SUUDİ ARABİSTAN’DAKİ RAFİNERİ SALDIRISI: ARKASINDA İRAN MI, ABD Mİ?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Suudi Arabistan’da Aramco’ya ait iki rafinerinin saldırıya uğraması ve bu suretle ortaya çıkan petrol arzındaki daralma sonrasında, İran’ın adı öne çıkmaya, İran’ı bu saldırı ile ilişkilendirmeye yönelik çabalar devam ediyor. Önce saldırının Yemen’deki İran destekli Husilerin silahlı insansız hava araçları ile yapıldığı öne çıkmıştı. Ancak Husilerin elinde, menzil olarak, Yemen’den Riyad’ın kuzeyindeki Aramco tesislerine ulaşacak insansız hava araçlarının bulunmadığı yavaş yavaş kabul edilmeye başlayınca, saldırı, özellikle ABD tarafından doğrudan İran ile ilişkilendirilmeye başlandı. ABD, sanki Aramco tesislerine yapılmış saldırı İran tarafından gerçekleştirilmiş gibi, bir taraftan İran’a yönelik yaptırımları artırma kararı almış, diğer taraftan da Aramco tesislerine yapılan saldırının Suudi Arabistan’a yapılmış bir saldırı olduğunu açıklamıştır. Açıklamanın, Suudi Arabistan’ı İran’ın karşısına daha çok iteceği açıktır. Gelinen bu noktada anlamlı bulunan bir başka husus da, “Aramco demek, ABD demektir; saldırı ABD’ye yapılmıştır” şeklindeki yorum ve değerlendirmelerdir.

Bana göre, kritik soru şu: İran, ABD yaptırımları nedeniyle ciddi bir baskı/sıkıntı altında iken, böyle bir saldırıyı niye yapsın/yaptırsın? Bunda ne gibi çıkarı olabilir? Saldırı ile nasıl bir sonuç elde etmeyi düşünmüş olabilir? Ya da İran, saldırı ile birlikte kendisi karşısındaki ABD cephesinin daha da güçleneceğini görmüyor olabilir mi? Tahran, petrolünü satmakta zorlanırken, saldırı ile bu zorluğu aşabileceğini, saldırının İran’a bu imkânı vereceğini düşünmüş olabilir mi? Böyle bir düşünce, ne kadar kabul edilebilir ya da gerçekçi bulunabilir? Hiç de gerçekçi ve rasyonel gözükmemektedir.

Görebildiğim kadarı ile; kimse, ne terör örgütleri ve proxy unsurlar ile olan ilişkisi gözler önünde olan ABD’nin bu saldırının arkasında olabileceğini konuşuyor ne de saldırı ile Suudi enerji pazarında ortaya çıkan boşluğun ABD tarafından doldurulacağını, ABD’nin Suudi enerji pazarının üzerine adeta “çökeceğini” konuşuyor. Kim, bu ihtimali, tamamıyla dışlanabilecek bir ihtimal olarak görebilir? Bana göre, bu ihtimal, saldırıyı İran ile ilişkilendirmekten daha kabul edilebilir, gerçekçi görülmektedir.

Takip edenler hatırlayacaktır; epeyi bir zamandır, birçok yazımda ABD’nin gerçekte Suudi Arabistan’ı hedef aldığına işaret ediyorum. ABD’nin Suudi Arabistan’ı Arap Baharı ile tehdit ettiğine dair işaretler vardır. Başkan Trump’ın, Suudi Krallığının ABD’nin desteği ile ayakta durduğu, ABD’nin desteği olmadan birkaç haftada yıkılıp gideceği şeklinde diplomasinin yerleşik nezaket kuralları ile bağdaşmayan açıklamaları vardır. Bu açıklamalar ile eş zamanlı olarak, ABD’nin Ortadoğu’da askeri varlık bulundurmasının maliyetine Suudilerin çok yönlü katkılarını artırmaları çağrıları ve Riyad’ın bu çağrılara verdiği olumlu cevaplar vardır. Trump Yönetimi, ABD’nin Ortadoğu’daki varlığının maliyetine (para ve asker olarak) Suudilerin daha fazla katkıda bulunmasını istemekte; Riyad da, bu istekleri eksiksiz yerine getirmektedir. Bugün Dünyanın en büyük enerji üreticisi haline gelmiş olan ve enerji zenginliğine pazar arayan ABD, Suudi Arabistan’a göz dikmiştir, Suudi Yönetimi de bunun farkında olarak Washington gelen talepleri karşılamaktadır.

