TÜRKİYE: ERKEN SEÇİM Mİ DEDİNİZ? ERKEN SEÇİME BİR DE BÖYLE BAKINIZ…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Sayın Erdoğan’ın son ABD ziyareti ile birlikte Türkiye’nin bir erken seçim sürecine girdiğini düşünüyorum. Niye? İşte size, bende erken seçimi çağrıştıran bazı hususlar:

i. ABD ve Rusya ile olan son temaslar ve bunların sahaya (Suriye’ye) ve medyaya yansımaları.

ii. ABD ve Rusya ile ilgili bu yansımaların, dolaylı olarak Kürtler için de anlamlı bulunması.

iii. Trump Yönetimi’nin, İsrail’deki genel seçimlere ilişkin yaklaşımının bir benzerini Türkiye’ye yönelik olarak izleyebileceğinin; yani Netanyahu gibi, Erdoğan’ın da artık ABD için “ağırlığı artan bir yük, bir engel” olarak görülmeye başlandığının düşünülebilmesi.

iv. ABD’nin de, AB’nin de, muhtemel bir erken seçime biribirinin zıddı açılardan yaklaşabileceğinin (muhtemel erken seçimi kullanabileceğinin) düşünülebilmesi.

v. Sayın Erdoğan’ın 25 Kasım’da Katar’ı günübirlik ziyaret edeceğine dair haberler ve bu haberlerin seçim harcamalarının finansmanını çağrıştırması.

vi. Seçimler konusunda Batı (ABD+Avrupa) ile çalıştığı bilinen ya da varsayılan AKP’nin, Rusya ile de benzeri bir çalışma hazırlığı içinde olabileceği algısına yol açan, geçtiğimiz aylarda YSK ile Rusya Merkez Seçim Komitesi arasında imzalanmış işbirliği anlaşması.

vii. Bir çok ülkede yaşanmakta olan, bir kısmı Türkiye’ye bitişik ülkelerdeki, şiddetli yüklü gösterilerin Türkiye’ye yansıma ihtimalinin tamamen yok varsayılamaması.

viii. HDP’nin, kendi partisinden belediye başkanlarının İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmasını gerekçe göstererek TBMM’den çekilmeyi görüşüp sonra bundan vazgeçip hem devam kararı alması, hem de erken seçim çağrısında bulunması.

ix. Cumhurbaşkanlığı ve AKP tarafından ayrı ayrı yalanlanmış olsa da, Sayın Erdoğan’ın CHP Genel Başkanlığına müdahele etmek istediği iddiasının gündeme gelmiş olması ve bu iddianın dikkat çekici farklı senaryolar ile ilişkilendirilebilmesi.

x. CHP’de artan hareketlilik ve Belediye Başkanlarının İzmir’de toplanması.

xi. İP’den gelen ve bir “senaryo” olabileceği algısına yol açan, AKP ile hükümet ortaklığı yapmaya dair biribirinin zıddı açıklamalar.

xii. AKP’nin içinden çıktığı Saadet Partisi’nin Olağan Kongresi’ni sorunsuz tamamlaması ve bunun AKP’ye ilişkin “ağır” eleştirel yaklaşımının süreceği anlamına gelmesi.

xiii. AKP’nin mevcut yöneticilerinin çoğunun siyasal lideri olmuş rahmetli Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın  Yeniden Refah Partisi’ni kuruması, bu partinin ilk Olağan Kongre’sini sorunsuz gerçekleştirmesi ve bu kongreden partinin AKP’ye yönelik olarak eleştirel bir yaklaşım içinde olacağının çıkarılabilmesi.

xiv. AKP’den kopanlar ile iki yeni partinin kurulmasının kapıda olduğunun konuşulmaya devam etmesi.

xv. Faizlerdeki “göreceli” düşüş.

xvi. Çiftçinin, besicinin, köylünün, daha yeni yapılan “Tarım Orman Şurası”nda biraz “okşanması.”

xvii. Resmi açıklamaların geçim derdine düşmüş vatandaşın feryadını önlemeye yetmemesi, ekonomideki ciddi olumsuz gidişin önüne geçilememesi.

xviii. Arka arkaya gelen sınırötesi operasyonların ve terörizmle mücadelede artan yoğunluğun, toplumsal  sorgulama bağlamında “çok yönlü kritik bir eşiğe gelmiş” olduğunun düşünülmesi.

xix. Toplumda “adalet”e güven duygusunun ciddi şekilde azalmış gözükmesi.

xx. Daha önce “cılız” gözüken “toplumsal sağduyu” olgusunun, AKP’nin ve Sayın Erdoğan’ın aleyhine olarak güçlenmekte olduğunun görülebilmesi.

xxi. Toplumsal yıpranmanın ve yorgunluğun öne çıkmış görüntüsü ve bu görüntünün siyasal değişim isteğine güç kattığının görülebilmesi.

