda, yazılarımda birçok kez değindiğim ve öğrencilerime anlattığım bir husus. Ayrıca, söz konusu tatbikatın, hem Rusya

MYANMAR’A (ESKİ BURMA’YA) DİKKAT!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Myanmar, genelde Çin ile Bangladeş arasına sıkışmış gözüken, Bengal Körfezi’ne açılan, diğer komşuları Hindistan, Laos ve Tayland olan bir güneydoğu Asya ülkesidir. Burma ya da Birmanya adlarıyla da bilinen Myanmar, şu günlerde, Batının ağır eleştiri oklarının hedefinde… Görünürdeki gerekçe, Myanmar’da Yönetimin, Rohingya Müslümanlarına uyguladığı ve onları Myanmar’dan kaçıp Bangladeş’e sığınmaya

ABD HAZİNE BAKANI’NIN AÇIKLAMASININ KISA EKONOMİ POLİTİĞİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ABD Hazine Bakanı diyor ki, “ticaret savaşındaki” müzakerelerde ABD’nin önceliği Meksika, Kanada ve Avrupa; Çin ile ancak bunlardan sonra müzakereye geçilebilir[i]… Önce NAFTA, sonra AB, en sonunda da Çin…Bu açıklama, önemli ve anlamlı bulunmaktadır. Her şeyden önce, müzakerelerin, dün başlayıp bugün (hemen) bitmediğini, zorlu bir süreç olduğunu, yani zaman alacağını

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.