Dikkat ediniz, ABD’nin bugün sorun yaşadığı ve/veya karşı karşıya bulunduğu ülkelerin (bölgelerin) neredeyse tamamı enerji bağlamında öne çıkmış yerlerdir. Bu ülkeler/bölgeler, ya önde gelen enerji üreticisidirler (Rusya, İran ve Venezuela), ya önde gelen enerji tüketicisidirler (Çin, AB üyesi ülkeler) ya da coğrafi konumları enerji ulaşımı açısından kritik olan ülkelerdir/bölgelerdir (Yemen, Güney Çin Denizi, Türkiye, Irak ve Suriye). Suudi Arabistan, evleviyetle bu bağlamda görülen bir ülkedir. Çünkü Suudi Arabistan, ABD için en kolay ve düşük bir maliyetle erişilebilecek bir hedeftir. Niçin böyle görüldüğünü, iki temel hususa dayandırmak mümkündür. Birincisi, Suudi Arabistan’ın Dünyanın önde gelen enerji üreticisi ülkelerinden biri olması, enerji piyasasında ciddi bir pazara sahip bulunması ve coğrafi konumunun enerji ulaşımını kontrol açısından çok değerli olmasıdır. Yani Suudi Arabistan ABD’ye küresel enerji piyasasında önemli bir yer açma (sağlama) potansiyelini içermektedir. İkincisi de, ABD’nin, Suudi Arabistan’ın savunmaya ve güvenliğe dair imkân ve yeteneklerini yakından bilmesidir. Buna, Suudi Arabistan’ın üçüncü ülkeler ile olan savunmaya ve güvenliğe dair ilişkileri de dâhil görülmektedir. Öyle ki, Başkan Trump’ın arabuluculuk önerisinin gündeme gelmesi ile birlikte Keşmir konusunda Hindistan ile Pakistan arasında birden bire tırmanan gerginlik, ayrıca bu kapsamda da mütalaa edilebilmektedir. Çünkü Pakistan, uygun koşullu petrol karşılığında Suudi Arabistan’a savunma ve güvenlik desteği veren bir ülke olarak bilinmektedir. Yani ABD, hedefi, koşulları, bölgeyi iyi tanımaktadır ki; bu, amaca ulaşma açısından çok belirgin bir avantaj demektir.

Suudi Yönetimi, bu durumun farkında olsa bile, rafineri saldırısını ABD ile ilişkilendirmekten imtina edecektir. Aksi, Suudi Arabistan için felaketle sonuçlanabilecek bir sürece yol vermek anlamına gelecektir.

Bu belirtilenlere bağlı olarak, Aromco’ya ait iki rafinerinin saldırı neticesinde devre dışı kalması ile Suudi enerji pazarında ortaya çıkan boşluğun ABD tarafından doldurulacağı, ABD’nin Suudi enerji pazarının üzerine adeta “çökeceği” ihtimali öne çıkmaktadır.

ABD, bugüne kadar, hep “elin taşı ile, elin kuşunu vuran” ülke görünümünde olmuştur. Doğrudan bir ülkeyi karşısına alıp, tek başına hareket ettiği bir harekât akla gelmiyor. Belki Küba denilebilir ama, Küba krizinde de ABD’nin doğrudan ve açık askeri güç kullanımı söz konusu değildir. Onun içindir ki, ABD’nin Suudi Arabistan yaklaşımı (ve Aramco tesislerine yapılan saldırı) da böyle görülmektedir. Suudi Arabistan’ın Aramco rafinerilerine yapılmış saldırıyı İran ile ilişkilendirme, ABD’ye, hem Suudi Arabistan’a, hem de İran’a ilişkin hedeflerini en az maliyetle gerçekleştirme imkânı sunmaktadır. ABD, bu ilişkilendirme üzerinden, Suudi Arabistan’ı daha çok avcunun içine alacak, İran’ı da daha çok ülkenin karşısına iitip kendi liderliğindeki İran karşıtı cepheyi güçlendirmiş olacaktır.

Böyle bakınca, gerçekte hedefinde olmasına rağmen ABD’nin Suudi Arabistan’ı doğrudan ve açıkça karşısına almasına gerek olur mu?

ABD’nin doğrudan ve açıkça Riyad’ı karşısına alması, Sünni İslam Dünyasını karşısına almasına, hatta Tahran’ın ABD karşıtlığı ve İslam dayanışması paydasında Riyad’a yaklaşmasına, petrol ihtiyaçlarını Suudi Arabistan’dan (ve İran’dan) karşılayan ülkelerin desteğinden yoksun kalmasına yol açabilecektir. Bu, ABD’nin Suudi Arabistan’a yönelik harekâtının bütün maliyetini tek başına üstlenmesi anlamına da gelecektir ki; henüz enerji zenginliğini değerlendirip ekonomisini düzlüğe çıkaramamış olduğu için, ABD bunu yapabilecek ekonomik güçten de yoksun gözükmektedir.

