SAYIN BİNALİ YILDIRIM SİYASETTE NEREYE YÜRÜYOR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Sayın Binali Yıldırım hakkında, daha önce, 30 Aralık 2018 tarihli bir yazı kaleme almıştım[i]. O yazımın başlangıcında da ifade ettiğim gibi, siyasal duruşu belli olan birisiyim. Gerek o yazım, gerekse bu yazım, Sayın Binali Yıldırım’a, ne destek için, ne de deyim yerindeyse “köstek olmak” için kaleme alınmıştır. Bu yazıların çıkış noktası, bunlar değildir.

Siyasal duruşum belli olsa da, aydın ve akademik kimliklerim, hem hakkı teslim etmeyi, hem de birikimim ve sezgilerim ışığında yaptığım tespitleri, değerlendirmeleri ve anlam yüklemelerini kamuoyu ile paylaşmamı gerektirir. Her iki yazı da, bu bakış açısının ürünü olan yazılardır.

Böyle olmasına rağmen, yerel seçimlerin yapılacağı 31 Mart (2019)’a bir haftadan az bir süre kala yazdığım bu yazıyı, Sayın Binali Yıldırım’a destek ya da köstek olmak için yazdığımı düşünenler olabilecektir. Bu kaçınılmazdır. Bunlara diyecek sözüm olmaz. Ancak yazıyı kaleme alan bendenizin böyle bir niyet ve maksat içinde olmadığını, bir kere daha onların dikkatlerine sunmak isterim. Yazı 31 Mart 2019 sonrasına bırakılabilirdi diyenler de olabilir. Bunlara cevabım da, bunun yazıyı anlamlı olmaktan çıkaracağını düşündüğümdür.

Sayın Binali Yıldırım, Bakanlık, Başbakanlık, AKP Genel Başkanlığı ve TBMM Başkanlığı yaptıktan sonra, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için partisi tarafından aday gösterilmiş, partisinin bu davetine icabet etmiş, halen devam eden seçim kampanyasında sahada çalışan bir isim. Dışarıdan gördüğüm kadarı ile, Sayın Binali Yıldırım; kendisini makamlara bağlı görmeyen, hizmetine nerede ihtiyaç duyulursa orada göreve koşan, demokrasiyi özümsemiş, “hazım” sorunu olmayan, kucaklayıcı, dışlayıcı olmayan, mütevazı, seviyeli, Dünyaya açık, milli değerleri ihmal etmeyen bir siyaset adamı… Önce kendisinde bunları gördüğümü belirtmem gerekir.

Sayın Binali Yıldırım’ın yanısıra, ülkeyi aralıksız 17 yıldır tek başına yöneten AKP’nin Genel Başkanı ve 2014 yılından bu yana Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı da artık çok iyi tanıyoruz. Halihazırda devam eden yerel seçim kampanyaları, Türkiye’nin son 17 yılda nereye geldiğine çok somut olarak ortaya koymuştur, kampanyalardan bu anlaşılıyor.

Mevcut Türkiye tablosunda, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterilmesinden başlayarak halen devam eden seçim kampanyasında sergilemekte olduğu üslubu, yol açtığı çağrışımlar/izlenimler üzerinden, Sayın Binali Yıldırım hakkında bana çok şey söylemektedir.

Edindiğim en güçlü çağrışım/izlenim, Sayın Binali Yıldırım ile Sayın Recep Tayyip Erdoğan arasında, adı konmamış, telaffuz edilmeyen bir “çekişmenin” olabileceğidir. Bana göre, Sayın Binali Yıldırım’ın “kişisel” siyasal duruşu, söylemleri ve üslubu, kendisini Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın alternatifi pozisyonuna itmekte ve pozisyona ilişkin potansiyeli geçen her gün güçlenmektedir.

