PAKİSTAN’DAN İDLİB’E BİR DİZİ ÇAĞRIŞIM…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

ABD’li “The National İnterest”den, Çin’in Pakistan’ı aşağıladığına (sömürge muamelesi yaptığına) değinen ve Pakistan Başbakanı İmran Han’ı Pakistan halkı ile karşı karşıya getirme amacının güdüldüğü algısına yol açan (içeridiğinden böyle bir algı potansiyeli çıkarılabilen) ilginç bir makale[i]… ABD’nin, yeniden Pakistan ile yakınlaşma çabası içinde olduğu çağrışımına da yol açıyor…

Önce bu makalede hangi hususlar nasıl ele alınmış, genel olarak buna bakalım.

i. Pakistan kendisini “bölgesel güç” olarak görse de, Pekin Pakistan’a sömürge muamelesi yapmaktadır.

ii. Pakistan’da, Hindistan bir “saplantı”dır.

iii. Pakistan, 1947’de Hindistan’dan koptuktan sonra, üç kez (1965’de, 1971’de ve 1999’da) Hindistan ile savaşmıştır.

iv. Ünlü tarihçi Bernard Lewis’e göre, eğer bilim adamları/uzmanlar BM’in İsrail tarafından yerlerinden edilmiş Filistinlilere uyguladığı “mülteci” tanımını benimsemiş olsalardı, Güney Asya, 200 milyondan fazla mülteciye ev sahipliği yapmış olacaktı.

v. Pakistanlılar, gerçek ya da hayal, tarihsel olarak, hep ezilen Müslümanları savunmuş ve bu savunmada hep ön sırada yer almıştır. Pakistan, Afganistan’da Sovyetlerin karşısında olmuştur. Dünyada İsrail ve Yahudi karşıtı ülkeler arasında yer alır. Myanmar’da Rohingya Müslümanlarının durumunu yakından takip etmektedir. Çeçenistan’da hayır kurumları işletmektedir. Milliyetçilikten çok dini motivasyona sahip olan ve Hindistan’ı hedef alan terörist grupları desteklemekte bir sorun görmemektedir.

vi. Pakistan Başbakanı İmran Han, Çin’in Müslüman Uygur Türklerine yaptığı zulüm konusunda, hem sessiz kalmıştır, hem de Çin’in Müslüman Uygur Türklerine yaptığı zulmü/baskıyı savunmuştur.

vii. Pekin’deki Pakistan Büyükelçiliği, Çin’e Sincan-Uygur Özerk Bölgesi ile Pakistan’ın Gilgit-Baltistan eyaleti arasında “kardeş eyalet” ilişkisinin tesis edilmesini öngören bir taslak Mutabakat Muhtırası sunmuştur.

viii.. Hindistan da dâhil, bütün ülkeler korona virüs nedeniyle Çin/Wuhan’daki vatandaşlarını geri çekerken, Pakistan, buradaki Pakistanlı üniversite öğrencilerini geri çekmemiştir. Bunun nedeni, Pakistan Başbakanı İmran Han’ın, hem ülke kaynaklarını dış seyahatler ve Pakistan Ordusu için kullanırken Pakistan’ın sağlık alt yapısını ihmal etmesi, hem de yolsuzluğun ve düzensizliğin Pakistan’da etkili bir “sağlık karantinası”na imkân vermemesidir.

ix. Hindistan’dan ayrılmadan önce uzun süre Hindistan Müslüman Birliği’nin liderliğini yapan, daha sonra Pakistan’ın kurucusu olan Muhammed Ali Jinnah, Pakistan’ı Müslümanlar için bir toprak olarak görmüştür. Yani Pakistan, etnik kimliğe değil, dinsel kimliğe dayandırılmış bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Buna nedenle, Pakistan, “modern çağın ilk İslam devleti” olarak nitelendirilebilir.

