SURİYE KONUSU: ABD, GÜVENLİ BÖLGE VE TÜRKİYE İÇİN BİR ÖNERİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

I. Türkiye açısından Suriye konusunda belirgin bir hareketlilik var.

Aynı zamanda iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı da olan Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, BM Genel Kurul çalışmaları için ABD’ye giderken, Suriye konusuna özellikle değinmiş, Fırat’ın doğusuna operasyon konusunda ABD’nin cevabının aranacağına işaret etmiş, bu konuda Eylül ayının sonuna kadar bekleneceğini, gerekirse Türkiye’nin tek başına Fırat’ın doğusuna operasyon yapacağını ifade etmiş, BM Genel Kurulu’na hitabında Suriye konusuna geniş yer vermişti. ABD’deki programı kapsamında yaptığı diğer konuşmalarda da, ABD ile yaşanan sıkıntılı sürecin aşılmaya başlandığı ve Türkiye’nin stratejik ortağının Rusya değil ABD olduğu vurgusunu yapmıştı.

Bu günlerde erken seçimi bir şekilde sıkça konuşur olan ana muhalefet partisi CHP, Suriye konusunda İstanbul’da bir uluslararası konferans düzenlemiş, iktidarı Suriye konusunda desteklediğini açıklamış, Türkiye’nin Şam Yönetimi ile diyaloga girmesi gerektiğini belirtmişti.

İsmi daha çok Kürt kökenli seçmenler ile anılan ve PKK terör örgütü ile ilişkili olduğu iddialarına konu olan HDP’den bir heyetin de ABD’de görüşmeler yaptığı medyaya yansımıştı.

II. Bu ve benzeri gelişmelerin doğurduğu havanın yol açtığı ilk izlenim, Türkiye’nin güvenli bölge uygulamasındaki ısrarının, salt milli ve coğrafi bütünlüğe yönelik ciddi tehdidi bertaraf ile sınırlı olmadığıdır. Güvenli bölgede ciddi bir imar-iskân faaliyetini içerdiği ve Türkiye’nin buı konuda belirgin bir hazırlığa sahip olduğu görülmüştür. Edinilen ikinci izlenim, Türkiye’nin bir erken seçim sürecine girme ihtimalinin zayıf olmadığıdır. Üçüncü izlenim, partilerin, Suriye konusu üzerinden bu muhtemel erken seçime yönelik olarak dış destek arayışına girmiş olabilecekleridir. İç siyasetin daha çok dış siyaset üzerinden yapılır hale gelmesi, Türkiye örneğinde “bu dış siyasetin” daha çok ABD ile ilgili olduğunun bilinmesi ve görülmesi, böyle bir izlenime yol açmaktadır.

III. ABD, bir taraftan Türkiye ile güvenli bölge uygulaması kapsamında takdim edilen adımları (kara/hava devriyesi, müşterek karargâh oluşumu gibi) atmakta, diğer taraftan da Türkiye’nin güvenli bölgeye ihtiyaç duymasına yol açan milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik tehdidi (PKK/YPG terör örgütlerini) açıkça beslemeye devam etmektedir.

Bu noktada, akla birçok husus gelmektedir. Birincisi, bugün Irak’ın kuzeyinde IKBY olarak yer alan yapının, yakın geçmişteki güvenli bölge uygulması ile ortaya çıkmış olmasıdır. İkincisi, Suriye’ye yönelik bugünkü güvenli bölge uygulamasına ilişkin olarak ortaya çıkmış kara/hava devriyesi ile müşterek karargâh uygulamalarının, Irak’ın kuzeyindeki güvenli bölge uygulamasını çağrıştırmasıdır. Başka bir ifade ile, Irak’taki güvenli bölge uygulamasında da bunlar vardı. Üçüncüsü, ABD’nin uzun yıllardır bölgede müstakil bir Kürt devleti ortaya çıkarma peşinde olması, bugüne kadar bu konuya her açıdan ciddi yatırım/harcama yapmış bulunması ve bu nedenle Suriye’ye ilişkin yaklaşımından vazgeçmesinin söz konusu olamayacağı, bunun beklenemeyeceğidir. Dördüncüsü, ABD’nin bu emelinden vazgeçmeyeceği bilindiği için ve Türkiye Suriye’nin kuzeyinden milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi bir tehdit algıladığı için, bugünlerde Suriye konusunda yaşanan güvenli bölgeye dair gelişmelerin, bu iki husus arasında bir orta yol bulmaya (Türkiye açısından en iyimser tahmin ile, gelişmelerin zamana yayılmasına) yönelik olabileceği çıkarsamasıdır. Ya da Türkiye açısından Suriye konusunun böyle bir mecraya kaydırılmak istendiğinin düşünülmesidir. Gerek Kürtler ile ilişkilendirilmiş olarak Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz’e açılacak koridor için daha önce “Kürt koridoru” vurgusu yapılırken bugünlerde “barış koridoru” ifadesinin kullanılması, gerekse güvenli bölge uygulaması bağlamında son günlerde “imar-iskân” konusunun öne çıkarılması, bu kayışın ya da kaydırma isteğinin işaretleri olarak görülmektedir.