Bu bağlamda, bir taraftan Sayın Binali Yıldırım’ın, siyasal geçmişinde üstlenmiş olduğu “yüksek” görevlere “yapışıp kalmamış” olduğu ve “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçişle birlikte AKP içinde verdiği “Genel Başkanlık” yarışı aklıma geliyor, bunları hatırlıyorum. Diğer taraftan da, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nin bugüne kadarki uygulamaları ve hem Cumhurbaşkanı şapkasına hem de AKP Genel Başkanı şapkasına sahip Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın çok aktif olarak katıldığı devam eden yerel seçim kampanyası üzerinden iyice belirginleşen Türk siyasetinin mevcut durumu aklıma geliyor, bunları hatırlıyorum. Sayın Binali Yıldırım ile ilgili olarak aklıma gelenleri önemsiyorum, olumlu anlamda dikkatimi çekiyor. Çünkü ülkemin geleceği için duyduğum endişeyi aşağıya çekiyor. Eğer ülkede bir beka sorunu var ise (ki bendeniz çok önceden birçok yazısında buna işaret etmişti); Sayın Binali Yıldırım, bu sorunun farkında olarak bir seçim kampanyası yürütmektedir. Kendisinin beka sorunu olmadığına dair beyanlarını da, hem bu farkındalığın, hem de kendisindeki devleti yönetme anlayışının bir işareti olarak görüyorum. Bu, beka sorunun aşılması açısından, son derece önemlidir. Ve bu, beni iş bu yazıyı yazmaya iten nedenlerden biridir.

Sayın Binali Yıldırım’ın İstanbul’da yürütmekte olduğu seçim kampanyasından, zaman zaman medyaya fotoğraflar yansıyor. O fotoğrafların bazılarında Sayın Binali Yıldırım’ın yanında gözüken şahsiyetlerin bazıları dikkatimi çekmişti. Ve o şahsiyetler nedeniyle, kafamda, biri diğerinden farklı, iki soru belirmişti. Birinci soru, acaba o fotoğraflarda Sayın Binali Yıldırım’ın yanında boy gösteren şahsiyetler, Sayın Binali Yıldırım’ın yukarıda değinilen siyasal geleceğine dair potansiyelinin bir işareti olarak görülebilir mi? Ya da yine acaba, o şahsiyetler, Sayın Binali Yıldırım’ın siyasal geleceği konusunda “içeriden” ve daha “yakın” bir bilgiye sahipler de siyasal geleceklerini Sayın Binali Yıldırım’da mı görüyorlar?

İkinci soru, aklıma geldiği ve yukarıda ifade ettiğim gibi, Sayın Binali Yıldırım ile Sayın Recep Tayyip Erdoğan arasında, adı konmamış, telaffuz edilmeyen bir “çekişme” olabileceği varsayımını çıkış noktası alıyor. Acaba Sayın Binali Yıldırım’ın bu çekişmede “devre dışı bırakılması” için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterilmesi ile yetinilmediği, o şahsiyetlerin Sayın Binali Yıldırım’ı Sayın Recep Tayyip Erdoğan adına “kontrol altında tutmak” için yanında oldukları düşünülebilir mi? Bu da, işbu yazıyı yazmamın bir başka nedenidir. Ülkemin geleceği adına duyduğum ciddi endişe ve bu konudaki samimiyetim, olayların (yaşananların) belirttiğim varsayıma ulaşmama neden olması ile birlikte, bir aydın, bir akademisyen olarak, buna değinme ihtiyacı duymam, iş bu yazıyı kaleme almamın bir başka nedenidir.

31 Mart (2019)’taki seçimin genel (ve İstanbul) sonucu ne olursa olsun, 01 Nisan 2019 sabahından itibaren, Türkiye’yi, iç politikada da, dış politikada da zor günler beklediğini değerlendirmekteyim. Bu değerlendirmenin iç politikaya dair bölümünü, halen yürütülmekte olan seçim kampanyalarının içeriğine ve düzeyine dayandırmak mümkündür. Ve bu açıktır.

