RUSYA’NIN ÇEKİLME KARARI VE “KUZEY SURİYE FEDERASYONU”

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Rusya’nın “beklenmedik” Suriye’den çekilme kararı üzerindeki sis perdesi yavaş yavaş kalkıyor… Ankara’daki son kanlı terör olayından hemen sonra gelen Rusya’nın Suriye’den çekilme kararı, hem aradan geçen kısa süre içerisinde meydana gelen gelişmelerin, hem de yakın tarihe ilişkin bazı hususların ışığında, biraz daha anlam kazanıyor.

Rusya’nın söz konusu kararını açıklamasından hemen sonra kendisini gösteren gelişmelerden en önemlisi, Suriye Kürtlerinin, bir taraftan Suriye’nin kuzeyinde kontrol ettikleri yerleri (Afrin, Kobani ve Cizre kantonlarını) kapsayan bölgede “Kuzey Suriye Federasyonu”nu ilan etmeleri, diğer taraftan da Suriye için “federal demokratik sistem/demokratik federalizm” önerisinde bulunmalarıdır. Bir diğer gelişme, Şam Yönetiminden, Türkiye’den, ABD’den ve İran’dan gelen ve Suriye Kürtlerinin bu girişiminin kabul edilemez olduğunu öngören açıklamalardır. Belki bir diğer gelişme de, PKK terör örgütü dışında, bir başka Kürt ayrılıkçı/bölücü hareketi olan TAK’ın (Kürdistan Özgürlük Şahinleri’nin), Türkiye’de kanlı terör saldırılarında bulunması; bu eylemler üzerinden ve Nevruz kutlamaları “bahane” edilerek, Kürt ayaklanması algısını doğurur bir mecrada Türkiye’ye yönelik terör tehdidinin artması, artırılması, bu yönde bir algının yaratılmaya çalışılmasıdır. Ayrıca Rusya’nın Suriye’den çekilmesi konusunda ortaya çıkan farklı değerlendirmeler de, söz konusu gelişmeler bağlamında görülebilir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, bu gelişmelerden en önemlisi Suriye Kürtlerinin attığı adımlardır. Suriye Kürtlerinin attığı adımların isabetle değerlendirilebilmesi için önce, bazı tespitlerde bulunulmasında yarar vardır. (i) Kürtler, bölgede, Suriye dışında, Irak’ta, Türkiye’de ve İran’da da yaşamaktadırlar. Bu, Suriye Kürtlerinin attığı adımların bu ülkeleri de etkileyeceği anlamına gelmektedir. (ii) Irak Kürtleri, 2005 Anayasası ile Irak’ın tek federal bölgesine sahip olmuşlardır. (iii) İran Kürtleri, idari yapılanmasında yer alan “Kürdistan” eyaleti (ostanı) üzerinden, “şekli” ve çok kısıtlı bile olsa, kendilerini ifade edebilme imkânına sahiptirler. (iv) Mayıs 2005’de ilan edilen ve kamuoyunda kısaca KCK olarak bilinen “Kürdistan Topluluklar Birliği”, dört ülkedeki Kürtlerin “konfederal” bir çatı altında birleştirilmesini ve bu suretle “Büyük Kürdistan”ın kurulması öngörmektedir. (v) Kürt hareketi, dün de, bugün de, bölge içi ve bölge dışı aktörler tarafından, onların ulusal hedef ve çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır, kullanılmaktadır. (vi) Suriye krizi, başlangıçta Suriye’de demokrasi özlemlerine cevap vermeyi öngören bir mecrada ortaya çıkmış, bugün münhasıran bölge Kürtlerinin emellerine hizmet eden bir mecraya kaymıştır. (vii) IŞİD ile mücadele, kamuoyu algısı ve askeri güç olarak Kürt hareketinin lehine olmuş, bir anlamda Kürt hareketini güçlendirmek için istismar edilmiştir. (viii) Rusya’nın Suriye krizine müdahil olması, ABD’yi Rusya’nın izlediği politikaya itmiş ve ABD’nin Kürt hareketi nezdindeki pozisyonunun zayıflamasına yol açmıştır. (ix) Kürt hareketine olan ilgisi bilinen İsrail ile Kürt hareketine “mezhepsel” bir gözle bakan Suudi Arabistan arasında, güncel/konjonktürel bir yakınlık söz konusudur. (x) Belki en önemlisi, İsrail’e ve Mısır’a yakın olduğu bilinen Suudi Arabistan’ın Rusya ile yakınlaşması; esasen Tel Aviv’in, Kahire’nin ve Riyad’ın Rusya ile yakın ilişki içinde olmaları; buna bağlı olarak, söz konusu üç başkentin, aynı zamanda, hem Washington ile sıkıntılı/mesafeli bir ilişkiyi yaşamaları, hem de Tahran ile karşı karşıya bulunmaları ya da Tahran’a mesafeli olmalarıdır.