Makalenin içeriği, genel olarak yukarıda belirtildiği şekilde…

Pakistan, İran’a, Afganistan’a, Çin’e ve Hindistan’a komşu, 240 milyona yakın bir nüfusa sahip bir ülkedir. Nüfusunun yaklaşık % 90’ı Müslüman, Müslümanların da yine yaklaşık % 90’ı Sünnidir. 2017 rakamları ile, satın alma gücü paritesi itibarıyla ve tahmini olarak bir trilyon doların üzerinde bir GSYİH’ya sahiptir. Petrol ve doğal gaz ihtiyacının çok büyük bir kısmını dışarıdan (ağırlıklı olarak Suudi Arabistan’dan ve Birleşik Arap Emirlikleri-BAE’nden) sağlayan, yani enerji yönünden dışa bağımlı bir ülkedir. GSYİH’sının yaklaşık % 4’ü gibi çok yüksek oranda bir kaynağı askeri harcamalarında kullanan, nükleer güç sahibi bir ülkedir.

Fazla ayrıntıya girmeyeceğim; Pakistan, Soğuk Savaş yıllarında başlayan, Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ile zirve yapan Pakistan-ABD ilişkileri, geçtiğimiz 20 yıl içinde ABD’nin Hindistan’a yaklaşan bir görüntü vermesinin etkisinde bozulmuştur. Bu bozulma, en çok Afganistan’da kendisini göstermiştir ve Pakistan’ın Çin’e yanaşması ile ters orantılı olarak gelişmiştir. Usame bin Laden’in, Mayıs 2011’de, ABD Özel Kuvvetleri tarafından, Pakistan’ın başkenti İslamabad’a 50-60km. mesafedeki küçük bir yerleşim biriminde (Abbottabad’da) öldürülmesi operasyonunda kullanılan “özel” bir helikopterin düşmesi, Pakistanlı yetkililerinin düşen helikopterin enkazının Amerikalılar tarafından hemen alınmasına izin vermeyerek Çinli uzmanların bu “özel” helikopter üzerinde inceleme yapmasına imkan vermesi, ABD ile ilişkilerin bozulmasının, Çin ile yakınlaşmanın derecesine işaret eden oldukça somut ve anlamlı bir olaydır. Pakistan’ın aşağıda Umman Denizi’ne açılması, yukarıda Çin’e (sorunlu Keşmir üzerinden yine sorunlu Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne) komşu olması, Pakistan-Çin ilişkilerinin hızla gelişmesine yol açmıştır. Pakistan’ın Gwadar limanı üzerinden başlayıp Çin’e kadar uzanan kara ve demir yollarını içeren “Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru”, Pekin için sadece ekonomik açıdan değil, politik ve askeri açıdan da son derece önemlidir. Çin, bu koridorda ciddi alt yapı yatırımlarına gitmiştir. Bu koridor, Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol Projesi”nin çok önemli bir parçasını teşkil eder.

Haberde Çin’in Pakistan’ı aşağıladığına (sömürge muamelesi yaptığına) yer verilmesine bakarken, önce Pakistan ile Çin arasındaki bu yakın ilişkiyi, sonra da Pakistan’ın güncel jeopolitiğinin Çin ve küresel enerji trafiği bağlamında son derece önemli olduğunu görmek gerekir. Onun içindir ki, hem Pakistan-Çin ilişkilerinin bozulmasının geleceği anlamı, hem de bu bozulmanın kimin işine geleceğini anlamak ve iyi görmek gerekir. Pakistan-Çin ilişkilerinin bozulmasının ne kadar, ne zamanda mümkün olabileceği ayrı bir konu olmakla birlikte; Pakistan Çin ilişkilerinin bozulmasının, hem Çin karşısında, hem de küresel enerji pazarını kontrol bağlamında, ABD’nin ciddi şekilde işine geleceği çok açıktır. Yani haber, Pakistan-Çin yakınlığını bozmaya yönelik bir “oyunun” sahneye konulmuş olabileceğini çağrıştırmaktadır.

Söz konusu haber ışığında ABD ile de ilişkilendirmek suretiyle Pakistan’a bakarken, Pakistan’ın Suudi Arabistan ile olan ilişkilerine de bakmak gerekir. Pakistan’ın enerjide dışa bağımlı olduğuna yukarıda işaret etmiştim. Pakistan, Suudi Arabistan’dan (ve BAE’nden) “uygun koşullu” petrol ve doğal gaz alan, karşılığında da Suudi Arabistan’ın ve Riyad kontrolündeki “Körfez Bölgesi”nin savunmasına ve güvenliğine katkı sunan bir ülkedir. İslamabad ile Riyad arasındaki bu ilişkide, Sovyetlerin Afganistan’ı işgali sonrasında ABD’nin “kontrolünde” Afganistan’da başlayan “İslami direniş” hareketi özel bir yere sahiptir. O tarihlerde, Pakistan da, Suudi Arabistan da, ABD ile sorunsuz ve yakın bir ilişki içindeydi; Afganistan’da Sovyetlere karşı birlikte çalıştılar. Ancak şimdi durum öyle değil. Koşullar ciddi şekilde değişti.

