TÜRK DIŞ POLİTİKASI BAĞLAMINDA BİR VATANDAŞ PSİKOLOJİSİ VE BİR SEYAHAT

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Türkiye, bir süredir, dış politikaya ilişkin konuların gündemde öne çıkmasına/çıkarılmasına bağlı olarak, süreklilik kazanmış gözüken bir gerginliği yaşıyor, tansiyon hep yüksek… Yazılı ve görsel medyaya bakan hemen herkes, Türkiye’nin (ve Ortadoğu’nun), uluslararası ilişkiler bağlamında, oldukça kritik bir süreçten geçtiği izlenimini ediniyor…

Bu tabloda iki husus, özellikle dikkati çekiyor. Birincisi, en yetkili ağızlardan gelen çok ciddi açıklamalara rağmen henüz bu açıklamaların eyleme dönüştüğüne dair ciddi bir işaretin olmamasıdır.  İkincisi de, iç politikada yaşanan partiler arası yeni gruplaşmaların söz konusu kritik sürecin bir işareti ve sonucu gibi gözükmek suretiyle, tam tersi bir algıya yol açmasıdır. (Ancak bu ikinci husus bağlamında, iktidar partisine yanaşan muhalefet partisinin “baraja takılma” endişesinin etkisinde dış politikaya ilişkin mevcut tabloyu kullandığının konuşulduğunu ve bunun, ikinci hususu zayıflattığını da hatırlamak gerekir.)

Bu tablo, bir süredir devam eden samimiyet sorgulaması (güvensizlik) hatırlandığında; doğal olarak, bu sorgulamayı (güvensizliği) artıran bir tablodur. Haliyle, bu ortamda, insanın aklına, gündemde öne çıkan ve Türkiye’yi meşgul eden dış politikaya ilişkin konuların “gerçekçi” değil, “suni/yapay” olduğu gelmektedir.  Bu ise, bir taraftan Türkiye’nin cari dış politika anlayış ve uygulamasının hala ciddi “sorunlu” olmaya devam ettiği, diğer taraftan da dış politikaya ilişkin bu “sorunlu” anlayış ve uygulamanın münhasıran iç politikaya ilişkin mülahazaların ürünü olduğu değerlendirmelerine yol açmaktadır.

Geriye dönüp baktığımda, dış politikaya/uluslararası ilişkilere dair konuların “bu denli” iç politika konusu yapıldığı (iç politika için kullanıldığı) bir dönemi hatırlamıyorum. Herkes bilir ki, dış politikanın/uluslararası ilişkilerin temel belirleyici unsuru, ülkenin hak ve menfaatlerinin korunmasıdır; çıkış noktası hep bu olmuştur. Ancak, uygulamanın da içinden gelen bir akademisyen olarak birikimim ışığında ülkenin mevcut gündemine baktığımda, Türkiye’nin cari dış politika anlayış ve uygulamasında maalesef bunu görmüyorum ve çıkış noktasının iç politikaya ilişkin mülahazalar olduğu değerlendirmesine ulaşıyorum.

Türkiye’nin, uluslararası ilişkiler sisteminin bir parçası olduğu, bu sistemde yer alan diğer ülkeler ile aynı çevreyi paylaştığı ve onlarla bir etkileşim içinde olduğu maalesef görülmemektedir. Türkiye, uluslararası ilişkilerini içeride “oy kaygısı” ile şekillendirmekle kalmamakta, aynı zamanda ve ne yazık ki zaman zaman egemenlik alanını ülke sınırları dışına taşıyan bir dış politika anlayış ve uygulamasını da sergilemektedir. Onun içindir ki, münhasıran iç politikaya dayalı (ve iç politikadan esinlenen) cari dış politika anlayış ve uygulaması, Türkiye’nin diğer ülkeler, uluslar üstü ve uluslararası örgütler ile olan ilişkilerini olumsuz etkilemektedir. Bu, “uluslararası ilişkiler sistemi” içinde Türkiye’nin aleyhine olarak soruna yol açan bir durumdur. Ve Türkiye’nin dış politikadaki/uluslararası ilişkilerindeki dip yapmış “değerli(!)” yalnızlığının arkasında, temelde bunun yer aldığı değerlendirilmektedir.

Bu nedenle, çok hassas/kritik olduğu ileri sürülen dış politikaya/uluslararası ilişkilere dair mevcut sürecin arkasında münhasıran iç politikaya ilişkin mülahazaların (oy kaygısının) yer aldığı düşünülmekte birlikte, bu sürecin gerçekten ileri sürüldüğü gibi hassas/kritik olup olmadığı sorusu akla gelmektedir.