Gelinen noktada, Rusya’nın Suriye’den çekilmesinin -ileri sürülen diğer nedenlerden çok- özellikle Suriye Kürtleri ile ilgili olduğu anlamı çıkmaktadır. Moskova, çekilmek suretiyle, hem Şam ile Suriye Kürtleri arasında kalmaktan kurtulmuş, hem de özelde Suriye Kürtlerinin, genelde ise Kürt hareketinin önünü açmış gözükmektedir. Rusya; geçtiğimiz sonbaharda (2015) Şam’ın yanında bir görüntü ile Suriye krizine müdahil olmuş, IŞİD’ın Suriye’deki ilerleyişini durdurmuş, bazı yerlerin Suriye Ordusu tarafından ele geçirilmesine havadan destek vermiş ve geçtiğimiz haftanın başında da -tam bir geri çekilme sayılmasa da- Suriye’den çekilme kararı aldığını açıklamıştır. Moskova’nın Suriye krizine angaje oluşu IŞİD ile ilişkilendirilmiş olsa da, Suriye’de icra ettiği operasyonlar, hem Şam Yönetiminin lehine olmuş, hem de Suriye Kürtlerine destek anlamına gelmiştir. Suriye Kürtleri, Rusya sayesinde, IŞİD’in ilerleyişini durdurmakla kalmamış, IŞİD’ın elindeki bazı yerleri geri alma imkânına da kavuşmuş ve bu suretle, kontrol ettiği coğrafyayı genişletmiştir. Ayrıca geçtiğimiz Aralık (2015) ayında, Ankara-Moskova ilişkilerinin oldukça gergin olduğu bir dönemde, Türkiye’den HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Moskova’ya yaptığı ziyaret, bu ziyaret sırasında Demirtaş’a uygulanan protokol ve HDP’nin Moskova’da büro açmasına ilişkin sürecin başlatılması ile, bunu izleyen aylarda -Şubat 2016’da- PYD’nin (Suriye Kürtlerinin) Moskova’da büro açması hatırlandığında, Rusya’nın Suriye’den çekilmesinin, hem münhasıran Suriye Kürtlerinin önünü açma amaçlı olduğu, hem de Suriye’nin bölünmesini öngören görüşlere (senaryolara) destek anlamına geldiği daha anlaşılır gelmektedir.

Suriye krizine yukarıda belirtildiği şekilde Suriye Kürtleri lehine angaje olan Rusya, Erbil’i (Irak Kürtlerini) de unutmamış, ihmal etmemiştir. Peşmerge, IŞİD ile mücadelede sadece ABD’den yardım görmemiş, Rusya’dan da silah desteği almıştır.

Moskova, Suriye’deki, Irak’taki ve Türkiye’deki Kürtler ile yakın ilişki içindedir. İran’daki Kürtler, “şimdilik” bu kapsamda görülmemektedir.

