SAYIN DEVLET BAHÇELİ’NİN BUGÜNKÜ MHP GRUP TOPLANTISI KONUŞMASI ÜZERİNE

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin bugün (17 Ekim 2017 Salı) TBMM’de yaptığı Grup Toplantısı konuşması, önceki konuşmalarından -olumlu yönde- biraz farklı idi. Her şeyden önce, üzerinde durulan konular, hem daha önemliydi, hem de bu konulara değinişte daha bir ciddiyet vardı. Kamuoyunda “süslü” ya da “beylik” olarak nitelenen kelimelerin kulağa hoş gelen, ancak “siyaset yapma” bağlamında fazla anlamlı bulunmayan “kafiyeli” kullanımı, bu haftaki konuşmada fazla yer almamıştı. Duygusallığın, hamasetin, “çirkin” bulduğum ifadelerin “dozu” aşağıya çekilmiş gibiydi. Fakat yine de “aşağılık duygusuna sahip kişiler”, “tufeylilik”, “köksüzlük”, “haysiyetsizlik”, “iki ayaklı Kırım Kongo keneleri” gibi MHP’ye yakıştırmakta zorlandığım bazı ifadeler vardı. Yani son birkaç haftanın konuşması ile karşılaştırıldığında, siyaset yapma, siyasal parti kimliği ve bir siyasal partinin genel başkanı olma açılarından, daha kabul edilebilir bir konuşmaydı. Daha önceki değerlendirmelerimde yer alan, milliyetçi duruşu çok belirgin bir sivil toplum kuruluşu ve o sivil toplum kuruluşunun genel başkanı algısını, bu haftaki konuşmada edinmedim. Bu haftaki konuşmada, “eğitim” ve “Kerkük” konularına ağırlık verilmişti. Ayrıca, terörizm konusuna ve bu bağlamda, başta Irak ve Suriye olmak üzere bölgenin durumuna, ABD ile ilişkilere, özellikle vize krizine de değinmişti.

Konuşmayı dinledikten ve daha sonra tam metnini okuduktan sonra ortaya çıkan ayrıntılı görüşlerim müteakip paragraflarda sunulmuştur.

Sayın Devlet Bahçeli, bu haftaki konuşmasında, isabetli ve ağırlıklı bir şekilde eğitim sistemine değinmiştir. Konuşmasında yer alan “milli nitelikli eğitim sistemi” ifadesi ile şu cümleler, gerçekten önemlidir. “Milli eğitimdeki pürüz ve badireler, sürekli derinleşen çelişki ve çarpıklıklar, sadece bugünümüzü değil, geleceğimizi de riske atmaktadır. … Tutucu önyargılardan, taassubun zifiri karanlığından, köleci mantık ve mensubiyet bunalımından kurtuluşun reçetesi eğitim ve öğretimin niteliğinde gizlidir. … Dün, bugün ve yarın ölçeğinde kuracağımız denge ve milli hassasiyetle eğitim alanındaki beklentileri azami seviyede karşılamalıyız. … Bilinmelidir ki, milli eğitim istikbal demektir. Bunun yanında milli eğitim istiklalin güvencesidir. İstikbalimizi tesadüflere nasıl ve ne hakla teslim ederiz? İstiklalimizi tartışmalı ve bulanık hale nasıl sokarız? Bu itibarla milli eğitim sistemindeki karmaşa acilen çözülmelidir. … Yaşadığımız onca kriz, maruz kaldığımız onca sıkıntı ve açmaz aslında milli eğitim sistemindeki zafiyetlerden türemiş, zayıflıklardan üremiştir. … Elbette her hükümetin, her siyasi iktidarın bir eğitim politikası, bu çerçevede hedefleri vardır. … Ancak her bakan değişikliği yeni bir politikaya kapı aralıyor, farklı bir uygulamaya ortam açıyorsa, durup düşünmemiz de kaçınılmazdır.” Konuşmanın, TEOG’un kaldırılması ve yükseköğretime giriş sınavındaki değişiklikler ile ilişkilendirilmesi isabetli olmuştur. Konuşmada, iktidara uyarı niteliği taşıyan ve çözüm içeren ifadeler de vardır. “Milli eğitim sistemindeki arayışlara artık geniş bir mutabakatla son verilmelidir. … Sürekli sistemle oynamak mahsurludur. … Milli eğitim alanında, görevdeki bakanın değil, hükümetin politikası vardır ve önemli olan da budur. … Artık milli eğitim sistemindeki ağırlaşan meseleleri istikrarlı, kalıcı, kapsayıcı bir şekilde ele alıp, uzlaşmanın imkânlarından faydalanarak gidermek asıldır, acildir, elzemdir. … Ülkemizde yükseköğretime geçiş sistemi üzerinde artan bir talep baskısı vardır. Bunu görüyoruz. … Radikal adım atmanın, milli bir anlaşma ve kucaklaşmayla yükseköğretime geçiş sistemini kökünden düzeltmenin ve düzenlemenin tam zamanıdır. … Hükümete bizim teklifimiz şudur: Gelin üniversite sınavını tamamen kaldıralım. Gelin lisans, yüksek lisans, doktora eğitimlerinin önündeki bariyerleri birer birer yıkalım.”