Bir vatandaş, dış politika/uluslararası ilişkiler çalışan bir akademisyen olarak, bu tablodan ciddi şekilde rahatsızlık duyuyorum. Bu rahatsızlığım, kişisel olmaktan uzak bir rahatsızlık; ülkem ve insanlarım adına üzülüyorum.  Endişem, Türkiye için, Türk Milleti için, ülkemin ve insanlarımın geleceği için…

Bu rahatsızlığın ve endişenin etkisinde, geçtiğimiz günlerde kendimi Ankara dışına attım. Biraz Anadolu’yu dolaştım. Amacım; böyle bir süreçte, acaba odamdaki çalışma masamdan yaptığım dış politikaya/uluslararası ilişkilere dair yorumlarımda ve değerlendirmelerimde ben yanılmış olabilir miyim sorusuna cevap bulmaktı. Ankara’dan yola çıkıp Aksaray üzerinden Adana, Hatay, Mersin, Antalya ve Muğla’ya kadar uzanan sekiz günlük bir seyahati gerçekleştirdim. Dörtyol, İskenderun, Hatay, Reyhanlı, Kırıkhan, Hassa’dan geçtim. Halkla; benzinlik çalışanları ile, lokanta çalışanları ile, esnafla oturup konuştum. Kullandığım güzergâhta, günlük yaşamı gözlemlemeye çalıştım. Turizmde yabancıların tutumları konusunda fikir edinmeye çalıştım. Turizm bölgelerinde yerleşik yabancılar ile Türk yatırımcıların bu bölgelerdeki durumları hakkında genel bir fikir edinme çabası içinde oldum.

Gördüklerim ve izlenimlerim özetle şunlar oldu: (i) Afrin’in batısında kalan Hatay’da ve ilçelerinde dikkatimi çekecek hiçbir durum ile hiç karşılaşmadım. Hatay’da Suriyeli sığınmacıların göze battığı bir tablo ile karşılaşmadığım gibi, canlı-normal bir günlük yaşam gördüm. Tarım ve hayvancılık açısından, olumlu bir izlenim edindim. (ii) Hassa’dan Dörtyol’a geçmek için yolu sorduğumda, biri sokağı temizleyen belediye çalışanı, diğer yerel esnaf iki kişiden, hem bu yolun güvenlik açısından kapalı olduğu hem de heyelan olabileceği cevaplarını aldığım için bu güzergâhı kullanamadım. (iii) İktidar partisinden memnun olunduğu, güven duyulduğu, bunda yöre halkına (sosyal dayanışma ve yardımlaşma vakıfları ve yeşil kart uygulaması üzerinden) yapılan yardımların etkili olduğu izlenimini edindim. (iv)Turizm bölgelerindeki yerleşik yabancıların Türkiye’den ayrılışlarının durduğunu, hatta biraz artış olduğunu; Türk vatandaşlarının yatırımlarında ise belirgin bir canlılık gözlemlendiğini; bu yılki turizm konusunda olumlu bir beklentinin mevcut olduğunu öğrendim.

Yerinde gözleme dayanan bu tablo ile, yazılı ve görsel medyaya yansıyan ve en yetkili ağızlardan gelen açıklamalarda ifadesini bulan dış politikaya/uluslararası ilişkilere dair tablonun örtüşmediği açık… Daha somut bir ifade ile, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde/dönemde sıcak bir çatışma içine girebileceğine dair bir algının işaretleri ile karşılaşmadım.

Bu, iktidar partisinden gelen Afrin konusundaki açıklamaların “blöf” olabileceği yolundaki yorumları teyit eden bir mahiyet arz ettiği gibi, bu açıklamaların münhasıran iç politikaya yönelik olduğu değerlendirmesini de beslemektedir.