Türkiye ile ABD’nin güç mukayesesi ve gerçekçi bakış açısı ışığında, eğer Türkiye Irak’ın kuzeyine ilişkin deneyimlerini de dikkat almak suretiyle “zamana yayma” kapsamında geçecek süre içerisinde ne yapacağını iyi bilir ve bu konuda hükümet değişikliklerinden etkilenmeyecek bir mekanizma oluşturabilirse, bu yol (yani Suriye konusunu zamana yayma), kısa vadede Türkiye açısından kabul edilebilir görülebilir. Türkiye Suriye’de ABD’yi karşısına alamayacağı için, zamana yayma, kısa vadede kabul edilebilir bulunabilir.

Türkiye bakımından, Suriye’nin kuzeyinden algılanan ve ABD ile ilişkilendirilebilen tehdidin büyüklüğü kadar olmasa bile, bugüne kadar yaşanmış olayların işaret ettiği, oldukça ciddi bir başka sorun daha vardır. O sorun da, özellikle iktidar ve ana muhalefet partilerinin iç politika için ABD’nin desteğini kazanma çabası içine girmeleri ve bu yolda her konuyu istismar edebilmeleridir. Bugün, bu konu, Suriye olabilir. Suriye konusunda ABD sıkıştırılarak ve/veya ABD’ye bir ortak çalışma zemini oluşturulabileceği mesajı verilerek, bunun üzerinden iç politikada ABD’nin desteğini arkasına almak… Türkiye açısından, Suriye konusunun zamana yayılmasının içerdiği bu riskin, asıl tehdidin mahiyetini ağırlaştırma potansiyeli çok yüksektir.

Bu noktada, akla gelen, yeni sayılabilecek bir gelişme var. O gelişme de, içinde bulunduğumuz Eylül ayının ilk haftasında, Yüksek Seçim Kurulu (YSK)’ndan bir heyetin, Rusya Merkez Seçim Komisyonu (MSK) tarafından düzenlenmiş bir konferansa katılmak üzere Moskova’ya gitmesi ve bu konferansın sonunda YSK ile MSK arasında karşılıklı olarak işbirliğini geliştirmeye yönelik bir protokolün imzalanmasıdır. Bunu anlamlı buluyorum. Çünkü bir taraftan ABD’ye Suriye konusunda verilmiş bir mesaj olabileceği, diğer taraftan da iç politikaya yönelik dış destek arayışının bir işareti olabileceği çağrışımlarına yol açmaktadır.

IV. Israrla vurgulansa da, ortada olan gerçekler (gelinen nokta), Suriye konusunun sadece Şam’ı ve Suriye halkını ilgilendiren bir konu olmaktan çıkmış olduğunu göstermektedir. Suriye, artık birçok açıdan, birçok ülkenin angaje olduğu bir konudur. Suriye için, 2011 öncesine dönme ihtimali gerçekçi bulunmamaktadır. Böyle bir ihtimal, ancak subjektif/duygusal bakış açılarının konusu olabilir.