İç politika, ağırlıklı olarak artık dış politika üzerinden yapılır-yürütülür hale gelmiş olsa da; devam eden yerel seçim kampanyalarına hâkim “söylemler”, dış politikanın gölgede kalmasına yol açmıştır, dış politika fazla konuşulmamaktadır. Ancak dış politikanın fazla konuşulmaması, dış politikanın iç politikadaki “baskın” konumunu değiştirmemektedir. 31 Mart’ın ertesi günü, bu baskın konum, iç politikada ağırlaşmış ve gündeme hakim olmuş bir şekilde kendisini gösterecektir diye düşünmekteyim. . Bu, kaçınılmazdır ve dış politikanın iç politika üzerindeki ağırlığı, düne göre daha belirgin olarak hissedilecektir. Çünkü Türkiye yerel seçim kampanyaları ile adeta yatıp kalkarken, doğrudan ve/veya dolaylı olarak Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren ve/veya etkileme potansiyeli bulunan, çoğu ABD merkezli çok ciddi gelişmeler yaşanmış ve yaşanmaktadır. Türkiye’deki yerel seçimlerle eş zamanlı sayılabilecek ciddi gelişmeler vardır. İsrail’de önümüzdeki 09 Nisan (2019)’da genel seçimler yapılacaktır. ABD’nin, açıklanmasını İsrail’deki bu seçimin sonrasına bıraktığı ve yüzyılın anlaşması” dediği, Ortadoğu’ya ilişkin yeni bir planı vardır. Başkan Trump’tan, Suriye’ye ait, İsrail işgali-ilhakı altındaki Golan Tepelerinin ABD tarafından artık İsrail toprağı kabul edeceğine dair açıklama gelmiştir. Ve bu açıklamanın önümüzdeki 09 Nisan’dan sonra açıklanacağı ifade edilen ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin yeni planına dâhil bir husus olma ihtimali oldukça yüksek bulunmaktadır.    Ortadoğu’da ve yakın coğrafyalarda, ABD’nin ve Fransa’nın, eş zamanlı sayılabilecek, bazısı normalden uzun süreli askeri tatbikatları vardır. Tatbikatların senaryoları (içerdikleri teçhizatlar), yerleri, süreleri ve katılımcıları soru işaretlerine neden olmaktadır. Rusya, İdlib konusunda önce Türkiye’nin sözünde durmadığını ifade etmiş, arkasından da İdlib’e hava saldırılarında bulunmuş; bu arada, İsrail Başbakanı Netanyahu da, Moskova’da Putin ile birlikte Suriye konusunu ele almışlardır. Türkiye’nin İran ile birlikte bölücü/ayrılıkçı Kürt terör örgütlerine ilişkin “ortak” operasyonu haber olarak gündeme gelmiş ancak taraflardan farklı/çelişkili açıklamalarda bulunmuş, sonunda operasyonun tarafların askeri unsurlarını içermediğinde mutabık kalınabilmiştir. İran, Irak ve Suriye’nin Genelkurmay Başkanları ya da Savunma Bakanları Şam’da bir araya gelerek ABD’ye Suriye’den çekilme çağrısında bulunmuşlardır ki; bu çağrının bir benzerinin ilerleyen günlerde Türkiye’ye de yapılması beklenebilecektir. Türkiye-AB ilişkilerinde ciddi olumsuz gelişmeler olmuştur. Ankara-Washington ilişkilerinin durumu herkesin gözünün önündedir. ABD, Türkiye’ye iki adet F-35 savaş uçağı daha verecekmiş!… Daha önce verdiği iki adet F-35 savaş uçağı hala Türkiye’ye gelmemiş iken, ikinci iki F-35 savaş uçağının Türkiye’ye gelebileceği şüpheli görülmez mi? Türkiye’ye iki adet F-25 savaş uçağı daha verilmesinin Ankara üzerindeki ABD baskınının ağırlığını artırmaya yönelik taktiksel bir adım bileceği acaba kimsenin aklına geliyor mudur? Doğu Akdeniz’de ABD, İsrail, Güney Kıbrıs Yönetimi ve Yunanistan arasında ciddi yakınlaşma yaşanmaktadır. Ayrıca dikkat çekici ziyaretler var, onlara hiç girmiyorum. Suriye konusundaki Astana süreci nedeniyle çok önemli gördüğüm bir diğer gelişme de, bu sürece ev sahipliği yapan Kazakistan’da Nursultan Nazarbayev’in görevinden çekilmiş olmasıdır. Nazarbayev’in çekilmesi, Türkiye açısından sorgulanması gereken bir gelişmedir. Hiç şüphesiz konu bağlamında daha başka gelişmelerden de söz edilebilir.

Eğer bu gelişmeler, Türkiye’nin dış politikadaki “dip” yapmış, “değerli” yalnızlığı ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın (uluslararası ilişkilerin temel gerçeklerini görmezden gelen) “ülkelere meydan okuma” ya da onlara “ayar verme” olarak alınabilecek üslubu ile birlikte mütalaa edildiğinde; 01 Nisan 2019 ile birlikte, Türkiye’yi dış politikada çok zor bir dönemin beklediği sonucuna ulaşmak, beklenmedik bir durum olmayacaktır.