Erken seçim bağlamında, bugün itibarıyla, böyle bir Türkiye tablosu görüyorum…

İç siyasette ibre, 2002’den bu yana ilk defa belirgin bir şekilde AKP’nin ve Sayın Erdoğan’ın aleyhine dönmüş gözükmektedir.

İç siyaset, hemen hemen bütün Dünyada artık ağırlıklı olarak dış siyaset üzerinden “götürüldüğü” için; bu tabloda kritik soru, Türkiye’nin “iç siyasetine” ilgi duyan dış aktörlerin bu tablodan “ne şekilde istifade etmek isteyecekleri” sorusudur.

Acaba, “fırsat bu fırsat, koşullar oluşmuş iken Sayın Erdoğan’ı ‘sırtımızdan indirelim’ mi” diyeceklerdir, yoksa “hazır Sayın Erdoğan güç bir durumda iken, kendisinden daha önce isteyemediklerimizi ve/veya isteyip de geri çevirdiklerini isteyelim” mi diyeceklerdir?

Bu seçeneklerden hangisinin öne çıkacağı konusunda anlamlı bulduğum iki husus var. Birincisi, CHP’deki “renklenme”dir. “Renklenme” ile kastettiğim, (i) Hâlihazırda CHP’de Sayın Erdoğan’ın AKP’deki yol arkadaşlarından siyasetçilerin olması, (ii) bazı CHP’lilerin “Partim FETÖ’ye teslim oldu” ifadesini kullanması, (iii) CHP’nin HDP ve bölücü terör örgütü ile bağlantılı olduğu iddialarıdır. Ortada, CHP ile ilgili böyle “renkli” bir tablo vardır. İkinci husus ise, MHP ile yaptığı, Cumhur İttifakı olarak anılan birlikteliğin, Sayın Erdoğan’a (ve AKP’ye) fazla bir güç katmamış gözükmesidir. Bu birlikteliğe AKP içinden de, MHP içinden de karşı çıkanlar vardır. AKP’den ayrılıp yeni bir parti kurmak isteyenlerin bir gerekçesi de MHP ile birlikte hareket edilmesidir. Bu birliktelik nedeniyle MHP’den ayrılan ya da bu birlikteliğe karşı çıktığı için MHP’den uzaklaştırılan milletvekilleri, yeniden aday gösterilmeyen milletvekilleri ve belediye başkanları vardır. Bunlar, Sayın Erdoğan’ın ve AKP’nin, bir bütün olarak MHP’nin “gücünü” yanına çekememiş olduğuna işaret etmektedir. MHP, “kontrol altına” alınamamış; Sayın Erdoğan da, münhasıran “söylemde”, zaman zaman MHP çizgisini çağrıştırmıştır. Bu iki hususu da dikkate alarak, Türkiye’nin “iç siyasetine” ilgi duyan dış aktörlerin, “Sayın Erdoğan’ı sırtımızdan indirelim”, yola “renklendirilmiş” CHP” ile devam edelim diyebileceklerini düşünüyorum. Bunlar, Türkiye’de böyle bir iktidar değişikliğinin olmasından yana bir yaklaşım içinde olabilirler.

Bu noktada; bunu isteyebileceklerini düşünmemin, önemli, iki ayrı nedenin daha söz edebilirim Birinci neden, Sayın Erdoğan’ın ifadelerinden ve AKP’nin izleyegeldiği dış politika anlayışından ve uygulamasından çıkarılabilen “Sünni siyasal ümmetçilık”tir. Bunu, Türkiye’nin iç siyaseti ile ilişkilendirilen ABD (ve kuvvetle muhtemel bundan böyle Rusya)  bağlamında ve onların Ortadoğu ( Afrika, Avrupa ve Asya) ve küresel politikaları ışığında görmek gerekir. Onlar, Sayın Erdoğan’a devam demelerinin, kendileri için “Sünni siyasal ümmetçiliğe” yol vermek olacağını düşünebileceklerdir. Bunu isterler mi, yaparlar mı? İkinci neden de, yine bu dış çevrelerin, “renklendirilmiş” diye ifade ettiğim CHP iktidarında Türkiye’deki iç huzursuzluğun daha da artma ihtimaline dayalı hesaplarının olabileceğidir. AKP’den sonra “renklendirilmiş” CHP’nin iktidara geldiği bir tabloda, niçin Türkiye’de iç huzursuzluğun artma ihtimali güçlüdür sorusunun cevabı, bana göre, şunlarda saklıdır: (i) “Renklendirilmiş” CHP iktidarının, yol açtığı büyük beklentiyi karşılama potansiyeli fazla görülmemektedir. (ii) Yıllardır AKP’den “beslenegelmiş” geniş bir kesim değişimi kabullenmekte zorlanacak ve bu zorluk kaçınılmaz olarak CHP’ye sorun olarak yansıyacaktır. (iii) “AKP’yi iktidardan indirmekte” anlaşan “renklerin”, CHP iktidara geldikten sonra parti içinde bir soruna dönüşme ihtimali söz konusudur. (iv) Sayın Erdoğan’ın (AKP’nin), Suriye ile sınırlı olmayan, Ortadoğu’nun geneline (hatta Afrika’ya, Avrupa’ya ve Asya’ya) yayılmış “proxy unsur bağlantıları” vardır. Bu bağlar, ne olacak? Bu bağların kesilmesi ayrı sorun, kesilmemesi ayrı sorun olacaktır. (v) CHP iktidarına “dışarıdan” yol verenlerin, CHP’den beklentileri olmayacak mıdır? CHP Yönetimi, onlara, “gelin beraber çalışalım” demiyor mu? Bunlar, CHP iktidarında Türkiye’deki iç huzursuzluğun niçin daha da artabileceğine işaret eden hususlardır. İç huzursuzluğun bugünden daha ileride olması demek, milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğün korunmasının bugüne göre çok daha ciddi bir soruna dönüşmesi demektir. Böyle bir ortamda, ne konuşulur olacaktır!… Münhasıran malum Kürt emelleri bağlamında Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesi konuşulur olmayacak mıdır?