Eğer Osmanlının son döneminden başlayarak Rusların Kürt hareketine olan ilgisine ve bu hareket ile olan ilişkilerine bakılır ise, Rusya’nın Suriye’den çekilme kararının özelde Suriye Kürtleri ve genelde Kürt hareketi ile ilgili boyutu daha iyi görülecektir. Osmanlının, gerileme döneminde, savaş alanlarında ve/veya müzakere masalarında Rusya ile karşı karşıya geldiği hemen her durumda, Kürtler, Anadolu’da ortaya çıkan isyanlar ve ayaklanmalarda boy göstermişlerdir. Ekim Devrimini izleyen yıllarda (1923’te), Ruslar tarafından, “devrimi” Anadolu’ya ve Anadolu üzerinden Orta Doğu’ya taşımak için, Kafkasya’da, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bünyesinde “Kızıl Kürdistan” yönetim biriminin kurdurulduğu bilinmektedir. Keza İkinci Dünya Savaşının sonunda, Sovyetler İran’dan çekilirken, Moskova tarafından, İran’ın kuzeyinde, 1946 yılında kurdurulan ve ancak bir yıllık bir ömre sahip olabilen “Mahabad Kürt Cumhuriyeti” ve bu Cumhuriyet üzerinden öne çıkan ve bugünlere uzanan Barzani ailesinin Moskova ile olan ilişkileri de yine hatırdadır. Soğuk savaş yıllarının sonlarında, Batı yanlısı Türkiye’ye karşı, bölücü ve ayrılıkçı bir Kürt hareketi olarak bilinen PKK terör örgütünün ortaya çıkmasında ve varlığını sürdürmesinde Moskova’nın pay ve rol sahibi olduğu da keza bilinmektedir. Öyle ki “faşist” ve “aşırı Kürt milliyetçisi” görüntüsü ile PKK terör örgütü, 1991’de Sovyetlerin dağılmasından hemen sonraki yıllarda, bir taraftan Türkiye’nin ve Türkiye üzerinden Batının eski Sovyet coğrafyasına yayılmasını, diğer taraftan da Kafkasya’da ortaya çıkan ve kendilerini Türkiye’ye yakın gören -başta Çeçenler olmak üzere- ayrılıkçı grupların Ankara tarafından desteklenmesini önlemek için de kullanılmıştır. Bugün ise, yakın tarihte Ruslar ile Kürtler arasındaki ilişkiye işaret eden yukarıdaki hususlar, Rusya’nın geçtiğimiz Eylül (2015) ayının sonunda Suriye krizine müdahil olması ve 15 Mart 2016 tarihinde Suriye’den çekilme kararı alması, bunların hepsi birlikte mütalaa edildiğinde, şu hususlar akla gelmektedir. (i) Ruslar, zaman zaman kesintiye uğramış gözükse de, Kürtler konusunda bugüne kadar getirmiş (taşımış) oldukları bir politikaya sahiptirler. (ii) Ruslar, Suriye krizine, bu politikaya bağlı bir strateji içinde yaklaşmışlardır. (iii) Söz konusu çekilme kararı, bu politika ve strateji bağlamında ortaya çıkmış taktiksel bir adımdır, yani devamı gelecektir. (iv) Rusların Kürt hareketine ilişkin -bu denli eskilere giden- geçmişi, kaçınılmaz olarak (er veya geç) ülkesinde Kürt nüfusa sahip bölge ülkelerini Moskova ile karşı karşıya getirecektir. (v) Rusların 18. yüzyıldan başlatılabilecek Kürt hareketine olan ilgisi, bölgede “Kürt kartına” sahip olmayı düşünen bölge dışı diğer aktörler için, bu düşüncelerini hayata geçirmelerinin önünde bir engel olma özelliğini taşıyacak, onların “Kürt kartına” sahip olmalarını zora sokacaktır.