Artık Sovyetler yok. ABD, hem Çin ile karşı karşıyadır, hem de artık Dünyanın en büyük enerji üreticisidir. Enerji zenginliğini değerlendirmeyi öngören bir dış politika takip etmektedir ve bugün uluslararası politikada yaşananları doğru anlayabilmek için ABD’nin bu güncel yaklaşımını göz önünde bulundurmak gerekir. Daha önce birkaç kez yazdığım üzere, enerji zenginliğini değerlendirmede ve küresel enerji piyasasını kontrol etme çabasında, Suudi Arabistan ABD için en “kolay lokma”dır. Yıllardır iç içe olduğu için, neyi yapabileceğini, neyi yapamayacağını, imkân ve kabiliyetinin ne olduğunu çok iyi bilmektedir. Suudi Arabistan’ın enerji üretemez (arz edemez) hale gelmesi, ABD’ye Suudi enerji pazarını ele geçirme imkânı verecektir. Bu, ABD için sadece ekonomik açıdan değil, askeri ve politik açılardan da çok önemlidir. Buna bağlı olarak, Eylül 2019’da Suudi Arabistan’ın Aramco tesislerine silahlı insansız hava araçları ile yapılan saldırı, her ne kadar İran(!) ile ilişkilendirilmiş olsa da, gerçekte arkasında ABD’nin yer aldığı, Suudi enerji pazarını ele geçirmeye yönelik bir “test” ya da “deneme” olarak da görülebilir. İşte tam da bu noktada, hem Pakistan’ın Suudi Arabistan’ın savunma ve güvenliğine katkı sunan bir ülke olduğu, hem de Pakistan’ın jeopolitiğinin ve Pekin ile olan ilişkilerinin Çin için çok değerli olduğu hatırlanarak, ABD’nin Pakistan’ı yeniden yanına çekmesinin geleceği anlamı durup bir düşünmek gerekir. Herhalde Washington, Pakistan’ı yeniden yanına çekmekle, sadece Pakistan üzerinden Çin’i çevrelemekle kalmayacaktır. Suudi Arabistan’ı destekten yoksun bırakmak suretiyle, hem Suudi enerji pazarına adeta “çökme”, hem de böylece küresel enerji piyasasını daha çok kontrol (yani enerji) üzerinden Çin’i ayrıca baskı/kontrol altına alma imkânlarına ya da avantajlarına da kavuşmuş olacaktır.

Yani “oyun” çok büyük… Haber, konuya ilişkin beliritlen önceki gelişmeler ile birlikte bunu çağrıştırıyor.

Pakistan’ın, “sorunlu” Keşmir bölgesindeki Gilgit-Baltistan eyaletinin Çin’in yine “sorunlu” Sincan Uygur Özerk Bölgesinin “kardeş eyalet” ilan edilmesine ilişkin habere konu önerisi, oyunun gerçekten büyüklüğüne işaret eden bir husus olarak görülmektedir. Gilgit-Baltistan eyaleti ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi, komşu sayılabilecek yakın bir konumdadırlar. Her iki coğrafyada da Sünni siyasal İslam” söyleminin öne çıkmış olduğu bir görüntü vardır. Irak’ta ve Suriye’de IŞİD ile mücadele eden ABD, IŞİD’a katılımların en yoğun olduğu yerlerden biri olan Sincan Uygur Özerk Bölgesinde ne hikmetse(!) Müslüman kimliği ile Uygur Türklerine sahip çıkıyor, onların sesi oluyor. Böyle bir durum var iken, Pakistan’ın Gilgit-Baltistan eyaleti ile Sincan Uygur Özerk Bölgesinin kardeş şehir ilan edilmesi talebi, ABD’yi çağrıştırmaz mı, Pakistan’ın yeniden ABD ile yakınlaşmakta olduğunu çağrıştırmaz mı?