Yukarıdaki mülahazalar ışığında; bir erken seçimde, “Sünni siyasal ümmetçilik” ile “milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğünü koruma arasında sıkışmış kalmış bir Türkiye göreceğiz diye düşünüyorum. Ve bunu Türkiye için kabul edilemez bir durum olarak görüyorum.

Eğer siyasal partiler, önce kendilerinin, ülkenin ve bölgenin durumunu gözden geçirmez, sonra da ülkeyi içinde bulunulan kötü durumdan çıkarıp aydınlık günlere taşıyacak “milli/ulusal”çözümler üretmezler ise, Türkiye olarak, bugünleri ileride çok ararız…

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 22 Kasım 2019.


BU ÜLKEDE SİYASET NASIL YAPILIR HALE GELDİ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Medyada, CHP Genel Başkan Yarımcısı emekli Büyükelçi Sayın Ünal Çeviköz’ün, bir Amerikan düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmaya yönelik eleştiriler yer alıyor. Eleştiriler, münhasıran Sayın Çeviköz’ün konuşmasında ABD’nin yeni Başkanı Biden’ın Türkiye için demokrasi ve temel hak ve özgürlüklere çok güçlü vurgu yapmasını istemesine yönelik eleştiriler… Eleştirilerde, ne toplantı konusunun

DAĞLIK KARABAĞ ZAFERİ, BAKU VE ANKARA

Prof. Dr. Osmasn Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Dağlık Karabağ’daki çatışmada gelinen noktada, elde edilen zaferle ilgili olarak iki hususa dikkat çekmek isterim.

TÜRKİYE’NİN TERÖRİZMLE MÜCADELESİ NASIL GÖZÜKÜYOR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Hakkari’de, PKK terör örgütünün saldırısı sonucu 3 işçi (sivil) hayatını kaybetmiş… Şehit işçilere Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Eli kanlı, bölücü/ayrılıkçı terör örgütünü lanetliyorum. Ancak… AKP/Sayın Erdoğan iktidarının bugün terörle mücadelede izlediği stratejiyi anlamak mümkün değil. Terörizmle mücadelede, “ara, bul, yok et” şeklinde ifade edilen

İYİ PARTİ’DEKİ GELİŞMELERİN DIŞ POLİTİKAYA DAİR ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İç politika ile dış politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkiyi bilmeyen yoktur. Bu karşılıklı bağımlılık, son 30 yılda (Sovyetlerin dağılmasından sonra) dış politikanın iç politika üzerindeki ağırlığının arttığı bir şekle dönüşmüştür. İç politikalar, artık daha çok dış politikalar üzerinden yürütülür olmuştur. Öyle ki, bir taraftan Rusya’nın, Çin’in, hatta İran’ın

RUSYA’NIN ATİNA BÜYÜKELÇİLİĞİ’NİN AÇIKLAMASI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Atina’daki Rusya Büyükelçiliği, twitter hesabından, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin tüm devletlere karasularını 12 mile kadar çıkarma hakkını verdiğine dair bir mesajı kamuoyu ile paylaşılmış. (Sözcü, 16.10.20, s.14) Rusya’nın Atina Büyükelçiliğinin bu paylaşımı, Türkiye açısından, çok anlamlıdır. Evet, doğru. 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 3. maddesinde, her devletin karasularının

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.