SURİYE’DE ABD İLE GÜVENLİ BÖLGE GÖRÜŞMELERİ “TAM GAZ” GİDİYOR AMA…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Bilindiği üzere, Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturulması konusu, Türkiye ile ABD arasında görüşülmektedir. Medyaya yansıyanlardan, bu görüşmeden çıkan ilk mutabakatın “ortak hareket merkezi” oluşturulması olduğu anlaşılmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturulması konusu bu mecrada iken; Türk medyasında, bugün, konu bağlamında dikkatimi çeken iki açıklama ile karşılaştım[i]. Açıklamalardan birincisi, “ABD’nin 3 planı”ndan birinin “PKK/YPG’yi İran’a karşı da hazırlıyor ve güçlendirme planıyla onları silahlandırıyor” şeklindeki açıklama idi. İkincisi de, Suriye’de güvenli bölgenin, bir öneri olarak, “Türkiye ile birlikte NATO’nun kontrolünde olması” şeklindeydi.

Önce birinci açıklamaya değineceğim. Bana gore, bu açıklama, şu soruyu kendi kendimize sormamızı ve cevabı üzerinde düşünmemizi gerektiriyor: “Ne demek, ABD, İran nedeniyle PKK’yı/YPG’yi güçlendiriyor?” Bu soru, bende aşağıdaki çağrışımlara yol açıyor.

– Bu açıklama ile, acaba, gerçekte ABD’nin YPG’yi silahlandırmasının Türk kamuoyunda doğurduğu tepkiyi aşağıya çekme amacı güdülmüş olabilir mi? Eğer öyle ise, bu kez de şu sorular akla geliyor: ABD’nin Türk kamuoyu nezdindeki imajı niçin düzeltilmeye çalışılıyor? Bu, ne anlama geliyor?

– Bu açıklama, ABD’nin YPG’yi silahlandırmasınının İran’a yönelik olduğuna işaret ediyorsa, o zaman, Türkiye’den en yetkili ağızların YPG’ye silah ve teçhizat taşıyan Tır’lar için ABD’ye ağır eleştiriler yöneltmesini nasıl anlamak gerekir? Türkiye, daha yeni, YPG’ye verilmiş silahların geri alınmasını ABD’den istemedi mi? Bu, ABD ile yapılacak görüşmenin konularından biri değil miydi?

– Bu açıklama ile, Kürt siyasetindeki Tahran’ı çağrıştıran KYP ve Goran olguları örtüşüyor mu? Bu siyasal olgular ortada iken, ABD’nin İran için YPG’yi silahlandırdığı ne kadar “kabul edilebilir” bir tez olabilir? Bu noktada, epeyi bir süredir yazıp söylediğim ABD ile İran arasında örtülü derin ilişki olabileceği “şüphesi”ne hiç girmiyorum bile!…

– Bu açıklama ile, Suriye konusundaki Astana sürecinde ifadesini bulmuş Ankara-Tahran birlikteliği örtüşüyor mu? Açıklamadan, ABD YPG’yi İran için silahlandırdığından Türkiye buna ses çıkarmamalı anlamı, çıkarılabilir mi, çıkarılmaz mı? Çıkarılabiliyorsa; bu, İran için ne anlama gelir ve Türkiye-İran ilişkilerini nasıl etkiler? Daha ilerisi, Moskova, bu işe nasıl bakar?

– Bu açıklama, ABD’nin, dün Irak’ta IŞİD ile mücadeleyi gerekçe göstererek Irak Kürtlerini (Peşmergeyi) güçlendirdiğini, bugün de Suriye’de İran ile mücadeleyi gerekçe göstererek bu kez Suriye Kürtlerini (YPG’yi) güçlendirme peşinde olduğunu çağrıştırmıyor mu? Önce Irak Kürtleri, şimdi Suriye Kürtleri… Haritaya bakıldığında bunun devamının “Kürt Koridoru” üzerinden Kürtlerin Doğu Akdeniz’e açılmaları, sırada bunun olduğu akla gelmiyor mu?