Yakın tarihteki Rus-Kürt ilişkilerine ve bu ilişkinin geldiği anlama dair yukarıda belirtilenler, ABD’nin IŞİD ile mücadele araçlarını iyi seçemediği ve/veya bu mücadeleyi iyi “kontrol” edemediği algısına yol açmaktadır. Suriye’nin “fiili kontrol” durumuna göre parçalara ayrılmasını konu edinen görüşler (senaryolar) ile Rusya’nın Suriye’den çekilmesinin buna destek anlamına gelmesi, ABD ile ilgili bu algıyı ayrıca beslemektedir. ABD ve Batı, Suriye krizinde ve IŞİD ile mücadelede, Kürt hareketinin Rusya’nın nüfuz alanına kayma sinyalleri verdiğini görememişler, göremedikleri için de Rusya’ya hizmet eder bir konuma düşmüş gözükmüşlerdir. Eğer bu görüşe iştirak edilir ise, ABD ve Batı, sadece bu duruma düşmekle kalmayıp aynı zamanda bölgede Türkiye’yi kaybetme ve İran ile yeniden karşı karşıya gelme riski ile de yüz yüze gelmiştir. Suudi Arabistan’ın, İsrail’in ve Mısır’ın Rusya ile olan güncel ilişkileri hatırlandığında, Türkiye’nin ve İran’ın kaybedilmesi, ABD ve Batı için ciddi bir kayıp olacaktır. Bu kayıpların, Asya’nın doğusunda, Çin karşısındaki ABD merkezli cepheyi olumsuz yönde etkileyeceğinden ve Çin’in işine geleceğinden şüphe duyulmamaktadır. Onun için, bunu da, ABD’nin ve Batının kayıp hanesine ayrıca yazmak gerekir.

Yukarıda belirtilenler ışığında ve Türkiye açısından bakıldığında; Rusya’nın Suriye’den çekilme kararı alması ve arkasından Suriye Kürtlerinin attığı adımlar, doğrudan Türkiye’yi etkileyen olumsuz gelişmelerdir. Çünkü Afrin, Kobani ve Cizre kantonları, Türkiye ye bitişik yerlerdir. Ve bu bitişik bölge, Türkiye’de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı yerlerdendir. Bunların anlamı, arkasında Rusya’nın ve ABD’nin yer aldığı Suriye Kürtleri ile ilgili söz konusu gelişmelerin Türkiye’de Kürt ayrılıkçı hareketini tahrik edeceği, körükleyeceğidir.

Gelişmelerin Türkiye için geldiği bu anlam, Haziran 2012’deki ve Kasım 2015’deki yaşanan uçak düşürülmesi olayları ile ilişkilendirilebilecek “intikam” çağrışımlarına da yol açmaktadır. Haziran 2012’de Suriye açıklarında düşürülen Türkiye’ye ait RF-4E tipi keşif uçağının gerçekte Ruslar tarafından düşürülmüş olduğu yolundaki iddialar nedeniyle, Türkiye’nin Kasım 2015’de SU-24 tipi bir Rus savaş uçağını düşürmesinin, buna bir misilleme olup olmadığı bilinmemektedir. Aynı şekilde, SU-24 tipi Rus savaş uçağının Türkiye tarafından hava sahası ihlali “bahane” edilerek, gerçekte başka saiklerle düşürülüp düşürülmediği de bilinmemektedir. Keza Suriye krizi ile ilişkili her iki olayda, Türkiye’nin “oyuna” getirilip getirilmediği de bilinmemektedir. Kesin olan bir şey varsa, o da Rusya’nın Suriye’den çekilmesinin Kürt hareketine “hareketlilik” getirdiği; bunun, olumsuz olarak “şimdilik” en çok Türkiye’ye yansımış gözüktüğü ve bu yansımanın, Rusya’nın uçağının düşürülmesinin intikamını almakta olduğu çağrışımına da yol açtığıdır. Bu noktada akla gelen bir başka husus da, gerek Moskova’nın, gerekse Washington’un mevcut Ankara Yönetimi ile iş yapmadaki isteksizlikleridir. Bu isteksizliğin ya da rahatsızlığın Türkiye’de bir yönetim (iktidar) değişikliğini istemeyi içerip içermediği bilinmemekle beraber, eğer içeriyorsa bunun Moskova ile Washington’u “sınırlı” bir işbirliğine itme potansiyelini içerebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. İç ve dış politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişki ve bugün iç politikanın münhasıran dış politika üzerinden yürütülür hale gelmiş olması, bu ihtimalin dışlanmasına engeldir.