Sayın Devlet Bahçeli’nin eğitim konusundaki açıklamaları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Konuşmada, 2009 yılında güncellenmiş Parti Programından (“Orta öğretim; program türünü esas alan, yatay ve dikey geçişlere imkân veren, çağdaş rehberlik ve yönlendirme hizmetiyle üniversite sistemine etkin geçişi sağlayan bir yapıya kavuşturulacaktır.”) ve 2015 yılı Seçim Beyannamesinden (“Üniversite giriş sınavı kaldırılacak, bunun yerine, ilköğretim ve orta öğretimde etkili bir yönlendirmeye bağlı olarak, uygulanacak müfredat ile orta öğretim başarısını ve orta öğretim sonunda yapılacak “Olgunlaşma sınavını” esas alan ve fırsat eşitliğini ve adaleti gözeten üniversiteye geçiş sistemi uygulamaya konulacaktır.”) alıntılar verilmek suretiyle, kamuoyuna, MHP’nin eğitim konusunda bir hazırlığa sahip olduğu mesajı da verilmiştir.

Konuşmada, Türkiye’de ve Dünyada yükseköğretime dair, “güncel” nicel ve nitel bazı rakamlara da yer verilmiştir ki; bu da yine MHP’nin ciddiyetine ve konular hakkında bir hazırlığının olduğuna işaret eden, önceki birkaç konuşmada görülmeyen olumlu bir durumdur.

Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasında, gençleri “kazanmaya” yönelik önemli ifadeler de vardı. “Türk gençliği akıllıdır, ahlaklıdır, çalışkandır, imanlıdır, inançlıdır; fırsat verilsin dünyayı yerinden oynatacak irfan ve iradeye sahip olduğunu gösterecektir. İhanete karşı mızrak arıyorsak, Türk gençliği yanımızdadır. Rezalete karşı yürek istiyorsak, Türk gençliği hazır beklemektedir. İşgale karşı, istilaya karşı çelik gibi bir kuvvet, yiğit bir fişek istiyorsak Türk gençliğine bakmamız kâfidir. İmkânsızlıklara direnen Türk gençliğinin önündeki engelleri kaldıralım. Türk gençliğine inanıyorum, hepsine güveniyorum.” ifadeleri, bu bağlamda anlamlı ve isabetli bulunmaktadır. Eğer seçmen yaşının 18 olduğu, halen çok sayıda gencin (seçmenin) “üniversiteye girememenin baskı ve stresini yaşadığı”, 2017 yılında üniversite giriş sınavına başvuran genç (seçmen) sayısının “2 milyon 266 bine ulaşmış” olduğu ve bugün Türkiye’de “yedi milyon sınırını aşmış” üniversite öğrencisi (seçmen) gencin bulunduğu hususları dikkate alındığında, Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasının eğitim ile ilgili bölümü, “siyaset yapma”, “siyasal parti kimliği” ve “bir siyasal partinin genel başkanı” olma açılarından, yerinde ve isabetli olmuştur.