Suudi Arabistan’ın ABD’nin hedefinde olduğu ve rafineri saldırılarının da bu kapsamda görülebileceği şeklindeki ihtimale bakarken, “11 Eylül” de hatırlanmalıdır. 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren toplam 19 kişiden 15’nin Suudi Arabistan vatandaşı olduğunu, bu nedenle saldırının Suudi Arabistan ile ilişkilendirildiğini ve Başkan Obama’nın bütün direnmesine rağmen 11 Eylül saldırılarının mağdurlarının Suudi Arabistan’ı dava konusu yapmasının önünü açan bir yasanın 2016 sonbaharında ABD’de yürürlüğe girmiş olduğunu da görmek gerekir. Başkan Obama, JASTA olarak bilinen (Justice Against Sponsors of Terrorism Act/Terörizme Destek Verenlere Karşı Adalet Yasası) yasayı önce imzalamayarak Kongre’ye iade etmiş ancak, Kongre’den çok yüksek bir çoğunlukla kabul edilerek tekrar önüne geldiğinde yasayı imzalamak zorunda kalmıştı. Söz konusu yasanın bu şekilde yürürlüğe girmiş olması, Amerikan kamuoyunun Suudi Arabistan’a bakış açısını yansıtması açısından son derece anlamlıdır. Bu noktada, daha yeni olan “Kaşıkçı olayı” da akla gelmekte ve bu olayın da Amerikan kamuoyunun Suudi Arabistan’a yönelik bu bakış açısını ayrıca beslediği kabul edilmektedir. Buradan, -görünenin aksine- Trump Yönetiminin Suudi Arabistan’a ilişkin yaklaşımının ciddi bir örtülü desteğe sahip olduğunu çıkarmak gerekir. Hatta 11 Eylül saldırılarından sonra hazırlanmış, intikam amaçlı Suudi Arabistan’a yönelik bir senaryonun hâlihazırda ABD tarafından oynanmakta olduğu bile düşünülebilir, bu da akla geliyor.

ABD, bugüne kadar genellikle “bir taşla, birkaç kuş vurmayı” becermiş, bu tür uyumlu senaryoları ile öne çıkmış bir ülkedir. Onun içindir ki, Suudi Arabistan’daki Aramco tesislerine yapılan saldırıya bakarken, (i) ABD’nin enerji pazarına olan ihtiyacını, (ii) ekonomisini düzlüğe çıkarmak için enerji zenginliğini bir an evvel değerlendirmek zorunda olduğunu, (iii) 11 Eylül saldırıları konusunda Amerikan kamuoyunun cevabi beklentilerini ve (iv) ayrıca öne çıkan/çıkarılan bu saldırı olayı ile birlikte, acaba ABD’nin angaje olduğu hangi eş zamanlı gelişmenin gündemin arka sıralarına itildiğini ve bu suretle gözlerden uzaklaştırıldığını da görmek ve/veya düşünmek gerekir. Acaba ABD aynı zamanda başka ne kotarmaya çalışılıyor olabilir? Bu, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi ile ilgili olabilir mi? Sıralanan bu hususlar, Suudi Arabistan’daki Aramco tesislerine yapılan saldırıyı ABD ile ilişkilendirmeyi kolaylaştırmıyor mu? İran ile bu tür bir ilişkilendirme yapılabiliyor mu?

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 19 Eylül 2019


TÜRKİYE: BEKA SORUNUNDAN SÖZ EDİLİRKEN BU NASIL BİR PROPAGANDA!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Uluslararası ilişkilerde güç çok önemlidir. Niye önemlidir? Çünkü ülke içinden farklı olarak, uluslararası ilişkilerde bu ilişkiyi her yönüyle düzenleyen hukuk kurallar yoktur ya da eksiktir, olsa bile bu kurallara uyulmasına nezaret edecek yaptırım gücüne sahip ülkeler üstü bir güç yoktur. Bu, uluslararası ilişkilerde geniş bir boşluğa yol açmakta;

TÜRKİYE: ERKEN SEÇİM Mİ DEDİNİZ? ERKEN SEÇİME BİR DE BÖYLE BAKINIZ…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Erdoğan’ın son ABD ziyareti ile birlikte Türkiye’nin bir erken seçim sürecine girdiğini düşünüyorum. Niye? İşte size, bende erken seçimi çağrıştıran bazı hususlar:

BARIŞ PINARI HAREKATI’NA ARA VERMEYE DAİR MUTABAKAT BELGESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in dünkü Ankara ziyaretinde ortaya çıkan “Barış Pınarı Harekâtı’na 120 saatliğine (5 günlüğüne) ara verme”ye dair Mutabakat belgesini, şu aşamada, ayrıntılı olarak değerlendirmeyeceğim. Barış Pınarı Harekâtı başlarken verdiğim bir söz var. O söze sadık kalacağım. En azından 120 saat sonrasını beklemekte yarar görüyorum. Ancak

ŞAM’A ŞU MESAJI DA VERMELİ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Medyada, Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle sığınacak yer (hami) arayan PYD/YPG’nin Şam Yönetimine yanaştığı ve bu yanaşmanın sonucu olarak Şam Yönetiminin Menbiç de dâhil Suriye’nin kuzeyine yöneldiği, Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği ifade ediliyor. Şam Yönetiminin PYD/YPG ile birlikte hareket etmesi, Türkiye ile Suriye arasında, 20 Ekim 1998’de imzalanmış

SURİYE KONUSU: ABD, GÜVENLİ BÖLGE VE TÜRKİYE İÇİN BİR ÖNERİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı I. Türkiye açısından Suriye konusunda belirgin bir hareketlilik var.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.