TSK’NİN YAPTIĞI İLE ABD’NİN SÖYLEDİĞİ: BAZI ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Sık sık karşılaştığımız açıklamalar; TSK şu kadar PYD/YPG’li etkisiz hale getirildi derken, ABD de PYD/YPG’yi destekliyoruz, verdiğimiz destek sürecek diyor… Türkiye, kendisinin ülke ve ulus bütünlüğünü hedef alan tehdit ile mücadele ediyor; ABD de, bu tehdide destek veriyor, bir anlamda tehdide arka çıkıyor. Türkiye, 1980’li yılların ortasından bu yana bölücü/ayrılıkçı Kürt hareketinin silahlı kanadını teşkil eden PKK terör örgütü ile mücadele ediyordu ve aradan geçen süre içerisinde ABD’nin bu terör örgütü ile bağlantısına dair ciddi resmi iddialar gündeme geliyordu. Bugün farklı gözüken, ABD’nin bu işlerin üzerindeki “örtüyü” daha önce bugünkü kadar kaldırmamış olduğudur. “Örtü” kalkmış, artık her şey daha aleni yapılıyor. Üstelik karşılıklı açıklamalardan, hem iplerin koptuğu, hem de bir meydan okumanın söz konusu olduğu izlenimi de çıkarılabilmekte…

Ankara, ısrarla PYD/YPG’nin, bölücü/ayrılıkçı Kürt terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olduğuna vurgu yaparken; Washington da, PYD/YPG’nin Suriye’de IŞİD ile mücadelede ortağı olduğunu söylüyor. Ankara, mecburen Suriye konusunda yüzünü Moskova’ya dönüyor… Ama,Moskova da PYD/YPG ile temas halinde… Ortada Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü hedef alan bölücü/ayrılıkçı bir tehdit var ve bu tehdit endişe verici bir mahiyet arz etmeye başlamış, Ankara, Washington’un, olmaz ise Moskova’nın kapısını çalıyor!… Kapısını çaldıkları, algıladığı tehdidin arkasındaki aktörler!…

İşin daha vahim tarafı, Türk yetkililerin; kamuoyuna yaptıkları açıklamalar üzerinden, açıkça ve/veya dolaylı olarak bu aktörlerin Türkiye’yi hedef alan bölücü/ayrılıkçı terör hareketine destek vermekle suçlamalarıdır. Niye vahim, çünkü uluslararası ilişkilerin de gerekleri, yerleşik hale gelmiş kuralları vardır ve bu kurallar, bu gibi durumlarda, muhataba karşı “tavır” almayı gerektirir. Bu tavır alınmıyor, üstelik hala kapısı “çalınıyor” ya da “talepçi olunuyorsa” uluslararası ilişkilerde ciddiyet zafiyeti söz konusu olur ki; bu, “güçsüzlük” kabul edilir, “vahim” sayılır.

İster iç olsun, ister dış olsun, her ikisinde de geçerli, politikada genel kabul görmüş bazı kurallar vardır. “Sonunu getirmeyeceğin işlere girmeyeceksin, gereğini yapamayacağın işleri açığa vurmayacaksın ya da arkasında duramayacağın sözleri söylemeyeceksin”, bu kurallardan biridir. Çünkü aksi, gücüne ve ciddiyetine halel getirir. Yani zayıf görünürsün, ciddiye alınmazsın… Ankara’nın bugün gelmiş olduğu nokta, yönetime/politikaya ilişkin bu genel kuralın ihmal edildiğine işaret ediyor. Yukarıda belirtildiği üzere ABD’nin artık Türkiye karşısında “örtüye” ihtiyaç duymaması bu bağlamda değerlendirilmektedir. Bugün itibarıyla, Rusya’nın gidişatının da bu yönde olduğu/olacağı düşünülmektedir.

Türkiye, eğer bölücü/ayrılıkçı terörle mücadelede ABD’nin ve/veya Rusya’nın desteğine ihtiyaç duyuyorsa, bazı şeyleri açıklamaktan veya söylemekten kaçınmak durumundadır. Yaparsın ya da bilirsin ama, açıklamazsın veya söylemezsin… Muhatapları yapılanlardan gerekli mesajı çıkarırlar (alırlar) ya da eldeki bilgiler “dolaylı”/”örtülü” yollarla muhataba sezdirilir… Her yönüyle “diplomasi” bunun için vardır.