Bana göre, daha fazlası var…

Sayın Erdoğan’ın, daha yeni 13-14 Şubat’ta Pakistan’a yaptığı ziyaret de var. Söz konusu haberin çağrışımları, bu ziyarete değinmeyi de gerektiriyor.

Türkiye, Sayın Erdoğan’ın yönetimindeki AKP iktidarı döneminde, yakın zamana kadar, Suudi Arabistan ile yakın ilişki içindeydi. Şimdi Ankara-Riyad ilişkileri ciddi sorunlu gözüküyor. Belirgin bir soğuma ve uzaklaşma var, hatta Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile Suudi Arabistan’ın karşı cephelerde yer aldığından bile söz edilebilir. Bu, söz konusu haber bağlamında, arada bunu öngören “resmi” bir düzenleme olmasa da “mezhepsel” dayanışma bağlamında yakın zamana kadar hep hissedilmiş olan “yakınlık” ışığında, pekâlâ Suudi Arabistan’ın bugün Türkiye’nin “muhtemel” savunma ve güvenlik desteğinden de yoksun olduğu anlamına gelmektedir. Bu suretle Pakistan’dan sonra, Türkiye’nin de savunma ve güvenlik desteğinden yoksun kalmış bir durumda, acaba Suudi Arabistan’ın kendi enerji pazarını ABD karşısında koruması ne kadar mümkün olabilecektir? Bunu bir düşünmek gerekir. Pakistan da, Türkiye de, Sünni Müslüman nüfus çoğunluğuna sahip ülkelerdir ve bu ihtimal bağlamında Suudi Arabistan’ın Sünni İslam Dünyasındaki nüfuzunda gerileme olacağı da varsayılmalıdır. Bu gerileme de, ABD karşısında Suudi Arabistan’ı ayrıca destek yoksun bırakacak bir etkiye yol açacaktır.

Bu noktada İran da çağrışım yapıyor. Hangi İran? Olaylar ile içten içe çalkalanan, ABD ambargosu/baskısı altındaki İran…

Bitmiyor…

Daha dün Suriye’nin kuzeyinde ayrılıkçı Kürtler nedeniyle ABD ile karşı karşıya gelmiş Türkiye, bugün idlib’de -açıklamalara göre- ABD’nin desteğine sahip, ABD ile birlikte… Moskova da Türkiye’nin karşısında… Böyle görünüyor.

(i) Bu tablo, (ii) Sayın Erdoğan’ın Pakistan ziyareti ve (iii) söz konusu haber ışığında yukarıda belirtilen hususular, bunların hepsi birlikte mütalaa edildiğinde, İran konusunda şu çağrışım beliriyor: İran’ın, doğuda Pakistan, batıda Türkiye tarafından “kıskaç” altına alınmak istendiği ABD’ye ait muhtemel bir senaryo… Türkiye ve Pakistan enerjide dışa bağımlı ülkeler ise, ABD de artık Dünyanın en büyük enerji üreticisi olmuş ise, enerji saiki, Türkiye’yi ve Pakistan’ı böyle bir senaryoda yer almaya iten saiklerden biri olamaz mı? ABD sayesinde (!) Sünni İslam Dünyasında gözlerin Riyad’dan Ankara’ya ve İslamabad’a kayması, Türkiye’ye ve Pakistan’a cazip gelmez mi? Bunların, Pakistan’ı ve Türkiye’yi “birlikte” ABD’nin etkisine açıcı bir etkisi olamaz mı? ABD’nin Türkiye ve Pakistan üzerinden İslam Dünyasına nüfuz etmeyi düşünebileceği muhtemel bir senaryo, sadece İran karşısında değil, Çin karşısında da ABD için çok anlamlı olmaz mı? Pakistan ve Türkiye, bu suretle ABD’nin enerji merkezli güncel dış politika hedeflerine ulaşmasına hizmet etmiş olmazlar mı?