Fakat eğitim konusundaki açıklamaların eksik bir yanı vardı. O da, üniversite kontenjanların artık dolmadığı, boş kaldığı ve bunun gençlerin üniversiteye olan ilgilerinde bir gerileme olarak yorumlandığıydı. Hatta YÖK Başkanlığı, birkaç ay öncesinde, bu durumu bir anket konusu bile yapmıştı. Öğrenciler, niye müracaat etmiyordu, bir tercih yapmıyordu?  Konuşmada,Son yirmi yıl içinde mezun sayısı 3,5 kat oranında yükselmiştir. … Üniversite mezunu evlatlarımızın yüzde 35’i işsizdir.” ifadeleri kullanılmış iken; bu ifadeler, belirtilen durum ile ilişkilendirilmemiştir. Bu, bir eksikliktir. Ve Balgat’ta bu konuyu takip edenlerin, ne kadar takip ettiklerine işaret eder.  Çünkü üniversite eğitimi, salt ekonomik ve politik yansımaları olan bir konu değildir. Üniversite eğitimi, ulusal gücün demografik unsuruna değer katan bir boyuta da sahiptir. Onun içindir ki, gençlerde baş gösteren üniversite “ilgisizliği” önemli bir konudur. Ve MHP, iktidara hazırlanan bir muhalefet partisi olarak, eğitim konusuna ilişkin hazırlığında bu konuyu dikkate alarak güncelleme yapmak durumundadır.

Üniversiteye girişe ilişkin yeni sınav sisteminin açıklanmasından sonra, MHP Grup Başkan Vekilinden gelen “Böyle rezalet görülmedi” açıklaması hatırlandığında; Sayın Devlet Bahçeli’nin bu haftaki konuşmasında eğitime verdiği ağırlık ve söyledikleri, Grup Başkan Vekilinin açıklamasını “fevri“ olmaktan çıkarmakla kalmamış, beslemiştir.

Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasında geçen “Beka mücadelesinde sonuna kadar omuz omuzayız. Bunda en küçük tereddüt yoktur. Zalimlere karşı aynı noktadayız, aynı çizgideyiz. Bunda da şüphe yoktur.” ifadeleri ile, MHP’nin “iktidara yakın duruşunun” sınırları konusunda kamuoyuna/seçmene mesaj niteliğindedir. Bu, “MHP bu konular dışında iktidara yakın durmuyor.” anlamına da alınabilir. Böyle bakıldığında, bu ifadeler, Balgat’ın MHP’ye yönelik eleştirilerin farkında olunduğu anlamına da olabilir. Ancak iktidar nezdinde “MHP’nin duruşu” ile ilişkilendirilen bu sözlerin, bu konudaki algıyı ortadan kaldırmaya yetmediği/yetmeyeceği de açıktır. Niye öyle olduğunun bazı nedenleri müteakip paragraflarda sunulmuştur.

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında, “Somali’nin başkenti Mogadişu’da 14 Ekim günü resmen bir katliam yaşanmıştır. Bomba yüklü bir aracın patlatılması sonucunda 200’e yakın insan hayatını kaybetmiş, yüzlercesi de yaralanmıştır.” ifadeleri ile Afrika’nın bu ülkesindeki terörizmi kınaması, bana “manidar” gelmiştir. Çünkü Afganistan’da, Pakistan’da, Güneydoğu Asya’da, Afrika’nın başka ülkelerinde de benzer büyüklükte terör olayları sıkça meydana gelmektedir. Ve hatırladığım kadar ile, Balgat’tan bunlara ilişkin bir açıklama gelmemişti. Bu nedenle, manidar bulunmuştur. Mesaj kimedir sorusu akla geliyor. Bu, şu açıdan, bir başlangıç mıdır? Bundan sonra, o ülkelerdeki terör olaylarına ilişkin olarak da MHP’den benzeri açıklamalar mı yapılacaktır? Eğer açıklamanın gerisinde kamuoyunun bilmediği bir husus yok ise; bu tür bir konuşmada, bu tür bir konuya yer verilmesi, siyasal partilerin gözetmesi gereken “iletişim” esasları ile bağdaşmamıştır. Yani “siyaset yapma” anlayışı adına iyi bir işaret değildir.