Şam Yönetimi, Suriye’nin ülkesine hâkim değildir. ABD destekli, PKK terör örgütünün Suriye kolu YPG’nin belirleyici konumda olduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Suriye’nin % 30’dan fazlasının kontrolünü elinde tutmaktadır. Şam’a karşı mücadele eden, bir kısmının Türkiye tarafından desteklendiği sıkça gündeme gelen, ayrı bir güç olarak Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) vardır. İran vardır, Rusya vardır, Hizbullah vardır, İsrail vardır. Ve son şekli verildiği ileri sürülen bir Anayasa Komisyonu ve Suriye için konuşulan “konfederal” bir yapı vardır…

Rusya’nın ve İran’ın Suriye üzerinden bugün geldiği nokta, bu iki ülke lehine bölgesel dengeleri derinden etkilemiştir. Özellikle Rusya açısından bakıldığında, gelinen noktanın küresel dengeleri etkilemeye başladığı da görülebilmektedir. İsrail, Suudi Arabistan ve ABD, bu denge değişiminden en çok rahatsız olan ülkelerdir. Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Mısır için, ayrıca ve özellikle ciddi bir sığınmacı sorunu ortaya çıkmıştır.

V. Türkiye’nin Suriye konusundaki pozisyonu (durumu), yukarıda belirtilen ülkelerin hepsinden daha olumsuzdur. Çünkü Türkiye, hem bölgesel dengelerin değişmesinden ileri derecede olumsuz etkilenmiş, hem ciddi bir sığınmacı nüfusa ev sahipliği yapmak zorunda kalmış, hem de hemen güneyinden (Suriye’nin kuzeyinden) milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik (beka seviyesinde) yakın ve ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kalmıştır. Bu gerçekler nedeniyle, Türkiye’nin Suriye konusundaki yaklaşımının sadece güvenli bölge uygulamasından ibaret olması kabul edilemez. Bu olsa olsa, ABD nedeniyle, zorunlu bir ara çözüm olarak görülebilir. Türkiye için, güvenli bölge uygulamasını da içeren, geleceği dikkate alan daha kapsamlı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu çok açıktır.

Türkiye; (i) Kendisi aleyhine bozulmuş bölgedeki dengeyi, yeni koşullarda, yeniden sağlamak durumundadır. (ii) Suriye’nin kuzeyinden algıladığı tehdidi, bir an evvel bertaraf etmek, en azından kontrol altına almak zorundadır. (iii) Suriyeli sığınmacıları, ekonomik, politik ve güvenlik açılarından bir yük, risk ve endişe kaynağı olmaktan çıkarmak durumundadır. (iv) ABD’nin bölgede müstakil bir Kürt devleti ortaya çıkarma emeli ve bu emelin Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü tehdit eden bir mahiyet arz etmesi nedeniyle, hem ABD’ye olan bağımlılığını aşağıya çekmek, hem ABD’ye kendisi karşısında alternatifsiz olmadığını göstermek, hem de kendi öz savunma güçlerini geliştirmek zorundadır. (v). Bu nedenle, ne yapıp edip Suriye’deki durumdan ve bunun tetiklediği bölgedeki değişimden, içeride ve dışarıda güçlenmiş olarak çıkmak zorundadır.

Onun içindir ki, güvenli bölge uygulaması ile adeta “yatıp kalkar” hale gelmiş Türkiye’nin, dış politikada yeni açılımlara yönelmesine ihtiyaç vardır. Bunu, ABD’nin yerine Rusya’yı ya da Çin’i koymak şeklinde almak, Türkiye açısından bir şeyi değiştirmeyecektir. Madem “Dünya beşten büyük”, o zaman açılımları, bu büyüklükte aramak gerekir. Türk Dünyası ile ilişkilere bir heyecan katılabilir. Pakistan ve Suudi Arabistan, ABD’nin baskısı altındadır. Atak helikopterlerinin tesliminde yaşanan soruna rağmen, Pakistan ile daha ileri bir yakınlaşma içine girilebilir. Suudi Arabistan ile ilişkiler düzeltilebilir ve bu, münhasıran Pakistan üzerinden yapılmak suretiyle Ankara, İslamabad ve Riyad arasında anlamlı bir dayanışma sergilenebilir. İran’ın bu dayanışmaya kazanılması (dâhil edilmesi), en azından bu dayanışmadan rahatsız olmaması için çaba harcanabilir. Ankara da, İslamabad da, Riyad da, ABD ile sorunlar yaşayan ülke olduğu ve bu ortak payda üç ülkeyi dayanışmaya itmiş olacağı için, Rusya’nın da, Çin’in de, çoğu Avrupa ülkesinin de bundan rahatsızlık duyması beklenmeyecektir. Ancak bunun bazı ön koşulları vardır ve aşağıda bunlara işaret edilmiştir.