– Bu açıklamadan, ABD’nin, AKP ile birlikte Türkiye’nin dış politikada öne çıkardığı “Sünni İslam” kimliğinin farkında olarak, Türkiye ile İran arasındaki “mezhep farklılığa oynadığı” anlamı çıkarılmaz mı? Acaba Washington, Suudi Arabistan’ın yerine Türkiye’yi ikame peşinde olabilir mi? Daha açık bir varsayım ile; ABD’nin enerjipolitik bir yaklaşımla Suudi Arabistan’ı hedef aldığı ve buna bağlı olarak da, bir taraftan İslam Dünyası içindeki mezhepsel dengeyi Türkiye ile İran arasında yeniden bina etme, diğer taraftan da “Suudi Arabistan boşluğu”nun İran’ın işine yaramaması için Türkiye’yi İran’ın karşısına çıkarma peşinde olduğu düşünülebilir mi?

Birinci açıklamaya ilişkin olarak, elbette ki değinilecek başka hususlar da var. Bunların bir kısmı, önceki yazılarımda var ve burada yukarıda sıralanan hususlar ile yetinilecektir.

İkinci açıklamaya, yani Suriye’de güvenli bölgenin “Türkiye ile birlikte NATO’nun kontrolünde olması” şeklindeki açıklamaya geldiğimde, önce şuna dikkat çekmek isterim: Deniliyor ki; Suriye’nin kuzeyi konusunda, NATO ile yapılacak anlaşmanın hukuki zemini olacakmış, ABD ile yapılacak olanın böyle bir zemini olmayacakmış, bu nedenle söz konusu bölge Türkiye’nin ve NATO’nın ortak kontrolünde olmalıymış!..

Bu, hukuksal açıdan da, siyasal açıdan da, doğru bir gerekçe değildir. Niye? Çünkü en yetkili ağızlar, Türkiye’nin beka sorunu ile karşı karşıya olduğunu söylüyor, bu durumda NATO Antlaşması’nın 5. maddesi müşterek savunma mekanizmasının harekete geçirilmesini öngörüyor, fakat Brüksel’de Ankara’nın sesini duyan yok, var mı? NATO üyesi Türkiye için, NATO’nun “hukuksal zemini” harekete geçti mi? NATO, Türkiye’ye yardıma koştu mu? Hayır. O hukuki zemin bugüne kadar Türkiye için hareket geçmedi ve NATO üyesi ülkeler Türkiye’ye yardıma koşmadı… Aksine, NATO üyesi ülkeler, nasıl olduysa (!), Türkiye’de konuşlu Patriot bataryalarını da geri çektiler. NATO, bu!…

Bitmiyor!… NATO’nun hukuksal zeminini güvence olarak görenler ayrıca şunu da hatırlamalıdır: Bilindiği üzere, NATO Antlaşması “coğrafi” bir sınırlamayı da içerir: “Avrupa ve Kuzey Amerika”. Afganistan (ve de Suriye), bu sınırlamanın dışında kalır. Böyle olmasına rağmen, 9/11 olayından sonra (2001’de), sırf ABD istedi diye NATO Afganistan’a angaje olmuştur. Yani NATO, antlaşma hükümlerinin (hukuki zeminin) hilafına “alan dışına” çıkmıştır. NATO Antlaşması’nın içerdiği hukuki zemin de, işte bu!…

Ayrıca, uluslararası hukuk açısından, usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş her düzenleme, taraflar için bağlayıcıdır. Bu, ister NATO Antlaşması olsun, ister ABD ile Türkiye arasında yapılacak özel bir düzenleme olsun, hepsi için geçerlidir. Uluslararası bir düzenlemenin hukuki zemininin muhatabına güven verip vermemesi, “güç” olgusu bağlamında ele alınması gereken bir husustur. Yani Türkiye için, Suriye’nin kuzeyi konusunda, ABD ile veya NATO ile bir düzenlemeye gitmesi özde bir şeyi değiştirmemektedir; “hukuki zemin” bağlamında, arada bir fark yoktur.