Rusya’nın da, ABD’nin de, Suriye krizine ilişkin duruşları (arada ABD’den farklı yönde söylemler gelse de), Türkiye için aynı şeyi ifade etmektedir. Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunması ile, Kürt hareketine canlılık kazandırılması arasında, Türkiye için, özde bir fark bulunmamaktadır. Her ikisi de, Türkiye’nin gücünü boşa çıkarma, Türkiye’yi muhtaç duruma düşürme ve dolayısıyla dış etkilere daha açık hale gelme potansiyelini içermektedir.

Türkiye’nin NATO’da birlikte olduğu ve NATO “şapkası” altında özel ilişki tesis ettiği ABD, IŞİD ile mücadele kapsamında, hem Irak, hem de Suriye Kürtlerini devreye sokmuş; bu mücadele üzerinden, hem uluslararası kamuoyu nezdinde Peşmergenin imajını adeta “cilalamış”, hem de Peşmergeye eğitim, silah ve teçhizat desteğinde bulunmuştur. PYD için de, Washington’da yetkili ağızlarından PYD’nin (Suriye Kürtlerinin) ABD’nin müttefiki olduğu; Washington Yönetimine yakın bazı uzmanlardan da, ABD’nin bölgedeki hava unsurlarının PYD’nin hava unsurları olduğu, YPG’nin de ABD’nin bölgedeki kara unsuru olduğu açıklaması gelmiştir. ABD, tıpkı Rusya gibi, IŞİD ile mücadelede yerel güçlere verdiği hava desteği sayesinde Suriye Kürtlerinin kontrollerindeki coğrafyaları ellerinde tutmalarına ve genişletmelerine imkân ve fırsat vermiştir. ABD, IŞİD ile mücadelede, “havada” Rusya ile koordinasyona da gitmiştir. Afrin, Kobani ve Cizre kantonları bu suretle ortaya çıkmış, “Kuzey Suriye Federasyonu” da bunlar üzerinde ilan edilmiştir. “Kuzey Suriye Federasyonu” ilanının, Suriye’nin kuzeydoğusunda, Irak sınırının hemen batısında, Cizre’nin güneybatısında, Rimelan’da yapılması bir başka dikkat çekici husustur. Dikkat çekici olması, Rimelan’ın, ABD’nin Suriye’deki özel birliklerinin merkezi ve iki askeri üssünden birinin bulunduğu yer olduğunun ileri sürülmesinden ileri gelmektedir. Rimelan gibi ABD askeri varlığının yığılı olduğu küçük bir yerleşim yerinde, ABD’nin, Suriye Kürtlerinin söz konusu ilanından haberdar olmaması ve bunu önleyecek imkândan yoksun bulunması düşünülemez.

Rimelan’da bu imkâna sahip olduğundan şüphe duyulmayan ABD’nin, Suriye Kürtlerinden gelen  “Kuzey Suriye Federasyonu” ilanına ve Suriye için demokratik federalizm çağrısına karşı çıkması, Türkiye için, ABD hakkında istifama yol açan bir başka çarpıcı husustur.

Yukarıda belirtildiği şekilde, Rusya bir taraftan, ABD diğer taraftan, Suriye Kürtlerine ve Irak Kürtlerine “yol vermiş” ve bu yol veriş, Kürt hareketinin Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü yakından ve ciddi şekilde tehdit eden bir mecraya kaymasına yol açmış gözükmektedir. Kürt hareketinin tehdit olarak Türkiye için geldiği bu nokta karşısında, Ankara Yönetimi ile iş yapmadaki isteksizliğe ya da Ankara Yönetiminden duyulan rahatsızlığa bağlı mülahazalar anlamlı olmaktan çıkmıştır. Çünkü söz konusu tehdidin geldiği nokta bunu aşmış, kamuoyunda Türkiye’nin hedef alındığı algısı giderek güç ve taraftar bulmaya başlamıştır.

