SİYASAL KARAR VERİCİYE NATO KONUSUNDA “AÇIK” BİR UYARI VE ÖNERİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Aydın, hakkı teslim edendir. Siyasal iktidarın maruz ve mahrum bıraktıklarına rağmen, onun yaptıklarından eğri olana eğri, doğru olana doğru diyendir. Bunun içinde, yaklaşan bir tehlikeye işaret etme ve bu tehlikeyi savuşturması için siyasal iktidara öneri getirme de vardır. Bu yazı, böyle bir yazıdır.

Bu yazı, aynı zamanda, vatandaşı olmakla kıvanç duyulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve bir ferdi olmakla gurur duyulan Büyük Türk Milleti’ne karşı hissedilen sorumluluğun ve Türk Vatanına karşı duyulan derin sevginin de ifadesidir.

Bu yazı; uluslararası ilişkiler alanında çalışan, uygulamanın içinden gelmiş, bir akademisyenin, Türkiye dış politikada oldukça hassas/kritik bir süreçten geçmekte iken, birikimi, okuduklarından çıkardıkları ve sezgileri ışığında, NATO’nun Türkiye konusunda atma ihtimali bulunduğu değerlendirilen olumsuz bir adıma dikkat çekmeyi ve bu gelişme ortaya çıkmadan Türkiye’nin atmasında yarar görülen bir adımı, buna ilişkin öneriyi içerir.

Böyle bir uyarının ve önerinin, işbu yazı üzerinden kamuya açık olarak yapılması, yadırganabilir, doğru bulunmayabilir. Ancak, gerek yazının siyasal karar verici bağlamında muhatap olarak “yerini” bulması konusunda duyulan endişe, gerekse üçüncü kişiler nezdinde ortaya çıkabilecek yazarı ile ilgili muhtemel yanlış anlama ve istismar endişesi nedeniyle, “mektup” ya da  “yüz yüze görüşme” yoluna başvurulması tercih edilememiştir. Bu tercihte, aydının açık, doğru ve dürüst olma gereğinin payı da vardır.

İzleyen paragraflarda arz ve izah edilmiş hususlara bu mülahazalar ışığında yaklaşılması, ilgi duyacak yetkililerin ve okuyucuların takdirlerine maruzdur.

I. ABD Başkanı Donald Trump’ın etkisinde, NATO’nun, Ankara’yı dışarıda ve içeride sıkıntıya sokacak olumsuz bir karar alabileceği değerlendirilmekte, beklenmektedir.

Bunun temel nedeni, Türkiye’nin ABD’den (NATO da dâhil Batıdan) uzaklaşması, gelişmelerin ve konuşmaların aksine ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacının olması ve bu nedenle Türkiye’yi kontrolü altında tutmak istemesidir.

Türkiye’nin coğrafi konumu, Rusya ve İran karşısında ABD için önemlidir. Keza Suriye konusunda da Türkiye ABD için önemlidir. Kürtler, ABD için, (İran da dâhil) Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmenin anahtarıdır ve Türkiye, ABD için, bu anahtarın ele geçirilmesinin önünde engeldir. Keza ABD’nin NATO’yu Asya’nın kuzeydoğusuna (Çin’e ve Kore Yarımadasına) sürükleme ihtimali vardır ve Türkiye’nin Batıdan uzaklaşması, bu ihtimali zayıflatmakta, zayıflatmasa bile NATO’nun (ABD’nin) bu bölgede hatırı sayılır bir güç bulundurmasını zora sokmaktadır.