Söz konusu iki açıklamaya yukarıda değindikten sonra,  Suriye’nin kuzeyine ilişkin gelişmeler bağlamında, ayrıca işaret etmek istediğim hususlara geçmek istiyorum.

Türkiye, bir bütün olarak Suriye’nin kuzeyindeki durumdan rahatsızdır. Ve bu rahatsızlığın etkisinde, uzunca bir süredir, “Fırat’ın doğusu”na operasyon yapmayı konuşmaktadır.  ABD, Menbiç konusunda, ne Fırat’ın doğusuna çekilmiş, ne de verdiği sözün arkasında durmuş iken; Türkiye’nin, bırakınız Menbiç’e operasyon yapmayı, Fırat’ın bütün doğusuna operasyon yapmayı gündeme taşıması düşündürücü bulunmaktadır. Bilindiği üzere, Türkiye ile ABD arasındaki görüşmelerden çıkan ilk mutabakat “ortak harekât merkezi” konusundaydı. ABD’den gelen açıklamada, “ortak harekât merkezi” mutabakatının “Suriye’nin kuzeydoğusuna” ilişkin olduğuna işaret edilmesi, yani Suriye’nin tüm kuzeyi için olmaması dikkati çekmiştir. Bunu nasıl anlamak gerekir? Fırat’ın doğusunda bir paylaşım mı var? Paylaşım durumuna bağlı farklı düzenlemeler mi söz konusu?

Medyaya yansıyanlardan ve birikime dayalı sezgilerden çıkarılan; Ankara’nın, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile birlikte hareket etme iradesine sahip olduğu…

Kimse, Irak’ın Çekiç Güç üzerinden bugün geldiği noktayı görmüyor!… Erbil’in Eylül 2017’de gerçekleştirdiği “bağımsızlık referandumu”nun ve “şimdilik” buzdolabında tutulan bu referandumdan çıkmış % 93’lük “evet” sonucunun içinde saklı olan Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik tehdidi hatırlamıyor!… Suriye’nin kuzeyi ile ilgili söz konusu gelişmelerin, Irak’ın kuzeyindeki gelişmelerin bir devamı olduğu görülemiyor!…

Türkiye’nin, Irak’ın kuzeyinden sonra, şimdi Suriye’nin kuzeyinde aynı şeye dâhil olmak istemesi niye?

Bir öz eleştiri yapmak ve hakkı teslim etmek gerekirse, Irak’ın bugün geldiği noktada Türkiye’nin de sorumluluğu vardır. Dün Irak’ın kuzeyi için yaptıklarını bugün Suriye’nin kuzeyi için yapması, Türkiye’nin sorumluluk yükünü bölgede ağırlaştıracaktır. Türkiye, bu sorumluluk yükünü uzun süre taşıyamaz; milli ve coğrafi bütünlüğünü korumada acze düşer. Niçin bu görülemiyor?

Kimse, Türkiye’nin Suriye konusunda ABD veya NATO ile yakın çalışmaya başlamasının, Şam, Tahran ve Moskova açısından ne anlama geleceğini merak etmiyor, sorgulamıyor? Eğer Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinden algıladığı tehdit ciddi, beka derecesinde ise, ortak akıl niye işletilmez? “Ortak akıl” işletilmediği için, Türkiye, dış politikada bugün bu noktadadır diye düşünülmez?

Unutmayınız ki; ülkeler (devletler) de canlı varlıklar gibidirler. Ülkelerin “ahını” almak niye!… Dün Irak’a, bugün Suriye’ye, yarın (Allah korusun) Türkiye’ye… Niye, bu Dünyanın bir “etme, bulma” dünyası olduğu görülemiyor; komşunun, uzaktaki akrabadan daha yakın olduğu hatırlanamıyor!…

Söz konusu açıklamalar, konuşulan “Kürt koridoru”nun şimdi “barış koridoru” olarak nitelendirilmesi ve daha başka gelişmeler (işaretler); Ankara’nın Suriye’nin kuzeyinde ABD ile güvenli bölge uygulamasına gitme iradesine sahip olmakla kalmadığını, Türk kamuoyundan ABD’ye tepki gelirse ABD’nin yerine alternatif olarak NATO’nun belirlediğini de söylüyor. Ben böyle anlıyorum. Anladığım ya da çıkardığım bir diğer husus da; farklı kollardan (kanallardan), Türk kamuoyunu Suriye konusunda ABD (olmazsa NATO) ile birlikte çalışmaya ikna etmeye yönelik “psikolojik” bir çabanın başlatılmış olduğudur.