Rusya’nın çekilmesi, aynı zamanda Suriye’nin parçalanması senaryosunun “fiilen” uygulamaya konulduğu yolunda bir işaret olarak da anlamlı bulunmaktadır. Rusya, Esad Yönetimine bırakılacak yerlerin sınırlarının çizilmesini sağlamış, burada yer alacak Tartus deniz üssü ve Hmeymim hava üssü karşılığında bu sınırları güvenceye kavuşturmuş; çekilme kararı ile de, Şam ile karşı karşıya gelmeden Suriye Kürtlerine ve bunlar üzerinden bölge Kürtlerine eğilmiştir. Bu eğilmenin aynı zamanda Türkiye için yakın ve ciddi bir tehdit özelliğini taşıması ise, Moskova’nın Rus uçağının düşürülmesinin “rövanşını” fazlası ile almasına hizmet edecek gözükmesine ilave olarak, Suriye’nin parçalanmasını öngören senaryonun kapsamına Türkiye’nin de dâhil olduğu, Türkiye’nin de ülke ve ulus bütünlüğünden kopuşlar olabileceği algısı ortaya çıkmıştır.

Türkiye için bunlar konuşulabilirken, Arap ve İslam Dünyalarından eskisi gibi Türkiye lehine sesler çıkamaması, önümüzdeki döneme ilişkin olarak, düşündürücü bulunması gereken bir durumdur.

“Kuzey Suriye Federasyonu”nun ilanı, siyasal ve hukuksal açıdan, güçlü bir zemine sahip değildir. Her şeyden önce, self-determinasyon açısından Suriye Kürtleri zayıf bir pozisyondadır. Bu zayıflık, Irak Kürtleri ile karşılaştırıldığında çok net olarak ortaya çıkmaktadır. Afrin, Kobani ve Cizre kantonları, münhasıran Kürtlerin yaşadığı yerler değildir. Buralarda Kürt etnik kökenine sahip olmayanlar ya da kendilerini Kürt olarak tanımlamayanlar da vardır. Suriye Kürtlerinden gelen açıklamada yer alan federasyonun bölgede yaşayan bütün etnik grupları temsil edileceği “demokratik öz yönetim bölgesi” olacağı ifadesi, bu gerçeği dışa vurmaktadır. Diğer etnik grupların geleceğe ilişkin görüşlerine başvurulmadan, onlar adına karar alınması ne kadar doğru olabilir. Ortada onlara sormadan alınmış bir karar varken, federasyonun “demokratik” olacağı ve Kürt olmayanların yönetime katılmasından söz edilmesi ne kadar inandırıcı olacaktır. Kaldı ki, gerek bölge ülkelerinden, gerekse BM’den gelen açıklamalarda, hem Suriye’nin toprak bütünlüğüne vurgu yapılmıştır, hem de Suriye’nin geleceğine ancak bütün Suriye halkının karar verebileceğine işaret edilmiştir ki, bunlar da yine bu bağlamda hatırlanması gereken hususlardır.