Trump Yönetiminin NATO’ya bakışı ile Brüksel ve Ankara ile olan sorunlu ilişkileri birlikte mütalaa edildiğinde, (Ankara-Brüksel ilişkilerindeki mevcut tabloya rağmen) AB’nin savunma ve güvenlik konularında Türkiye’yi de yanına alarak kendi yoluna gitmek isteyebileceği ihtimali belirmektedir. Bu, ABD’nin güç kaybetmesi ve Çin karşısında destekten yoksun kalması demektir ki; Washington’un buna tahammülü olmayacağı değerlendirilmektedir. Onun içindir ki; eğer Türkiye NATO üzerinden “hizaya getirilebilir” ise; ABD, hem Türkiye’yi, hem de AB’yi kaybetmemiş olacaktır.

II. Son dönemde Batı medyasında geçen Türkiye hakkındaki ifadeler, dikkat çekicidir. Bazılarının Türkiye’nin iç işlerine müdahale niteliğini taşıdığı, bilinçli ve “maksatlı” olduğu izlenimi edinilmektedir. İşte bazı örnekler: (i). Türkiye, militarist otoriter bir yönetime kaymaktadır. (ii). Bu kayış, NATO’nun kuruluş felsefesi ile bağdaşmamaktadır. (iii). Türkiye’nin Suriye’de Rusya ve İran ile birlikte çalışması ve Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi satın alması, NATO bağlamında, yanlıştır. (iv). NATO üyesi ülkeler, Türkiye ile olan siyasi ilişkilerini her zamanki gibi yürütmede zorlanmaya başlamıştır. (v). Hem İttifak üyesi ülkeler için, hem de Türkiye için, yani karşılıklı olarak, NATO Antlaşması uyarınca ihtiyaç duyulduğunda yardıma gitmeyi hayal etme giderek zorlaşmaktadır.

Bu ve benzeri ifadeler üzerinden, bu yönde bir kamuoyu da yaratılmak suretiyle, Türkiye baskı altına alınıp kontrol edilmeye çalışılmaktadır. Ve bu sürecin arkasında ABD’nin olduğu değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda, kamuoyuna yansımış en son gelişme, S-400 füzelerinin satıcısı Rus Rosoboronexpot şirketinin, ABD’nin Rusya’ya yönelik yeni yaptırımların kapsamına dâhil edilmiş olmasıdır ki; bu gelişmenin, Türkiye için kritik önemi haiz olduğu düşünülmektedir. Çünkü bu son gelişme sonrasında, Türkiye için, önce NATO üzerinden istenmeyen durumların ortaya çıkabileceği, arkasından da ABD’nin Türkiye’ye yönelik yaptırım/ambargo kararının gelebileceği değerlendirilmektedir.

III. Türkiye, ABD ambargolarına/yaptırımlarına “yabancı” bir ülke değildir. Bunların en büyüğü ve en çok bilineni, Türkiye’nin 1974 yılında gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında başlayan ABD ambargosudur. İzleyen dönemde, genellikle Güneydoğu ile ilişkilendirilmiş, münferit, örtülü ya da açık, daha küçük ambargolar da olmuştur. Ve Türkiye, bunların hepsinden üstesinden gelebilmiştir.

ABD’nin, gerek gerçekte Türkiye’ye ihtiyacı olması, gerekse kamuoyundan gelebilecek tepki nedeniyle, “doğrudan” Türkiye’ye yönelik bir ambargo/yaptırım kararı alması beklenmemektedir. ABD, önce NATO üzerinden böyle bir kararın “alt yapısını” oluşturacak (yani ilk hareket NATO’dan gelecek), daha sonra da ambargo/yaptırım kararı alacaktır diye değerlendirilmektedir. ABD, böylece NATO üyesi ülkeleri Türkiye konusunda “bağlamış” ve onların desteğini arkasına almış da olacaktır.

Bu, Türkiye’nin niçin NATO üzerinden bir adım atması gerektiği açısından, son derece anlamlıdır.

Ayrıca, hem “usulde paralellik” ilkesi vardır, hem de ABD için belirtilen gereklerin aynısı Türkiye için de geçerlidir. Yani, Türkiye de, hem ABD’yi doğrudan karşısına almamış, hem de kamuoyunu dikkate almış olacaktır. Üstelik Türkiye’nin, NATO’yu karşısına almasının üçüncü kişilere oldukça “anlaşılır” gelecek nedeni de vardır.