Tabiatıyla akla sadece bunlar gelmiyor. Sayın Erdoğan’ın daha yeni (22 Şubat’ta) Menemen-Aliağa-Çandarlı Otoyolu’nun açılış töreninde, İdlib için sarf ettiğini düşündüğüm, “Türkiye küresel güçlerin senaryolarına teslim olmayacak” mealindeki sözü de akla geliyor.[ii] Gerek yukarıdaki mülahazalar, gerekse Sayın Erdoğan’ın bu sözü, İdlib’in, bir sembol, bir işaret olduğunu çağrıştırıyor. ABD, her zaman olduğu gibi, büyük oynuyor gözüküyor gibi.

Bakalım Türkiye, “gücü ve kapasitesi” ile, küresel güçlerin senaryolarının karşısında mı gözükecek yoksa bu senaryoların bir parçası olarak nerede, nasıl bir konumda gözükecek; Rusya ve Çin, ABD’nin -yanındakiler ile birlikte- “meydanda at koşturmasına” izin verecek mi, vermeyecek mi?

Türkiye, bölge ve Dünya için gerçekten zor bir süreç…

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 23 Şubat 2020.

[i] “How China Is Humiliating Pakistan”,

https://nationalinterest.org/feature/how-china-humiliating-pakistan-126101, 23.02.2020.

[ii] https://www.independentturkish.com/node/136281/siyaset/cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1-erdo%C4%9Fandan-idlib-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1-yol-haritam%C4%B1z%C4%B1-belirledik, 23.02.2020.


YENİ SİSTEMDE HUKUKSAL AÇIDAN ASKERİ HAREKÂTIN SEVK VE İDARESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İdlib’de 33 Türk askerinin şehit düştüğü günlerde televizyon ekranlarındaki bazı görüntüler nedeniyle, “yeni sistemde” Milli Savunma Bakanı’nın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile olan ilişkilerine değinme ihtiyacı duymuş ancak, acının dorukta olduğu bir sırada yanlış anlaşılabilirim endişesiyle o günlerde bunu yapmamıştım. Televizyon ekranlarındaki o görüntüler, bana göre, bir

ULUSLARARASI HUKUK IŞIĞINDA TÜRKİYE’NİN SURİYE’DEKİ (İDLİB’DEKİ) ASKERİ VARLIĞI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Türkiye İdlib’de 34 askerini şehit vermesinin acısını yaşarken, iç ve dış kamuoyunda bir sorgulama var ki, yetkililerden Türkiye’nin Suriye’deki (İdlib’deki) varlığına dair açıklamaları duyuyoruz.  Türkiye’nin, “Suriye halkı davet ettiği için Suriye’de olduğu” ifade ediliyor, zaman zaman da Adana Protokolü’ne işaret ediliyor. İdlib üzerinden Suriye krizinde bugün gelinen noktada,

İDLİB: ULUSLARARASI HUKUK VE KORONA VİRÜSÜ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Erdoğan’ın İdlib konusunda muhataplarına verdiği süre dolmak üzere… Son üç güne girildi… Evet, Türkiye’nin İdlib’deki varlığı “önleyici savunma” kapsamında görülebilir, Türkiye Suriye’de terörizmle mücadele edebilir ama, bir de bu işin “aması” var…

GÜÇLÜ LİDER-GÜÇLÜ ÜLKE ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Her siyasal lider, yönettiği ülkenin güçlü olmasını ister. Ancak bir ülkenin güçlü olması, içeriden bakıldığında görülen güçten çok farklı bir şeydir. İçeriden bakıldığında görülen güç, görecelidir, subjektiftir, gerçekçi bakış ile fazla bir anlam taşımaz. Asıl güç, ülke, uluslararası ilişkiler sistemi ile birlikte mütalaa edildiğinde görülen güçtür. Siyasal liderler, bu son

ANKARA İÇİN SURİYE YAKLAŞIMINI GÖZDEN GEÇİRME VAKTİ GELMİŞTİR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Şarku’l Avsat’a dayandırılan bir habere göre; Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin siyasi kanadı Suriye Demokratik Meclisi’nin Yürütme Kurulu Başkanı İlham Ahmed, geçtiğimiz günlerde, Rusya’nın Suriye’deki Humeymim askeri üssünde, Rus heyeti ile görüşmüş.[i] SDG temsilcisi, bu görüşmenin ertesi gün de, Şam’a geçerek, Şam’da Suriye Ulusal Güvenlik (İstihbarat) Bürosu Başkanı Ali

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.