Yukarıda öngörülen iç ve dış politikaya ilişkin tablo nedeniyle, Sayın Binali Yıldırım’ın İstanbul’daki seçimi kazanması ya da kaybetmesi arasında, bu yazının konusu itibarıyla, fazlaca bir fark olmayacaktır. Gözüken, yukarıda değinilen iç ve dış politikaya ilişkin koşulların etkisinde, Türkiye’nin istikrarsızlığa doğru yol alacağıdır. Bu, tahmin edilmektedir. Türkiye istikrarsızlığa yol alırken, İstanbul’un istikrarı yakalayabilmesi mümkün olabilir mi? İç politika dış politika üzerinden yürütülürken ve İstanbul Türkiye’nin dışa açık en büyük yüzü iken, İstanbul, belki de istikrarsızlıktan en çok etkilenen kent olacaktır.

Evet; uluslararası ilişkiler (dış politika, savunma ve güvenlik) açısından bakıldığında bir beka sorunu gerçekten mevcuttur. Bu; birikim sahibi, sezgileri güçlü ve bu konularda çalışan bir akademisyen olarak, benim epeyi bir süredir,  özellikle üzerinde durduğum ve yazılarımda işlediğim bir husustur. Ve yerel seçim kampanyasında ısrarla ve güçlü bir şekilde beka sorununa işaret edenlerin söylem ve üslupları, hem maalesef bu durumla örtüşmemekte, hem de ne yazık ki zaten mevcut olan beka sorununu ağırlaştırmaktadır.

Sayın Binali Yıldırım’ın; kendisini makamlara bağlı görmeyen, demokrasiyi özümsemiş, kucaklayıcı, mütevazı, seviyeli, milli değerleri ihmal etmeyen, Dünyaya açık bir siyaset üslubu, mevcut Türkiye tablosunda, bir ümit ışığı gibi görülmez mi?

Sayın Binali Yıldırım ile başladım, yine kendisi ile ilgili sorularla bitireyim…

Yukarıda iç ve dış politikaya ilişkin olarak belirtilen hususlar ışığında, İstanbul’da kaybetmesi, Sayın Binali Yıldırım’ın siyasal geleceği ile ilgili bu yazıdaki varsayımı boşa çıkarır mı, çıkarmaz mı? Türkiye istikrarsızlığa doğru yol alırken, İstanbul’u kazanması ve İstanbul ile meşgul olması, Sayın Binali Yıldırım’ı İstanbul’da tutmaya yeter mi, yoksa bu kez de İstanbul’daki makamını bırakıp yeniden ülkenin genel yönetimine mi soyunur? Acaba Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın, artık yorulduğu ve yıprandığı düşüncesi ile, yerini, bugüne kadar “bir dediğini iki etmemiş” ve hep “işaret ettiği hizmete koşmuş” Sayın Binali Yıldırım’a bırakmak istediği ve ikilinin yerel seçim kampanyasındaki üslup farklılığı (iyi polis-kötü polis oyunu) zamana yayılmış bir senaryonun ürünü olarak görülebilir mi?

Medya üzerinden gördüklerim, birikimim ve sezgilerim ışığında, tespit ve değerlendirmelerde bulundum, anlam yüklemeleri yaptım.

Sayın Binali Yıldırım’ın, eğer ülke istikrarsızlığa doğru yol alırsa, bununla birlikte Türk siyasetinde ülkenin genel yönetimine ilişkin olarak öne çıkabileceğini düşünüyorum.

Bakalım zaman ne gösterecek… Öngörülerim çıkacak mı?

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 23 Mart 2019.

[i] Merak edenler , “TBMM Başkanı’nın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na Aday Olması” başlıklı bu yazıma, http://ascmer.org/tbmm-baskaninin-istanbul-buyuksehir-belediye-baskanligina-aday-olmasi/ adresinden ulaşabilirler.

 


22 YILDIR AYNI GENEL BAŞKAN İLE MHP’NİN GELDİĞİ NOKTA…

Yazamayayım, yapmayayım diyorum ama, olmuyor.  Yazma ihtiyacı duyuyorum. Çünkü…

RAMAZAN BAYRAMI TEBRİĞİ

İzleyicilerimizin Ramazan Bayramlarını kutluyor, bayramı esenlik içinde geçirmelerini diliyoruz. Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ASCMER Başkanı Ankara, 02 Haziran 2019

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.