IV. Yukarıda arz ve izah edilen hususlar ışığında Türkiye için önerilen husus; NATO ile ilişkileri gözden geçirme kararlılığına işaret eden, ayrıntılı, aşamalı, “kriz çıkarma” olarak algılanabilecek, bir “eylem planı” hazırlanması ve bu hazırlığın “uygun şekilde” kamuoyu ile paylaşılmasıdır.

Eylem Planının temel çıkış noktası; Türkiye, uluslararası terörizmle mücadele etmesine ve (İttifak nezdinde ve Afganistan örneğinde ifadesini bulduğu üzere) uluslararası terörizmle mücadeleye ilişkin NATO yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmesine rağmen, NATO’nun Türkiye’ye yardım konusunda somut adımlar atmaması, “yarım” ve/veya “yerini bulmayan” sözler ile bu konudaki yükümlüğünü geçiştirmesi, Türkiye’yi uluslararası terörizmle mücadelede yalnız bırakmasıdır.

Eylem planı (yani Türkiye’nin tepkisi), önce NATO’daki bazı personelin geri çekilmesi, seçilecek ortak rutin faaliyetlerin askıya alınması, Türkiye’de yapılması planlanmış bazı ortak etkinlikler için güçlükler çıkarılması gibi bazı somut adımlar üzerinden dışa vurulabilir, ihsas edilebilir. Arkasından aşamalı olarak, ağırlaşacak adımlar gelmelidir. Ve nihai aşama olarak da, Türkiye’nin NATO’nun askeri kanadından çekilmesi düşünülmelidir.

Eylem planı bağlamında, Türkiye ile ABD arasında “NATO şapkası” altında yapılmış ikili anlaşmalar uyarınca ABD’nin halihazırda müşterek savunma faaliyetlerine iştirak ettiği TSK Tesislerinin en önemsizinden başlayıp TSK İncilik Tesisinde nihayet bulacak bir sıra ile, aşamalı bir şekilde, bu tesislerde NATO kapsamındaki faaliyetlerin geçici olarak “askıya alınması”, engellenmesi öngörülmelidir.

Dış politikaya ilişkin mevcut olumsuz tablo ışığında, Türkiye’nin, böyle bir çalışmaya ihtiyacı olduğu değerlendirilmektedir. Böyle bir çalışmaya başlanılmasının öğrenilmesi dahi, istenilen sonucu doğurabilecek, Türkiye üzerindeki baskı hafifleyebilecektir.

Böyle bir eylem planı hazırlanırken, kriz sürecinde, “NATO’nun, peki haklısın” diyerek Türkiye’ye yardıma gelmesi ihtimali de hesaba katılmak durumundadır. Bu bağlamda, bir taraftan NATO’nun ortak operasyon ilkeleri unutulmadan, Türkiye’nin nerede, nasıl, ne çapta bir yardıma ihtiyaç duyacağı üzerinde çalışılması gerekecek; diğer taraftan da, NATO’nun, Türkiye’nin muhtemel eylem planını boşa çıkarma amaçlı hamlelerinin nasıl savuşturulacağının belirlenmesine ihtiyaç olacaktır.

Hatırlanacağı üzere; Fransa, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılmış, 2009 yılında dönmüştü. Keza Yunanistan da, 1974 yılında ayrılmış, 1980 yılında yeniden NATO’nun askeri kanadına dönmüştü. Yani, “eylem planı” için, nihai aşama olarak öngörülen “askeri kanattan çekilme”; İttifak içinde örneği olan, geri dönüş yolu açık bir tepkidir.