Sayın Devlet Bahçeli’nin, konuşmasında, terörizm konusunda ve bu bağlamda, başta Irak ve Suriye olmak üzere bölgenin durumuna, Kerkük’e ilişkin olarak söyledikleri, içerik olarak doğru tespitler olmakla birlikte; kamuoyunda kaç haftadır dile getirildikleri ve artık çok iyi bilindiği için, “siyaset yapma” anlayışı bakımından fazla anlamlı bulunmamıştır. Hala 25 Eylül’deki Erbil merkezli bağımsızlık referandumundan, aynı minvalde Barzani’den ve Kerkük’ten söz edilmektedir… Konuşmanın bu bölümüne, yine duygusallıkta ve hamaset hâkimdir ve dile getirilenler, kamuoyunun gördüğü, az-çok bildiği hususlardır… Bu tür bir konuşmada buna gerek var mı? Söylenenleri, MHP milletvekilleri de dâhil, konuşmanın muhatabı olan hemen herkes bilmektedir. Bu tür konuşmalarda önemli olan, muhatapların (yani milletvekillerinin ve kamuoyunun) bu konuşma üzerinden “ceplerine ne koyup götürdükleridir.” İfadelere baktığım zaman, muhatapların ceplerine koyup götürecekleri bir şey olmadığını değerlendiriyorum.

Beklerdim ki Balgat’taki ekip, Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasına bu konuda şu iki hususu koysun: Birincisi, 25 Eylül’deki bağımsızlık referandumu öncesinde PKK terör örgütü militanlarının Kerkük’e konuşlandırılmasına ses çıkarmayan Bağdat Yönetiminin, şimdi bunu niye gündeme getirdiği ve bunu “savaş ilanı” saydığıdır. Kerkük konusu Türkiye için önemli ve bölgedeki durum endişe verici ise, bunun sorgulanması gerekmez mi? Bir ay içinde ne değişmiştir ya da ne “netleşmiştir” ki, Bağdat PKK terör örgütünü hatırlamıştır? Sayın Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle eğer MHP “Türkiye’nin son siperi, son kalesi” ise, eğer MHP bir muhalefet partisi ise; MHP’nin biraz “şüpheci” olup bu değişikliği sorgulamak suretiyle iktidarı uyarması ve ona atacağı adımlarda dikkatli olmaya çağırması gerekmez mi? İkincisi biraz daha önemli. Erbil’in 25 Eylül’de bağımsızlık referandumuna gideceği Haziran ayı başında belli, referandum 25 Eylül’de yapıldı, Cumhurbaşkanı (ve AKP Genel Başkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan Ukrayna-Sırbistan seyahati sırasında 12 Ekim’de gazetecilere hala Erbil’e karşı ne/neler yapılacağını anlatıyor… Daha yeni MGK Toplantısından ilk ciddi önlem çıktı; o da görünen/duyulan “sadece” hava sahasının Erbil’e kapatılması!… Bir taraftan “büyük” devlet yaklaşımı, diğer taraftan “Türkiye/Kerkük sevdası” aklıma geliyor. Doğrusu; Erbil Haziran (2017) başında 25 Eylül’de referanduma gitme kararı aldıktan hemen sonra, Türkiye’nin (iktidarın) oturup A, B, C. D… planlarını hazırlaması, önce referandumu önleyici planları yürürlüğe koyması, bu planlarda amaca ulaşılamaz ise diğer planları devreye sokması değil midir? Medyada devletin alacağı karşı önlemler olarak geçen önlemlerden acaba ne kadar hayata geçirilmiştir? MHP’nin buna bakması gerekmez mi? Eğer devletin “bekası” söz konusu ise, devlet çarkının buna göre işletilmesi beklenmez mi? Konuşmada, Erbil’in bağımsızlık referandumu konusunda bir çok şey söyleniyor ama, iktidarın devlet çarkını iyi işletip işletmediği konusunda tek söz yok. Balgat’ın, iktidarın devlet çarkını iyi işlettiği görüşünde midir?

Görünen bunlar iken, “Türkiye’nin son siperi, son kalesi” olarak gören MHP, Erbil konusunda kamuoyunun bildiklerini tekrarlıyor. “Ne oluyor, ne yapıyorsunuz” diye iktidarı, devlet çarkını iyi/etkili işletmesi yönünde uyarıda bulunmuyor. Kamuoyunun beka konusundaki endişesini dile getirmiyor. Kamuoyundaki konuya ilişkin hissiyata “tercüman” olmuyor.

Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasında, ilerleyen bölümlerinde, “Dış politikada dengeymiş, ne dengesi, neyin dengesi, ortada denge mi kaldı? Kimseyi ürkütmemek, kimseyi rahatsız etmemek lazımmış. Ama Türk milletini önüne gelen rahatsız ederse, buna da aldırmamak, bunu da büyütmemek gerekiyormuş. Beyzadelerin rahatı nasıl olsa hiç kimsede yoktur. Kendilerini yalılarda, boğaz manzaralı konutlarında, işbirlikçi yabancı dostlarının dizinin dibinde emniyete almışlardır.” ifadeleri vardır. Ancak bu ifadeler, iktidarı değil, kamuoyundaki ifadeyle “yandaş medyayı/kalemleri” hedef alan ifadelerdir. Sanki Türk Dış Politikasında “kalmamış” dengenin tek sorumlusu “yandaş medya/kalemler”!… MHP, niçin demek istediklerini doğrudan iktidarı zikrederek söylememektedir? Bir muhalefet partisinden beklenen, demek istediklerini doğrudan iktidara söylemek değil midir? Bu, siyasal parti olmanın bir gereği değil midir?

Kaldı ki, nasıl “Türk basının milliyetçi yayın organları” varsa, Türk basınında “başkalarının” da yayın organı olacaktır. Bu, eşyanın tabiatındadır ve gerçek demokrasilerde bütün medyanın olaylar karşısında benzer duruş sergilemeleri beklenmez. Benzer duruş sergilendiği yerlerde demokrasi yoktur, orada “sağ” ya da “sol” dikta rejimi vardır. Böyle bakınca, açıkça iktidarı hedef almak yerine, açıkça medyayı hedef almak, onları açıkladıkları farklı görüşleri için eleştirmek ne kadar doğrudur? Türkiye gerçekten bir “beka” sorunu ile karşı karşıyadır ve bu koşullarda MHP’yi “Türkiye’nin son siperi, son kalesi” olarak tanımlayan Balgat’a düşen de, söyleyeceklerini doğrudan iktidara söylemesidir. Balgat, medyadan o kadar rahatsızsa, “Türk basının milliyetçi yayın organları olan Ortadoğu Gazetesi, BengiTürk Televizyonu ve AlpTürk İnternet Televizyonu’nun yönetici, yazar ve program yapıcılarına” geçtiğimiz günlerde verdiği akşam yemeğinin bir benzerini diğer yayın organlarına vermeyi niçin düşünmüyor? Diğer yayın organlarını, hem “duruşları” için eleştireceksin, hem de onları uygun şekilde bilgilendirmeyeceksin!… Bir tezat değil mi? Sen bilgilendirmez ise, seninle ilgili boşluk birileri tarafından, o birilerine göre doldurulur… Balgat, iletişimin boşluk kaldırmayacağını acaba ne zaman anlayacak!…

MHP’nin “iktidarın destekçisi” bir muhalefet partisi olarak algılanması, durduk yere ortaya çıkmış bir algı değildir. Balgat, buna alınganlık göstereceğine ya da tepki vereceğine, biraz kendine bakmalı, söylemlerini gözden geçirmeli ve medya ile olan diyalogunu geliştirmelidir.

Geçtiğimiz günlerde medyada, BBP Genel Başkanı Sayın Mustafa Destici’nin, Anadolu illerinden birinde yaptığı konuşmada, Kerkük konusunda bir çözüm önerisi olarak (doğru veya yanlış) Ovalı-Telafer hattının açılmasına ihtiyaç olduğuna işaret ettiği yer almıştır. Belli ki, BBP, imkânları ışığında, oturup bu konuda bir çalışma yapmış, Genel Başkanları nda bunu kamuoyu ile paylaşmış… Peki, Balgat’tın Kerkük konusunda benzeri bir çözüm önerisi hiç olmuş mu? Medyada “5.000 ülkücü” konusu hariç bu konuda bir haber çıkmış mı? Ortadoğu Gazetesi aldığım halde, bildiğim kadarı ile yok. Peki, MHP’nin imkânları BBP’den daha fazla değil mi? BBP “bir yapıyorsa”, MHP’nin “üç-beş yapması” gerekmez mi? Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasında Kerkük konusunda bu türden (Balgat’ta üzerinde çalışılmış) bir çözüm önerisine yer verilmiş olsaydı, iyi olmaz mıydı? Bu arada, medyada, Alperenler’den yaklaşık 200 kişilik bir grubun Kerkük’e gidip Türkmenlere “yanınızdayız” mesajını verdiğini de belirtmeliyim. Balgat’ın belki bundan da haberi yoktur!…