Bu noktada şu iki hususa özellikle işaret etmem gerekir. Birincisi, ABD’nin Kürtlere ilişkin emelinin tahakkuku Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünde küçülme/kayıp anlamına geldiği için, güvenli bölge uygulamasına ilişkin mevcut yaklaşımı, Türkiye’yi ABD ile karşı karşıya gelmekten kurtarmamaktadır, karşı karşıya gelişi zamana yaymaktadır, yani geciktirmektedir. İkincisi ise, eğer Türkiye ile ABD’nin karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz ise, güvenli bölge uygulaması üzerinden bunun geciktirilmesinin (zamana yayılmasının), Türkiye’nin aleyhine, ABD’nin lehine olacağıdır. Çünkü ABD, Trump Yönetimi ile artık toparlanma (güçlenme) sinyali vermektedir. Fazla görülmese de gerçekte izlediği enerjipolitik merkezli dış politikanın ABD’yi geçen her gün daha ileriye taşıyacağı, enerji zenginliğini istediği gibi değerlendirmesinin küresel politikayı yeniden ABD’nin hegemonyası altına sokacağı değerlendirilmektedir. İşaret edilen bu iki hususun, milli ve coğrafi bütünlüğünü korumada Türkiye için ne anlama geldiğini çok iyi düşünmek gerekir.

Kürtler nedeniyle Suriye konusu üzerinden ABD ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz, şimdi güvenli bölge uygulaması bunu geciktirecek (zamana yayacak) ve ABD giderek güçlenmeye başlamış ise, Türkiye, ileride ABD karşısında bugünden daha zayıf bir pozisyonda olacak demektir. Zamana yayma ABD’nin işine gelmiş olacaktır. Türkiye, hem bir bütün (ekonomik, güvenlik ve politik) olarak Suriye konusunun ağır maliyeti ile yaşayacak, hem de ileride bugünden çok daha güçlü bir ABD ile karşı karşıya kalacaktır. Bunu, bugünden görmek, Suriye konusunda güvenli bölge uygulaması ile yetinmemek ve ileriki günlere bugünden hazırlanmak gerekir.

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinden algıladığı ABD destekli tehdidi karşılamada güvenli bölge uygulaması ile yetinemez. İleriyi görmek ve ileriye bugünden hazırlanmak zorundadır.

Ankara-Riyad ilişkilerinin bugün itibarıyla oldukça sıkıntılı olduğu açıktır. Ancak Riyad’ın ABD’nin ağır baskısı altında olduğu da aynı şekilde açıktır. Washington, Suudi Arabistan’ın üzerine adeta “çöküp”, hem Suudi enerji pazarına ele geçirme, hem de Arap Yarımadası üzerinden küresel enerji trafiğine nüfuz etme peşindedir. Türkiye ve Pakistan, birlikte, bu durumu dikkate alarak Suudi Arabistan ile dayanışma içine girebilir. Suudi Arabistan’ın değerlendirilen mevcut durumu, buna imkân vermektedir diye düşünülmektedir. Türkiye, yukarıda belirtilen mülahazalar ışığında, ABD karşısında Pakistan ve Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmeyi, bu tür “üçlü” bir dayanışma mekanziması oluşturmayı tezekkür etmelidir.

Ancak bu önerinin, yukarıda da işaret edildiği gibi, Ankara ve üçlü mekanizma bağlamında, ayrı ayrı olmazsa olmaz ön koşulları vardır. Ankara için ön koşul; Ankara’nın rol çalma ya da ağabeylik/liderlik hevesine gem vurması, duygusallığı terk etmesi, bugüne değil ileriye bakarak adım atması, dengeli olması, istikrar göstermesi, çok-iddialı-yüksek perdeden konuşmaması, ketum olması, muhataplarına güven vermesidir. Yani dış politikada içine düştüğü yalnızlıktan ders almış olarak adım atması; olduğu gibi görünmesi ya da göründüğü gibi olmasıdır. Bu, bir taraftan Türkiye’ye içeride ve dışarıda güç katacak, diğer taraftan da üçlü dayanışma mekanizmasının hayat bulup gelişmesine imkân verecektir. Üçlü mekanizma için ön koşul da; üç ülkenin, sahip oldukları İslam kimliğini fazla öne çıkarmamalarıdır. Üçlü dayanışma mekanizmasını, Müslümanların topyekun karşı duruşu olarak göstermekten kaçınmalarıdır. Dayanışmalarını, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile ilişkilendirmemeleridir. Çünkü bunlar, üçlü dayanışma mekanizmasının “İslam-Batı çatışması” gibi yansıtılmasına, dolayısıyla ABD’nin güç ve destek bulmasına yol verir.