V. Böyle bir eylem planının, uygulamaya konulması ve “uygun şekilde” kamuoyu ile paylaşılması, hiç şüphesiz bazı riskleri de içerebilecektir. Ancak Türkiye’nin dış politikada geldiği olumsuz nokta ve yaşadığı belirgin “yalnızlık” nedeniyle, bunun, Ankara’yı uluslararası ilişkilerinde biraz olsun rahatlatma potansiyelini içerdiği değerlendirilmektedir. Çünkü,

a. Türkiye’nin, hareket serbestisine sahip olduğu ve özgüveninin yüksek olduğu algısını doğurabilecektir.

b. Ankara’nın Moskova ve Tahran ile olan ilişkilerini gölgeleyen “güven” sorunu, anlamını büyük ölçüde kaybedebilecektir.

c. Türk ve İslam Dünyalarında Ankara lehine bir atmosfer oluşabilecektir. İslam Dünyasında, İran’ın ve Suudi Arabistan’ın bilinen nüfuzları, Ankara lehine, gerileyebilecektir.

d. Türkiye’nin NATO’ya tepkisinin Batıdan kopuş ya da Batıda ayrışma sürecine dönüşmemesi için ve Türkiye’ye olan ihtiyacı nedeniyle, ABD, Kürtler konusu da dahil, Türkiye’ye ilişkin yaklaşımını gözden geçirebilecektir.

e. Türkiye’nin bu suretle NATO’ya tepkisi NATO’yu kullanan AB’nin de güç kaybetmesi anlamına geleceğinden, son dönemde ABD’nin peşinden sürüklenmekten duydukları hoşnutsuzluğu daha sık dışa vurur olan AB için, Türkiye ile ilişkilerde yeni ve olumlu bir dönem başlayabilecektir.

f. Çin’in etkisinde uluslararası politikanın yeniden şekillendiği mevcut konjonktürde Türkiye’nin NATO’ya tepkisi, bu şekillendirmeyi de etkileyebilecek ve Türkiye bu şekillenmede daha uygun, daha itibarlı bir konuma kavuşabilecektir.

Türkiye’nin bir eylem planı üzerinden NATO’ya olan tepkisini ciddi ve somut bir şekilde ortaya koyması, hiç şüphesiz, erken seçimin konuşulduğu mevcut konjonktürde, iç politika açısından da anlamlı olabilecektir. Ancak bu çalışmanın konusu iç politika olmadığından, burada buna değinilmemiştir.

VI. Sonuç olarak; Türkiye’nin, güneyinden kaynaklanan ve, milli ve coğrafi bütünlüğünü hedef alan tehdit nedeniyle, beka sorunu ile karşı karşıya bulunduğu ve NATO’nun, bu sorunu aşmada Türkiye’nin yanında durmadığı sıkça ifade edilen bir husustur. Hatta beka sorunu olarak kendisini gösteren Türkiye’ye yönelik tehdidin arkasında İttifak üyesi bazı ülkelerin olduğu da açıkça dile getirilmektedir.

“Beka”, sorunun ciddiyetine/ağırlığına işaret eder ki; bu da, sorunun “sıradan” adımlar ile geride bırakılamayacağı anlamına gelir. NATO’ya (belirtildiği şekilde) ciddi ve somut bir tepki verilmesi suretiyle, ancak “sıra dışı” adımlar atılmak suretiyle geride bırakılabilecek bir sorundur.

Milli Mücadele, bir beka mücadelesi idi ve hiç şüphesiz bugünkü beka mücadelesi ile kıyas kabul edemez.