Suriye krizinde gelinen bu noktanın çağrıştırdığı başka hususlar da var. (i) IŞİD’in Sünni kimliği ve Suudi Arabistan ile ilişkilendirilmesi, Moskova-Riyad yakınlaşması ve Rusya’nın Suriye’den çekilmesi hep birlikte mütalaa edildiğinde, Suudi Arabistan’ın IŞİD’ın fazla mevzi kaybetmemesi için Rusya ile anlaşmış olabileceğini akla getirmektedir. Eğer öyle ise, Riyad’ın, IŞİD’ın daha fazla küçülmemesini, Ankara’nın Kürt hareketi üzerinden algıladığı ülke ve ulus bütünlüğüne yönelik tehdide tercih ettiği gibi bir sonuç çıkarmak mümkündür. Daha açık bir ifade ile, Riyad’ın önceliği IŞİD’a verdiği, Ankara’nın içine düşeceği durumu önemsemediği; Ankara-Riyad ilişkilerinin eski canlılığından uzaklaştığı; IŞİD’ın Türkiye’yi hedef alan saldırılarının bu görüşü beslediği, düşünülebilir. (ii) Uluslararası politikada çok fazla anlamlı olmasa da, Rusya’nın Suriye krizinde hem Şam’ı dikkate alan, hem de Kürt hareketinin önünü açan yaklaşımı, Ukrayna krizi ile örtüşmektedir. Ancak ABD’nin Şam Yönetimini hedef alan ve PYD’yi müttefik gören yaklaşımı, Ukrayna krizindeki duruşu ile uyuşmamaktadır. Böyle bakınca Rusya’nın geri çekilmekle, ABD’yi ayrıca bu açıdan da sıkıntıya soktuğu düşünülebilir. Ancak ABD’nin IŞID ile bağlantılı olduğu yolundaki iddialar ve Moskova ile Washington’un Ankara’dan duydukları “ortak rahatsızlık” nedeniyle, Rusya’nın Suriye’den çekilme kararı alması, rekabet ortamında konjonktürel/konusal bir işbirliğinin olabileceği algısına da yol açmaktadır. (iii) İran Dışişleri Bakanının Türkiye ziyareti, Rusya’nın Suriye’den çekilmesinin ve bu çekilme ile ilişkilendirilebilecek gelişmelerin, Ankara ile Tahran’ı biri birine ittiğinin işareti olarak alınabilecek bir gelişmedir. Ankara ile Tahran’ın yakınlaşması, yakınlaşmaya paralel bir şekilde, hem Moskova’nın, hem de Washington’un bölgedeki hareket alanını daraltacaktır. (iv) Kürt hareketi nezdinde, ABD’den çok, Rusya’nın konumu güçlenmiş gözükmektedir. Sovyetlerin ve Doğu Blokunun dağılma sürecindeki ve Osmanlı dönemindeki benzer durumlar da hatırlanmak suretiyle, bunun muhtemel sonuçları üzerinde durmak gerekir. Eğer Batının 1991’den hemen önceki yıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlar üzerinden Sovyetler Birliğini ve Doğu Blokunu hedef aldığı kabul edilir ise, bugün aynı şeyin Rusya tarafından ve Suriye, Irak, Lübnan ve Türkiye üzerinden Batıya yapılmak istenebileceği düşünülebilir. Bu yaklaşım, büyük bir “rövanştan” söz edilmesini de gerektirir. Bu konuya eğilirken, Sırpların, Bulgarların ve Rumenlerin Osmanlıdan kopuşundaki Rus etkisinin hatırlanması yararlı olacaktır. Bütün bunun yol açacağı meşguliyetin, Asya’nın doğusunda, Çin karşısında, ABD’yi nasıl etkileyeceği de önemlidir. (v) Suriye’den çekilene kadar teröristler ile mücadele ettiğini söyleyen ve çekildiği zaman da geride  “zorba bir yönetimi değil, teröristler ile mücadele eden bir devleti-Şam Yönetimini” bırakan Rusya, gerçekte birçok yerde BM üyesi ülkelerin siyasal bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü hedef alan hareketlerin adeta “hamisi” pozisyonunda gözükmektedir. Gürcistan’da, Moldova’da ve Ukrayna’da durumun böyle olduğunu ileri sürmek mümkündür. Suriye’den de böyle bir tablo çıkacak gibi gözükmektedir. Lübnan’ın, Irak’ın, Türkiye’nin ve İran’ın ise, böyle bir tabloyu yansıtma potansiyeli içerdiği anlaşılmaktadır. İster istemez ne oluyor sorusu akla geliyor. Moskova, Çarlık ya da Sovyetler dönemine geri mi dönüyor? Bunun, enerji merkezlerinin, enerji taşıma yollarının ve sonuçta enerji piyasasının kontrolü açısından geleceği anlam önemlidir. Önemli suyollarının ve boğazların kontrolü de bu bağlamda görülmelidir.