Demokratik ülkelerde ülkeyi yönetenler güçlerini halktan alırlar. Halkın desteği onlara güç verir. Onların, sonunu getiremeyeceği, gereğini yapamayacağı ya da arkasında durmayacağı bir konuyu kamuoyu ile paylaşması, halk nezdinde güç ve itibar kaybetmelerine yol uçar. Ülkeyi yönetenlerin arkasındaki halk desteğindeki gerileme ise, sadece iç politika açısından anlamlı değildir. Eğer nüfusun ulusal güç unsurlarından biri olduğu hatırlanırsa, bu, dış politikada da ülke yöneticilerinin elini ciddi şekilde zayıflatacak bir husustur.

Uluslararası ilişkiler, devlet açısından, onun varlığı ve geleceği ile ilgilidir. Ve devletler, diğer devletlerle birlikte aynı çevre içinde yer alırlar, birlikte yaşarlar. Her şeye rağmen yaşamak için biri birlerinin varlıklarını dikkate alırlar; bu da, doğrudan ya da dolaylı, yakın ya da mesafeli ilişki demektir. Uluslararası sistemin doğasında yer alan hususlar, size yönelik tehdidin arkasında olduğunu bilseniz bile, o aktörle bu duruma “uygun” bir ilişki içinde olmanızı adeta emreder. Uluslararası ilişkilerin doğası böyle iken, sonunu getirmeyeceğiniz, gereğini yapamayacağız ya da arkasında durmayacağınız konularda kamuoyuna açıklamalarda bulunmak, muhatap aktörler ile olan ilişkileri sürdürülebilir olmaktan çıkaracaktır. Bu, ilişkilerde “kopukluk” ya da “diyalog eksikliği” anlamına gelecektir ki; bunun, yanlış anlamalara yol açmak gibi ayrıca çok ciddi sonuçları olabilecek bir boyutu da vardır. Yani algılanmakta olan tehdidi daha da büyütme riskini içermektedir.

Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde bugün geldiği nokta, bize göre, budur. Dış politikada mevcut olduğu değerlendirilen güvensizlik ve yalnızlık, daha vahim bir mecraya kayma sinyalleri vermektedir.

Bu noktada, akla ABD’nin 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, 1975 yılında, Türkiye için aldığı “ambargo” kararı ve Türkiye’nin bu karara verdiği cevap gelmektedir. Türkiye, ambargo kararına karşılık olarak, o zamanki anlaşmalar kapsamında adı “ortak kullanım tesisleri” olan TSK Tesislerinde ABD’nin iştirak ettiği müşterek savunma faaliyetlerini “askıya” almıştı. Türkiye, Soğuk Savaş yıllarında, Sovyet tehdidi altında olduğu bir sırada bunu yapabilmiştir. Ambargo, 1980 tarihli SEİA ile kalkmıştır ki, bu anlaşma halen yürürlüktedir. Türkiye’deki ABD askeri varlığı bu anlaşma kapsamındadır.

Hiç şüphesiz bu olayın üzerinden 40 yıldan fazla bir süre geçmiş ve koşullar, bu süre içerisinde ciddi şekilde değişmiştir. Küresel ve bölgesel dengeler değiştiği gibi, Türkiye’nin gücünde ve jeopolitik değerinde de bir değişim olmuştur. Bu değişimler sürmektedir. Bu bağlamda, Çin’in ABD karşısında yeni bir kutup olarak görülmesi ve orta/uzun vadede Rusya ile karşı karşıya gelebileceğinin düşünülmesi son derece önemlidir. Türkiye’nin Türk ve İslam Dünyalarının önemli bir parçası olduğu bir vakıadır. Değişen koşullara rağmen, Türkiye’nin hala önemli bir ülke olduğundan şüphe duyulmamaktadır. Yani karşı karşıya bulunduğu ciddi tehdit konusunda eli-kolu bağlı değildir, yapabilecekleri vardır.

