PUTİN-TRUMP ZİRVESİ İÇİN HELSİNKİ’NİN TERCİH EDİLMESİ ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Putin-Trump Zirvesinin niçin Finlandiya/Helsinki’de gerçekleştiği üzerinde duruluyor. Buna ilişkin olumlu ve olumsuz yorumlar var.[i] Bununla beraber, zirvenin Helsinki’de gerçekleşmesinin Soğuk Savaş yıllarına giden bir “nostalji”den daha fazlası olduğunda bir uzlaşma var. Ben de bu görüşteyim. Ancak, “fazlası” konusunda analizde geçenlerden ayrılıyorum. Analizde “fazlası”, güncel, bilinen ve hâlihazırda devam eden, Rusya ile ABD’nin “bir şekilde” taraf olduğu sıcak çatışma ve kriz bölgeleri ile ilişkilendirilmiş. Ben ise, Putin ile Trump’ın zirve için Helsinki’yi tercih etmiş olmalarını Çin ile ilişkilendiriyorum. Bana göre “fazlası”, Çin ile ilgilidir.

Analizde adı geçmiş olmasına rağmen “1975 Helsinki Nihai Senedi”nin içeriğine, küresel sistemin bütünü için ifade ettiği anlama ve bir süreç olarak yerine getirdiği işleve değinilmemiştir. Oysa bu önemlidir. Niye? Çünkü bu belge, Soğuk Savaş yıllarında, Dünyanın Batı-Doğu diye bölünmüş, kutuplaşmış, tarafların genellikle biri birinden kopuk, kendi içlerinde işleyen ayrı bir “çarka” sahip olduğu bir ortamda ortaya çıkmıştır. Ve belgenin içeriği, sadece Avrupa’nın geleceği ile ilgili değil, Avrupa üzerinden Dünyanın geleceği ile de ilgilidir.  1975 Helsinki Nihai Senedi, Dünyanın nasıl yeni bir düzene kavuşturulacağına dair hususları içeren bir belgedir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK)’nın hazırlık çalışmaları başlayan bu süreç, 1975’de Helsinki Nihai Senedi’nin ortaya çıkışı ile bitmemiştir. Süreç devam etmiştir. Sovyetlerin 1991’deki çöküşü, bu sürecin bir parçasıdır. Ve 1991’den bugüne (2018’e) kadar olan gelişmeler de, bu süreçten bağımsız olarak düşünülemez. Buradan hareketle; AGİK ile başlayan süreç, bir dönem “kontrollü” bir şekilde işlemişse de, 1991’den sonra, özellikle ABD’nin önce kapıldığı “kibir”, sonra içine düştüğü “atalet” sonucu, süreç kontrolden çıkmıştır. Süreç, başlangıçta “yeni Dünya düzeni” olarak anılırken, giderek bundan uzaklaşmıştır. Günümüze doğru öne çıkan “yeni Dünya düzensizliği”, bu uzaklaşma ile ilişkilendirilebilir.

Bugün küresel sisteme bakıldığında, daha çok Çin görülmektedir.

ABD, güç kaybetmiştir, kaybetmeye de devam etmektedir ve bu, doğal olarak, ABD’nin nüfuz alanının daraldığı bir sürece de yol açmıştır. ABD, kapitalizmin/liberalizmin “tökezlediği”, bunlarla bağdaştırılması güç adımları atan bir ülke görüntüsü verir hale gelmiştir. Hatırlanacaktır; 1991’de Sovyetler Birliğinden “çökme” sinyalleri gelirken ortaya “tarihin sonu” tezi çıkmış, tezde ABD’nin savunduğu değerlerin galip geldiği işlenmişti. Bugün kapitalizm/liberalizm, en “hafif” deyim ile “tökezlemiş”, ciddi sapmaları yaşıyor, fakat günün koşularını dikkate alan ideolojik bir “güncellemenin” yapıldığına dair bir işaret yok. Bunu şunun için söyledim; ABD’deki güç kaybının “ideolojik” bir boyutu da vardır. Ve bu çok önemlidir.

Moskova, 1991’deki dağılma sonrasında oldukça sıkıntılı bir dönem geçirmiştir. Putin ile birlikte, 2000 yılının başından itibaren “yükselişe” geçmiş, bugün zaman zaman eski güçlü günlerini çağrıştırır bir noktaya ulaşmıştır. Fakat Rusya’nın “güç” olarak bugün bu noktaya gelmiş olması Çin karşısında çok da anlamlı bulunmamaktadır. Üstelik, bana göre, Rusya’nın Asya’daki “Uzakdoğu” toprakları Çin tehdidi altındadır ve küresel ısınma bu tehdidi beslemektedir. Rusya, Batıya yönelmiştir. Ancak bu yöneliş, ideolojiyi de dikkate alan bir yöneliş değildir. Rusya, ne yeni bir ideolojik bir söyle geliştirmiştir, ne de 1991 öncesi ideolojisini yeni koşullarda kendisine göre güncelleme içine girmiştir. Dışarıdan, Rusya’nın ideolojik bir “boşluk” ya da “belirsizlik” içinde olduğu algısı edinilmektedir.