Ancak bir de şöyle düşünülebilir; 15 yıldır iktidar partisine oy veren ve iktidar partisinin devlet adına yaptığı yardımlardan faydalanan kesimlerde, iktidar partisine güven konusunda genel bir eğilimin ortaya çıkmış olduğu ve halen bu eğilimin sürdüğü kabul edilebilir. Fakat iktidar partisi, (seçmenleri henüz görmese de, görmek istemese de) yeni kaynak üretme konusunda artık tıkanmış gözükmektedir.  Ve bu, iktidar partisi için, bugüne kadar kendisine oy veren kesimlerin beklentilerini karşılayamayacağı ve onların güvenini boşa çıkaracağı anlamlarına gelmektedir. Görünen, iktidar partisinin böyle bir durum ile karşı karşıya olduğudur. Yani iktidar partisinin mevcut görüntüsünün hala seçmeni çektiği, ancak içinin (gerçeğin) ise iktidar partisini endişeye sevk ettiği bir durum vardır. İktidar partisi, kapıldığı bu endişenin etkisinde, dış politikaya/uluslararası ilişkilere dair konuları “suni/yapay” bir şekilde öne çıkarmak suretiyle, bu endişesini giderme, gerçek durumu seçmenin gözünden kaçırma, gerekirse kendisine bugüne kadar destek vermiş seçmenin beklentilerini artık niçin karşılanmayacağını izah etmede “anlaşılabilir” bir gerekçe üretme peşinde olabilir. İktidar partisinin bir muhalefet partisi ile birlikte hareket etme kararı da, bu paragrafta belirtilen düşünceyi teyit eden bir durum olarak alınabilir.

Bakıldığında, dış politikaya/uluslararası ilişkilere dair konuların gündemde öne çıkmasına (çıkarılmasına) bağlı olarak adeta süreklilik kazanmış gerginliğin merkezinde ABD yer almış gibi(!) gözüküyor. Ancak bu süreç içerisinde gözden kaçırılmaması gereken bir başka husus daha vardır ki; o husus da, ABD’nin açıkça ve en yüksek perdeden hedef alındığı açıklamalarda aynı zamanda ABD ile birlikte çalışma ve yakınlaşma ifadelerinin yer alıyor olmasıdır.

Bu, uluslararası ilişkilerin doğasının bir gereği (yani normal bir durum) gibi görülmenin ötesinde, farklı bir durumdur. Çünkü iktidar partisi (ve kendisi ile birlikte hareket eden muhalefet partisi), ısrarla güney sınırlarından gelen Türkiye’ye yönelik ciddi tehdidi ABD ile ilişkilendirmekte, açıkça bundan ABD’yi sorumlu tutmaktadır. Hem ABD’yi bu şekilde açıkça yüksek perdeden sorumlu tutmak/göstermek, hem de ABD ile yakınlaşma yollarını aramak, normal sayılmanın ötesine geçen, ciddi bir çelişki ve samimiyetsizlik görüntüsüdür.

Bölgede iktidar partisine oy vermiş/veren seçmenin rahat olmasının, hala iktidar partisine bağlı gözükmesinin arkasında herhalde bu tablo vardır. Bölgedeki seçmenlerin iktidar partisi ile ilgili 15 yıllık deneyimlerinden şöyle bir çıkarsamada bulunmuş olabileceklerini düşünüyorum: “iktidar partisi ‘bağırır-çağırır’ ama, sonuçta hiçbir şey yapmaz/yapamaz, ABD’nin dediğine gelir, bunu Kobani olayları sırasında gördük…” Gezdiğim-gördüğüm yerlerde karşılaştığım hayatın olağan akışını ve canlılığı başka türlü izah edemiyorum ki; bu, aynı zamanda bölge seçmenindeki ABD algısının bir işareti olarak da görülebilir.

Ancak, bölgede artık Rusya da vardır. Ve Türkiye’nin bölgeye bakarken, “bir Rusya’yı” değil, şu “üç Rusya’yı” görmesi gerekir diye düşünüyorum. (i) Bölgeyi kendisi için oldukça değerli/stratejik bulan Rusya, (ii) ABD ile rekabet içinde (karşı karşıya) olan Rusya, (iii) ABD’deki son Başkan seçimlerine müdahale ettiği iddia edilen (yani ülkelerin iç politikalarını şekillendirme imkan ve kabiliyetine sahip olduğu anlaşılan) Rusya. Belirtilen bu hususlar, Rusya’nın da, tıpkı ABD gibi, sadece Türk Dış Politikası (bölgedeki durum) bağlamında değil, Türk İç Politikası bağlamında da dikkate alınması gereken bir faktör haline geldiğini düşünmeyi gerektirmektedir.

Yani eğer iktidar partisi dış politikadaki/uluslararası ilişkilerdeki hassas/kritik süreç üzerinden, gerçekte iç politika hedeflerini gerçekleştirme gayreti içinde ise; Rusya nedeniyle, bunun artık çok ta kolay olmayacağı açıkça görülebilmektedir. İktidar partisi hem kendisini dış politikada/uluslararası ilişkilerde bağlamıştır, hem de iç politikada işi bu kez oldukça zordur.