Türkiye, geldiği noktada, öncelikle kendisini ve muhataplarını konu edinen güncel değerlendirmeler üzerinden, kendisinin ve muhataplarının zayıf ve güçlü yanlarını ortaya koyup, kendisinin güçlü yanlarını muhataplarının zayıf yanlarına karşı “uygun şekilde” kullanmayı öngören stratejiler üretmek ve uygulamaya koymak durumundadır. Ayrıca “çevresini” genişletmeyi, yeni “dostluklar” kurmayı, dolaylı-uzak-farklı etkileme unsurlarına sahip olmayı da düşünmelidir. Ve kaynaklarını ve ilgisini (yani ulusal gücünü) parçalayacak işlerden uzak durmalıdır.

Gözlemlerimiz, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerindeki bozulmanın geçen her gün biraz daha kendisini belli ettiği ve bu bozulmanın Türkiye’nin güç ve ciddiyet kaybetmesi yönünde olduğudur.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 11 Mart 2016


KAŞIKÇI OLAYI: ARAP BAHARI SUUDİ ARABİSTAN İLE DEVAM MI EDECEK?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Kaşıkçı olayında gelinen nokta, Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldüğü (öldürüldüğü) ve Riyad’ın bunu açıklamaya hazırlandığı yönünde… Başkan Trump, böyle bir durumda, ABD’nin Suudi Arabistan’a “cezai” yaptırımlar uygulayacağını açıkladı. ABD ve Batı medyasında da, Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Salman ile “balayı” döneminin sona erdiğine dair haber ve yorumlar yer

ÇİN’İN SURİYE (İDLİB) İLGİSİ, BÖLGE VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Geçtiğimiz haftalarda medyada eş zamanlı olarak yer alan Çin ile ilgili iki haber dikkat çekici bulunmuştur. Bunlar, Türkiye’nin “Çin atağından”[i] ve Çin’in Suriye’de sınırımıza çok yakın bölgeye (İdlib’e) asker göndereceğinden (konuşlandıracağından)[ii] söz eden haberlerdir. Türkiye’nin Çin’e açılacağını açıkladığı bir sırada Çin askerinin Suriye/İdlib’te konuşlandırılacağının gündeme gelmesi, Çin’in Ortadoğu’da sahaya inebileceği

SURİYE KRİZİNDE KRİTİK EŞİK: FIRAT’IN DOĞUSU…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bildiğim kadarıyla, ABD’nin Suriye’deki varlığı terörle mücadeleye ilişkindir ve IŞİD ile sınırlıdır. ABD liderliğindeki Koalisyon Güçleri, BM Güvenlik Konseyi’nin IŞİD ile mücadeleye dair kararı uyarınca Suriye’de bulunmaktadır. Bugün itibarıyla, Suriye’nin IŞİD’dan temizlenmesinde sona gelinmiştir. Fırat’ın doğusunda IŞİD kalmamıştır. IŞİD, Türkiye’nin da çabaları ile, Fırat’ın doğusundan temizlenmiştir. Peki, Fırat’ın doğusunda, terör

İSTANBUL’DAKİ PATRİKHANE NEYİN KİMİN NESİ?

 Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İstanbul’daki Patrikhane ile Yunan Ortodoks Kilisesi arasında kriz çıkmış… Nedeni, Yunan Danıştay’ının, üzerinde kiliseler olan anlaşmazlık konusu arazilerin ve bu durumdaki kiliselerde ayin düzenleme yetkisinin İstanbul’daki Patrikhane’ye ait olduğuna karar vermesi imiş[i]… Bu gelişme, önce hukuksal, sonra da siyasal açıdan son derece anlamlı ve önemli bir gelişmedir. Bilindiği üzere, Lozan

SURİYE KRİZİ “KRİTİK” DEĞİŞİMLERİ YAŞIYOR GİBİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ne dâhil Kürtler, Suriye’de IŞİD ile mücadelede sona gelinmesi ile birlikte, ABD’nin Suriye ilgisinin “yenilenmiş” ve ABD’nin daha kararlı gözüktüğünü; bunun, ABD’nin çekileceği endişesi ile Şam Yönetimi ile başlatılmış diyalogu zayıflattığını, görüşmelerin durma noktasına geldiğini; bunda, Şam Yönetiminin anayasada Kürtler lehine değişiklik yapmaya yanaşmamasının da payının olduğunu

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.