Bu ön koşullarla hayata geçirilebilecek üçlü dayanışma mekanziması, Dünyanın “beşten” büyük olduğunun gösterilmesine kapı aralayabilir, aralarsa doğal olarak mazlumları/mağdurları ABD karşısında kendine çekebilir.

Türkiye’nin içinde bulunduğu hassas duruma dikkat çekmek adına, bir kere daha ifade ediyorum; içerdiği imar-iskan boyut da dâhil güvenli bölge uygulaması, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi tehdidi ortadan kaldırmamaktadır, zamana yaymaktadır, Türkiye’nin görünür geleceği dikkate alan iyi düşünülmüş ve üzerinde çalışılmış ciddi dış politika açılımlarına ihtiyacı vardır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 30 Eylül 2019.

 


TÜRKİYE’NİN ÇEK CUMHURİYETİ’NE ATADIĞI BÜYÜKELÇİ VE ABD

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Egemen Bağış, Türkiye’nin Çek Cumhuriyeti (Çekya) nezdindeki yeni Büyükelçisi… Kamuoyunda ve Türk siyasetinde oldukça geniş yer bulmuş, tartışma konusu olmuş, bir atama… Bu, medyaya yansıyan haberlerden ve yorumlardan anlaşılabiliyor. Bu yazıda, önce kısaca bunun nedenine, sonra da işbu yazıyı yazmama neden olan, “küçük” gibi olsa da “benim

MÜNİH’İN HONG KONG’UN YERİNİ ALMASI ÖNERİSİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Hong Kong, daha önce Britanya Krallığı’na (İngiltere’ye) bağlı iken 01 Temmuz 1997 tarihinden itibaren Çin’e bağlı “özel yönetim” bölgesine dönüşen, bu tarihten itibaren “bir devlet, iki sistem” olarak ifade edilen bir yaklaşım ile Pekin tarafından “uzaktan” yönetilmektedir. Çin’in ana karasının bir parçasıdır. Hong Kong, Çin’in güney kıyısında yer

SUUDİ ARABİSTAN’DAKİ RAFİNERİ SALDIRISI: ARKASINDA İRAN MI, ABD Mİ?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Suudi Arabistan’da Aramco’ya ait iki rafinerinin saldırıya uğraması ve bu suretle ortaya çıkan petrol arzındaki daralma sonrasında, İran’ın adı öne çıkmaya, İran’ı bu saldırı ile ilişkilendirmeye yönelik çabalar devam ediyor. Önce saldırının Yemen’deki İran destekli Husilerin silahlı insansız hava araçları ile yapıldığı öne çıkmıştı. Ancak Husilerin elinde, menzil

SUDAN’IN DEVRİK-HAPİSTEKİ DEVLET BAŞKANI ÖMER EL BEŞİR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Bugünkü (10 Eylül 2019) Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında Sudan’ın devrik ve hapisteki Devlet Başkanı Ömer el Beşir hakkında bir haber var. “Nereden nereye” dedirten bir haber… Haber, ben de o kadar çok şeyi çağrıştırıyor ki… Bu yazı, bu çağrışımları konu edinen bir yazıdır. Haber, Sudan’ın devrik lideri Ömer

İSRAİL’İN IRAK’TA İRAN HEDEFLERİNİ VURMASI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İsrail’in, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer santralini hedef alan saldırılarından sonra, şimdi de Irak’taki İran hedeflerini vurduğu medyaya yansıyor. İsrail, bu yöndeki haberleri yalanlamıyor, dolaylı olarak teyit ediyor. Bu duruma bağlı olarak da, İsrail-İran çatışmasında yeni cephenin Irak mı olduğu (olacağı) soruluyor.[i] Haberde geçtiği üzere, İsrail’in Irak’a hava saldırısında

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.