Ali Kemal’in “ölmemiş, ruhu(nun) medyada, siyasette, sanatta, sivil toplum kuruluşlarında vızır vızır dolaşımda” olması, siyasetin doğasında olan bir olgu değil midir? Siyaset bu; herkes, her kesim içinde… MHP, siyasal bir kurum ve bunların hepsini yönetmeye talip değil mi?

Balgat, enerjisini ve zamanını bunlara ayırmak yerine, “Kuvayı Milliye şuuru(nu), Milli Mücadele onuru(nu)” ayakta tutmaya ve “hıyanetin hakkından gelmeye muktedir” olmaya bakmalıdır. Ancak “dolaylı tutum/duruş” ile bu iş olmaz. Balgat, önce bugünkü beka sorununun nasıl, niçin ortaya çıkmış ve bu noktaya gelmiş olduğunu açık ve samimi olarak ortaya koymalıdır. Bunu yapmadığı sürece, durduğu yer sorgulanacak, “kayıplar” devam edecektir…

Daha önce de ifade edildiği gibi, Kerkük konusu, doğrudan Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü ilgilendiren ve büyüme potansiyelini içeren ciddi bir sorun olarak ortada duruyor iken, Türkiye’nin İdlib’e askeri açıdan angaje olması doğru bir yaklaşım değildi. PYD kontrolündeki Afrin Kantonal Yönetiminin üç tarafı (kuzey, doğu, batı) Türkiye ile çevrili iken, Türkiye’nin burayı güneyden de çevrelemeye ihtiyaç duyması anlaşılır bulunmamaktadır. Türkiye, “terörizmin” Akdeniz’e çıkış yolunu, Fırat Kalkanı Operasyonu ile zaten kesmiştir. Afrin Kantonal Yönetiminin güneyden kuşatılmasının, bu bağlamda, fazla bir “getirisi” yoktur. Üstelik Türkiye’nin İdlib angajmanın Afrin ile ilişkilendirilmesi, hem güç açısından Türkiye’nin aleyhine PYD’nin lehine bir algıya yol açmakta, hem de Türkiye’nin askeri gücünü bölmekte, ufalamaktadır. Balgat, İdlib konusu gündeme geldiğinde, Kerkük’ü ve Türkiye için önemini gerekçe göstermek suretiyle, iktidara İdlib konusunda açık destek vermek yerine, en azından “sessiz” kalabilirdi. Bunu yapmadığı gibi, açık destek verdi ve bu suretle İdlib konusunda sorumluluğa ortak oldu. Yani Balgat’ın durduğu yerin sorgulanması durduk yere ortaya çıkmış değildir… Yine söylüyorum, Balgat zaman zaman durup bir durum değerlendirmesi yapmalı ve şu soruyu kendisine sormalıdır: ben nerede duruyorum? MHP’nin “Türkiye’nin son siperi, son kalesi” olma işlevini gereği gibi yerine getirebilmesi için, bu sorgulamayı yapmasında fayda mülahaza edilmektedir.