Fakat ne yapılırsa yapılsın günümüzde artık hiç bir şey uzun süre gizli kalamıyor. Güneşi balçıkla sıvama çabası, dün de beyhude bir çabaydı, bugün evleviyetle…

Sonuç: Suriye’nin kuzeyinde ABD veya NATO ile güvenli bölge uygulamasına gitmede Türkiye’nin kalıcı ve güvenilir bir çıkarının olmadığı değerlendirilmektedir. Bu, Türkiye için, yeni sorunlar ile birlikte, mevcut sorunların ve sonuçta beka sorununun ağırlaşmasına hizmet edecektir.  Bu, güce boyun eğme olarak görülecektir. Milli ve coğrafi bütünlüğü çok yakından ve ciddi bir şekilde ilgilendiren böyle bir konuda, iç politikaya (oya) yönelik mülahazalar ile yaklaşılması düşünülemez bile…

Ankara’ya sesleniyorum: Yapmayınız, etmeyiniz. Bu ülkeye yazık etmeyiniz. Lütfen Suriye’nin kuzeyine ilişkin yaklaşımınızı bir kere daha tezekkür ediniz. ABD/NATO ile “müşterek” güvenli bölge uygulaması olmaz, olmamalıdır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 10 Ağustos 2019.

[i] Sözcü Gazetesi, 10.9.2019, s.1-12.


TÜRKİYE: BEKA SORUNUNDAN SÖZ EDİLİRKEN BU NASIL BİR PROPAGANDA!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Uluslararası ilişkilerde güç çok önemlidir. Niye önemlidir? Çünkü ülke içinden farklı olarak, uluslararası ilişkilerde bu ilişkiyi her yönüyle düzenleyen hukuk kurallar yoktur ya da eksiktir, olsa bile bu kurallara uyulmasına nezaret edecek yaptırım gücüne sahip ülkeler üstü bir güç yoktur. Bu, uluslararası ilişkilerde geniş bir boşluğa yol açmakta;

TÜRKİYE: ERKEN SEÇİM Mİ DEDİNİZ? ERKEN SEÇİME BİR DE BÖYLE BAKINIZ…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Erdoğan’ın son ABD ziyareti ile birlikte Türkiye’nin bir erken seçim sürecine girdiğini düşünüyorum. Niye? İşte size, bende erken seçimi çağrıştıran bazı hususlar:

BARIŞ PINARI HAREKATI’NA ARA VERMEYE DAİR MUTABAKAT BELGESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in dünkü Ankara ziyaretinde ortaya çıkan “Barış Pınarı Harekâtı’na 120 saatliğine (5 günlüğüne) ara verme”ye dair Mutabakat belgesini, şu aşamada, ayrıntılı olarak değerlendirmeyeceğim. Barış Pınarı Harekâtı başlarken verdiğim bir söz var. O söze sadık kalacağım. En azından 120 saat sonrasını beklemekte yarar görüyorum. Ancak

ŞAM’A ŞU MESAJI DA VERMELİ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Medyada, Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle sığınacak yer (hami) arayan PYD/YPG’nin Şam Yönetimine yanaştığı ve bu yanaşmanın sonucu olarak Şam Yönetiminin Menbiç de dâhil Suriye’nin kuzeyine yöneldiği, Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği ifade ediliyor. Şam Yönetiminin PYD/YPG ile birlikte hareket etmesi, Türkiye ile Suriye arasında, 20 Ekim 1998’de imzalanmış

SURİYE KONUSU: ABD, GÜVENLİ BÖLGE VE TÜRKİYE İÇİN BİR ÖNERİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı I. Türkiye açısından Suriye konusunda belirgin bir hareketlilik var.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.