Çin ise; “devlet kapitalizmi” olarak anılan “karma” bir yolla ekonomi üzerinden küresel politikada hızlı bir yükseliş göstermiş, güçlenmiştir. Nüfuz alanını genişletmekte ve ABD karşısında yeni bir “kutup” olarak görülmektedir. Mao’ya yeni bir heyecanla sarılmıştır. Küresel ekonomi, kalabalık nüfusunun da etkisinde, “bir şekilde” adeta Çin’in etrafında dönmeye başlamıştır. Çin, artık “taklitçi” değildir, fikri mülkiyet haklarını ihlal ile anılmamaktadır, “yenilikçi” özelliği ile kendisini göstermeye başlamıştır. Komünist Parti ile yönetilen Çin’in yükselişi, kendisine ideolojik bir yayılma imkânı sağlamaktadır ki; bu, politik, ekonomik ve askeri/güvenlik açılardan Çin’e ayrıca avantaj sağlamaktadır.

Çin ideolojisini güncellerken, ABD ile Rusya’dan gündemlerinde ideolojik “yenilenmenin” yer aldığına dair bir işaret ile karşılaşılmamasını konu bağlamında özellikle önemli buluyorum.

Yukarıda işaret edilen 1975 Helsinki Nihai Senedi ile, küresel politikanın önde gelen üç aktörüne (ABD’ye, Rusya’ya ve Çin’e) ilişkin hususlar ışığında, bugün (16 Temmuz 2018 günü) Helsinki’de gerçekleşen Putin-Trump Zirvesinin, ileride, Çin ile bağlantılı bir zirve olarak anılabileceğini düşünüyorum.

Dün 1975’de Helsinki’de Dünyayı yeni bir düzene kavuşturmak için anlaşan Moskova ile Washington, bugün bu kez Çin’i dikkate alarak Dünyanın geleceği konusunda “şimdilik” pekâlâ bir anlayış birliğine varma peşinde olabilirler.

Putin ve Trump, önümüzdeki dönemde Helsinki’de yine bir araya gelebilir. Hatta bu “ikili” bir araya gelişler, daha sonra Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in katılımıyla “üçlü” bir zirveye de dönüşebilir. Xi’nin “küreselleşmeci” ve “serbest ticaret”ten yana duruşu bu ihtimali beslemektedir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 16 Temmuz 2018.

[i] https://www.worldpoliticsreview.com/articles/25076/why-finland-s-hosting-of-the-trump-putin-summit-is-more-than-just-cold-war-nostalgia, 16.7.2018.


ABD İLE İRAN ARASINDA SICAK ÇATIŞMA İHTİMALİ VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, daha yeni ifade etmiş; yaşananlara rağmen, ABD ile İran arasında çatışma olmayacağı görüşündeyim demiş. Bu ifade, elbette ki, değerlidir. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de, İran’ın “mantıklı” olduğu ve iyi bir “müzakereci” olduğunu açıklamış.  Rusya Devlet Başkanı Putin, Soçi’de ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu kabul etmesi

GÜNCEL İRAN-ABD İLİŞKİLERİ SORGULANMAYA MUHTAÇTIR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, geçtiğimiz Cumartesi (11 Mayıs 2019) günü, İran’ın resmi haber ajansı IRNA üzerinden, İran’daki siyasal muhaliflere seslenmiş; ülkenin 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşından daha olumsuz koşullar altında bulunduğuna işaret ederek birlik çağrısında bulunmuş ve İran’ın “benzeri görülmemiş” bir ABD baskısı ile karşı karşıya bulunduğunu belirtmiştir[i]. Ruhani;

ABD ÇİN’İ UYARIYOR: ARKTİK OKYANUSU GÜNEY ÇİN DENİZİ’NE DÖNMESİN!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ABD Dışişleri Bakanı, Kuzey Kutbu’ndaki faaliyetleri nedeniyle, Çin’i, Kuzey Kutbu’nu (Arktik Okyanusu’nu) Güney Çin Denizi’ne çevirmek istemekle itham ediyor. Bu açıklamayı çıkış noktası alan makalede[i] deniliyor ki; Arktika’nın (Kuzey Kutbu bölgesinin) geleceği;  bölgeyi ve kaynaklarını kontrol etmek için rekabet içinde olan güçler tarafından değil, tüm insanlığın çıkarlarına göre belirlenmeli…

BİR S-400 ANALİZİ VE BU ANALİZ IŞIĞINDA KONUYA ENERJİ POLİTİK BİR BAKIŞ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk WPR (World Politics Review)’de yer alan, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in 5-6 Mayıs 2019 tarihlerinde Türkiye’ye yaptığı ziyareti çıkış noktası alan, S-400’ler konusundaki kısa analizde[i], özetle aşağıdaki hususlara yer verilmiştir.

“MEYDAN” ÇİN’E KALACAK GÖZÜKÜYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk WPR (World Politics Review)’de yer alan “How China’s Rise Has Remade Global Politics” başlıklı kısa analizde[i], özetle aşağıdaki hususlara yer verilmiştir.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.