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında, ABD ile yaşanan vize krizine de değinmiştir. Ancak ABD konusundaki ifadeleri çelişkiyi içermektedir. Bir tarafta, “… gerilimin düşmesi başından beri talep ve tavsiyemizdir. … Dileğim gerilen ve soğuyan ilişkilerin eski havasına kavuşması, eski tavına gelmesidir. Türkiye üstüne düşeni zaten yapmaktadır. Gereğini yapma sırası ABD’dedir.” ifadeleri var. Diğer tarafta ise,  “Söz konusu elçi 11 Ekim’de diyor ki; “9,5 aydır Türkiye’de terör saldırısı yaşanmıyor. Bu IŞİD’in vazgeçtiği için değil, işbirliğimizin sonucudur.” Bu ifadeler özür değil, tam bir hezeyan ve itirafnamedir. ABD’li büyükelçi ne demeye çalışmaktadır? Bize ne anlatmaktadır? Bu nasıl bir suçüstü halidir? IŞİD’e dur, PKK’ya vur diyen; YPG’ye bombala, Barzani’ye harekete geç talimatı veren bizim nazarımızda bellidir. ABD, suçlu görmek istiyorsa kendisini yoklamalı, aynadaki akislerine dikkat kesilmelidir. Çalımlarına baksak terörizme karşılar. Sözlerine baksak terörden muzdaripler. Duruşlarına aldansak sanki insanlık değerleri konusunda eşsiz ve emsalsiz bir saygıya sahipler. …Türkiye düşmanlarıyla görüşe görüşe, terör örgütleriyle düşe kalka nereye varacağınızı, neyi yapacağınızı sanıyorsunuz? Türkiye Cumhuriyeti hiçbir ülkeye el avuç açmayacak, hiçbir tehdidin karşısında dizlerinin bağı çözülmeyecektir. Dosta dost, düşmana düşman olacağımızı herkesin bilmesinde fayda vardır.” ifadeleri var. Bir taraftaki ve diğer taraftaki bu ifadeler, adeta halk arasındaki “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” sözü gibi. Buna gerek var mı? Terazinin bir kefesini bu kadar doldurulmuş iken, denge nasıl sağlanacaktır? ABD’nin Türkiye’yi karşısına aldığı konusunda artık bir tereddüt yok. Bu durum, kamuoyuna yansımış olaylarla ortada duruyor. Hal böyle iken, hala ABD ile yakın çalışılabileceği düşünülüyor ise, o zaman o kefe niye bu kadar ağırlaştırılıyor? Anlamak mümkün değil. Bir tezat da burada kendisini gösteriyor. MHP, hem gerçekçi olmak, hem de iç ve dış kamuoyu nezdinde açık ve net bir duruş sergilemelidir. Bu, dostları için de, düşmanları için de, daha güvenli bulunacak ve bu MHP’ye “siyasal itibar” kazandıracaktır. Balgat, bugün iktidarın dış politikada içine düştüğü (Türkiye’yi içine düşürdüğü) “derin yalnızlık çukurunun” gerisinde güvensizlik olduğunu unutmamalıdır. Söz konusu konuşmada kullanılan ifadeler ve bu ifadeler üzerinden yansıyan ABD ile ilgili duruş, iktidarın söylemini ve duruşunu çağrıştırıyor ki, bu MHP’ye yakışmamaktadır.

Bu noktada akla gelen bir başka husus var. Sayın Devlet Bahçeli, grup konuşmasından önceki günlerde, Ankara’daki ABD Büyükelçisine yüklenmiş, vize krizi için Washington’u değil Ankara’daki Büyükelçi’yi sorumlu tutmuştu. Yani vize krizi Beyaz Saray’ın değil, Ankara’daki ABD Büyükelçisi’nin ürünüydü. Ancak aynı açıklama içinde Sayın Bahçeli, aynı Büyükelçi için “amirlerinin düdüğünü çalan bir büyükelçi…” ifadesini de kullanmıştı… ABD Dışişleri Bakanlığı açıklama yapıyor; diyor ki, Ankara Büyükelçiliğinin vize hizmetlerini askıya alması, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi ve Beyaz Saray ile koordine edilmiş bir karardır… Yani karar, Washington’da alınmıştır. Bu açıklamaya rağmen, Sayın Devlet Bahçeli, doğrudan Washington’a yüklenmek yerine, ısrarla ve hala Ankara’daki Büyükelçiye yükleniyor… Uluslararası hukuk açısından büyükelçilerin akredite oldukları ülke nezdindeki konumları, statüleri ve temsil yetkileri, bunların bağlayıcılık derecesine hiç girmiyorum. Bu bir kenarda bekleye dursun, ortada resmi bir açıklama var ve buna rağmen, hala Ankara’daki ABD Büyükelçisi hedef alınıyor… Bu, hem anlaşılır bulunmamakta, hem de sorgulanması gereken bir durum olarak görülmektedir. Balgat’taki bu yaklaşım da, yine iktidarın ABD yaklaşımı ile örtüşmüyor mu?