Bölgedeki seçmenin iktidar partisine bağlı görüntüsü, güvenilir bir görüntü değildir. Eğer iç politika ile dış politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkinin Türkiye örneğinde dış politika lehine belirleyici bir noktaya gelmiş olduğu kabul edilir ve bu çıkış noktası alınır ise; hem Washington’un, hem de Moskova’nın iktidar partisine güvenmemesi, Türk İç Politikasını derinden etkileme potansiyelini içeren çok önemli bir durum olacaktır. Seçmenin iradesi ile oynandığı ya da görmezden gelindiği veyahut istismar edildiği bir sürecin sonunda gelinen bu nokta, yani Türk İç Politikasına ilişkin olarak Washington/Rusya merkezli böyle bir yorumda bulunulması, çok acıdır…

Özetle; seyahatimden çıkan izlenimim; seçmenin ve Türkiye’de yerleşik yabancıların gözünün gerçekte iktidarda değil, iyi veya kötü ABD’de olduğu yönündedir. Herhalde önümüzdeki dönemde ABD’nin yanında Rusya, belki Çin de kendisini belli edecektir.

Bağımsız ve egemen bir ülkenin geldiği hale bakın…

Şahsıma çok ağır gelse de, ne yazık ki bunlar acı gerçekler…

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 20 Ocak 2018

 


KAŞIKÇI OLAYI: ARAP BAHARI SUUDİ ARABİSTAN İLE DEVAM MI EDECEK?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Kaşıkçı olayında gelinen nokta, Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldüğü (öldürüldüğü) ve Riyad’ın bunu açıklamaya hazırlandığı yönünde… Başkan Trump, böyle bir durumda, ABD’nin Suudi Arabistan’a “cezai” yaptırımlar uygulayacağını açıkladı. ABD ve Batı medyasında da, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Salman ile “balayı” döneminin sona erdiğine dair haber ve yorumlar yer

ÇİN’İN SURİYE (İDLİB) İLGİSİ, BÖLGE VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Geçtiğimiz haftalarda medyada eş zamanlı olarak yer alan Çin ile ilgili iki haber dikkat çekici bulunmuştur. Bunlar, Türkiye’nin “Çin atağından”[i] ve Çin’in Suriye’de sınırımıza çok yakın bölgeye (İdlib’e) asker göndereceğinden (konuşlandıracağından)[ii] söz eden haberlerdir. Türkiye’nin Çin’e açılacağını açıkladığı bir sırada Çin askerinin Suriye/İdlib’te konuşlandırılacağının gündeme gelmesi, Çin’in Ortadoğu’da sahaya inebileceği

SURİYE KRİZİNDE KRİTİK EŞİK: FIRAT’IN DOĞUSU…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bildiğim kadarıyla, ABD’nin Suriye’deki varlığı terörle mücadeleye ilişkindir ve IŞİD ile sınırlıdır. ABD liderliğindeki Koalisyon Güçleri, BM Güvenlik Konseyi’nin IŞİD ile mücadeleye dair kararı uyarınca Suriye’de bulunmaktadır. Bugün itibarıyla, Suriye’nin IŞİD’dan temizlenmesinde sona gelinmiştir. Fırat’ın doğusunda IŞİD kalmamıştır. IŞİD, Türkiye’nin da çabaları ile, Fırat’ın doğusundan temizlenmiştir. Peki, Fırat’ın doğusunda, terör

İSTANBUL’DAKİ PATRİKHANE NEYİN KİMİN NESİ?

 Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İstanbul’daki Patrikhane ile Yunan Ortodoks Kilisesi arasında kriz çıkmış… Nedeni, Yunan Danıştay’ının, üzerinde kiliseler olan anlaşmazlık konusu arazilerin ve bu durumdaki kiliselerde ayin düzenleme yetkisinin İstanbul’daki Patrikhane’ye ait olduğuna karar vermesi imiş[i]… Bu gelişme, önce hukuksal, sonra da siyasal açıdan son derece anlamlı ve önemli bir gelişmedir. Bilindiği üzere, Lozan

SURİYE KRİZİ “KRİTİK” DEĞİŞİMLERİ YAŞIYOR GİBİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ne dâhil Kürtler, Suriye’de IŞİD ile mücadelede sona gelinmesi ile birlikte, ABD’nin Suriye ilgisinin “yenilenmiş” ve ABD’nin daha kararlı gözüktüğünü; bunun, ABD’nin çekileceği endişesi ile Şam Yönetimi ile başlatılmış diyalogu zayıflattığını, görüşmelerin durma noktasına geldiğini; bunda, Şam Yönetiminin anayasada Kürtler lehine değişiklik yapmaya yanaşmamasının da payının olduğunu

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.