Sonuç; uluslararası politikada işler iyi gitmemektedir. ABD, tatbikatlarda nükleer güçle işleyen uçak gemilerine yer vermeye başladı. İngiltere, Japonya’dan düzinelerce atom silahı yapmaya yetecek plütonyumu gemilerle ülkesine taşıyor. Kuzey Kore hidrojen bombası denedi, nükleer programını sürdürüyor. İran’ın nükleer programı meşruiyet kazandı. Hindistan’ın nükleer alış-veriş talebi, uzun aradan sonra, Kanada ve Avustralya tarafından karşılandı. Suudi Arabistan, Rusya ile nükleer işbirliğine gidiyor. Nükleer tehdit artıyor. Bunun “eşiği” yükseltmesi, son tahlilde güven vermiyor. Fitil ateşlendi mi arkası gelecektir. Fitilinin ateşlendiği yer de bu kez Orta Doğu olacak gibi…

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 21 Mart 2016


ABD’NİN İRAN YAPTIRIMLARINI SORGULAMA…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas İran’ı ziyaret ederken, bu ziyaret ile eş zamanlı olarak İran’dan bir açıklama ve bir eylem geliyor[i]. Açıklama, bir uyarı. İran; Avrupa’ya, bağları normalleştirme, ekonomik ilişkileri normale dönmesini sağlama uyarısı geliyor. Eylem de; İran, aynı anda altı hedefi izleyebildiği ve savaş uçaklarını, bombardıman uçaklarını, droneleri ve

MEKKE’DEKİ İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI (İİT) ZİRVESİ ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Suudi Arabistan Kralı Salman’ın daveti üzerine, Mekke’de İslam İşbirliği Teşkilatı İİT) olağanüstü liderler zirvesi gerçekleşiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu zirveye katılmaması haber yapılmış[i]… Zirvede, Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu temsil etmiş. Bilindiği üzere, Türkiye, 14-15 Nisan 2016 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşen İİT 13. Zirvesi ile, İİT Zirve Dönem Başkanlığını üstlenmişti. Dışişleri Bakanlığı’nın web

TÜRK MEDYASINDA BUNLAR KONUŞULUYOR MU?

ABD Başkanı Donald Trump ile telefonda görüşen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir sonraki gün de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefonda görüşmüş… (Bu yazıda, tarih hatası nedeniyle, güncelleme yapılmıştır.)

HAKURK OPERASYONU: GÜNCEL DIŞ POLİTİKADA SORU İŞARETLERİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Sözcü Gazetesi’nin 29 Mayıs 2019 tarihli nüshasının 15. sayfasında, deneyimli ve özellikle savunma/güvenlik konularında oldukça geniş bir çevreye sahip gazeteci Saygı Öztürk; Irak’ın kuzeyindeki 7 bin 903 PKK terör örgütü militanının, ABD’nin verdiği yeni silahlarla, Türkiye’ye sızmak için Hakurk bölgesinde toplandıkları bilgisinin edinilmesi üzerine, Türkiye’nin “büyük gizlilik içinde, iki komando

ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin Halk Kurtuluş Ordusu Askeri Bilimler Akademisi araştırma görevlisi, Çin-Amerikan Savunma İlişkileri Merkezi Direktörü, Kıdemli Albay Zhao Xiaozhuo; Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (International Institute for Strategic Studies-IISS)’nün düzenlediği, 30 Mayıs 2019 Cuma günü Singapur’da başlayacak, Asya-Pasifik güvenliğine dair Shangri-La Diyalogu 18. Toplantısı münasebetiyle hazırladığı makalesinde Trump Yönetiminin Hint-Pasifik Stratejisinin üç

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.