Sonuç olarak, yukarıda belirtile eleştirilere rağmen, Sayın Devlet Bahçeli’nin bugünkü konuşması, geçen haftaki konuşmasına göre, MHP’nin muhalefette olan bir siyasal parti olduğu gerçeği ile daha örtüşen bir konuşma olarak değerlendirilmiştir. Bu, beni, hem mutlu etmiş, hem de MHP ile ilgili var olan ümidimi güçlendirmiştir.

Söz konusu konuşmadan ayrı olarak, MHP’nin durumuna, duruşuna ve geleceğine ilişkin olarak gördüğüm için, aşağıdaki birkaç hususu, bu vesileyle, ayrıca belirtmek isterim.

MHP Muğla Milletvekilinin, ilgili mevzuatta değişiklik yapılarak, il ve ilçe müftülerine nikâh kıyma yetkisinin verilmesini öngören kanun tasarısına aleyhte görüş belirtmiş olmasından hemen sonra, iki Grup Başkan Vekilinin imzasıyla yapılan yazılı açıklama üzerinden, MHP’nin iktidardan gelen söz konusu kanun tasarısını desteklediğinin açıklanması, MHP adına “hoş” olmamış, Balgat ile ilgili “iktidarın destekçisi” algısı burada da ortaya çıkmıştır. Bu, aynı zamanda, parti içi bilgilendirme mekanizmasının sorunlu olduğu algısına da yol açmıştır. Diğer taraftan acaba, Balgat, il ve ilçe müftülerine nikâh kıyma yetkisinin verilmesini öngören kanun tasarısına kamuoyundan gelen yoğun tepkinin, kanun tasarısının Anayasa’nın “ilk dört maddesine” aykırı olduğu ve Atatürk ile anılan Cumhuriyet’in kuruluş ve yükseliş felsefesi ile uyumlu olmadığı yolundaki iddialarının farkında mıdır? Yoksa Balgat, bu mevzuat değişikliğini bir “beka” konusu olarak gördüğü için mi, iktidara hemen açık ve net destek vermiştir?

Ve iki öneri…

MHP Yönetimi, ülke ekonomisinde inşaat sektörünün öne çıkmasına, çok yönlü etkileri itibarıyla eğilmeyi düşünmelidir. Bu öneri, inşaat sektörünün bir “darboğaza” doğru yol alması ile ilgili değildir; inşaat sektörünün öne çıkmasının sistem üzerindeki etkileri ile ilgilidir ve oldukça önemlidir. İnşaat sektörünün öne çıkması, acaba Türkiye’ye, ne/neler kazandırıyor, ne/neler kaybettiriyor? Bu incelenmelidir. İncelendiğinde eminim görülecektir ki; konu, dolaylı olarak eğitimden sanayiye, tarımdan bilim ve tekniğe birçok konuyu yakından ilgilendirmektedir. Konu, Türkiye’nin ulusal gücü ile ilişkilendirilebilecek bir mahiyet arz etmektedir.

Keza MHP Yönetimi, bölgenin ve Türkiye’nin mevcut durumunu ihmal etmeden, Yunanistan’ın Ege’deki son faaliyetleri ve Atina’nın güncel uluslararası ilişkileri konusunda da bir çalışma yapmayı tezekkür etmelidir.

Dostlar kusura bakmasın; önce ülkem…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Ankara, 17 Ekim 2017.

www.ascmer.org

 

 


ÜLKENİN DURUMU VE MHP’NİN MEVCUT YÖNETİMİ ÜZERİNE AÇIK MESAJ

Önce tespitte bulunmaya çalışayım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, beka sorunu ile karşı karşıya mı, değil mi? Türk Milleti’nin “büyüklüğünü” besleyen ve buna işaret eden değerler, hedef alınıp yıpratılıyor mu, yıpratılmıyor mu? Türk’ün atası Mustafa Kemal’e ve Milli Mücadele’ye olumsuz bakışı yansıtan olaylar, devam ediyor mu, etmiyor mu? Bu sorulara konu hususlar, ciddi bir toplumsal ayrışmaya ya

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.