Ancak bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu beka sorunu bağlamında anlamlı çağrışımları vardır. Kararlı duruş ve kendine güven, özellikle önemlidir. Keza Milli Mücadelede, Batı karşısında 1917 Ekim Devriminin ürünü Moskova Yönetimi ile diyalog/yardımlaşma içinde olunması, Batı içindeki “rekabetten” istifade edilmiş olunması, diplomasinin o yıllarda “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” anlayışı üzerinden de işlemiş olması, ayrıca ortak etnik, dinsel, kültürel, tarihsel değerlerinden yararlanılmış olunması, bugünkü beka mücadelesi için anlamlı bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gelinen noktaya rağmen, hala güçlü bir devlettir. Bundan kuşku duyulmamaktadır. Ancak Türkiye için, bu gücün dışa vurumuna ihtiyaç vardır. NATO konusundaki söz konusu eylem planı, harekete geçirmek suretiyle bu gücün muhataplarınca yeniden fark edilmesine, dolayısıyla gereken caydırıcılığın sağlanmasına aracılık edebilecektir diye değerlendirilmektedir. Bu, sadece güneyde Suriye’den algılanan yakın ve ciddi tehdit için değil, doğuda İran’dan, Doğu Akdeniz’de birkaç açıdan ve birçok aktörden, Kıbrıs’ta Rum-Yunan ikilisinden, Ege’de Yunanistan’dan, Karadeniz’de yine birkaç açıdan ve birçok aktörden ve içeride bölücü/ayrılıkçı/dış destekli terörizmden algılanan tehdit için de anlamlı olacaktır diye düşünülmektedir. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları, yalnız başlarına, bu işlevleri yerine getirme potansiyelinden uzak bulunmakta ve söz konusu eylem planının hazırlanıp uygulamaya konulmasının belirtilen operasyonların değerini artıracağı, onları tamamlayacağı düşünülmektedir.

NATO üyeliği Türkiye için caydırıcılık işlevini yerine getirmiyorsa, üstelik müttefikleri Türkiye’ye yönelik tehditler ile ilişkilendirilebiliyorsa, NATO’ya ve NATO üzerinden “sözde” müttefiklere uygun bir cevabın verilmesinin zamanı gelmiştir.

NATO’ya yönelik olsa da, böyle bir eylem planının etkilerinin NATO ile sınırlı kalmayacağı açıktır.

Gecikme, bu yönde sonradan atılacak adımları anlamlı olmaktan çıkarabilir, fırsat kaçmış olabilir, bunlar pratiğe güç kaybı olarak yansıyabilir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 09 Nisan 2018

 

Anahtar Kelimeler: eylem planı,  NATO, 

“SURİYE ULUSAL ORDUSU”NUN BAŞINDAKİ İSİM NE YAPMAK İSTİYOR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’nun yeniden yapılanmasıyla ortaya çıktığı ifade edilen “Suriye Ulusal Ordusu”nun başındaki Albay Haitham Afisi, Londra merkezli Reuters’e bakın ne demiş: “Ulusal Ordu’ya tüm destek yalnızca Türkiye’den geliyor. Başka ortak devlet yok. Türkiye savaşçıların maaşlarının ödemesini yapıyor. Lojistik destek ve gerekli görülmesi durumunda silah yardımında bulunuyor.”[i]

ÇİN’DE HOŞNUTSUZLUK MU!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’de, bir “hoşnutsuzluk” dalgasının olduğu ifade ediliyor ve Çin Komünist Partisi’nin üniversitelerde ve araştırma enstitülerinde “vatanseverlik ruhunu” anlatması bununla ilişkilendiriliyor.[i]  Hemen aklıma geleni söyleyeceğim; tabirimi lütfen mazur görün ama, ya “öküzün altında buzağı aranıyor” ya da “Çin karıştırılmak isteniyor.” İkisinden biri…  Niye?

ABD’DEKİ GÜÇ KAYBI ASYA’NIN DOĞUSUNDA DA GÖRÜLÜYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk K.Kore’nin “nükleerden” arındırılmasına ilişkin olarak, K.Kore, G.Kore ve ABD arasında devam eden (üçlü) görüşmelerde, G.Kore’nin yaklaşımında değişiklik olduğu ve buna bağlı olarak görüşmelerin mecra ve yapı değişikliği gösterebileceği ifade ediliyor.[i]

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.