ORTA DOĞU’DAKİ “ÇEVRELEME” POLİTİKALARI VE İRAN

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Güncel gelişmeler; Orta Doğu’da, bir taraftan İran’ın münhasıran Suudi Arabistan’ı hedef alan “Şii” merkezli bir “çevreleme” politikası izlediğine; diğer taraftan da Suudi Arabistan liderliğinde, İran’ı hedef alan, “Sünni” merkezli bir başka çevreleme politikasının bulunduğuna işaret etmektedir.

Daha önce başlamış olsa da, 1979’daki İran İslam Devriminden sonra iyice belirginleşen ABD-Sünni İslam Dünyası yakınlaşması, son dönemde giderek erimeye başlamış; Orta Doğu’da, ABD’nin Şii İslam Dünyası ile yakınlaşmak istediği bir süreç baş göstermiştir.

Şah döneminde İran ile olduğu kadar, Suudi Arabistan ile de yakın ilişki olan ABD, 1979’dan sonra münhasıran Suudi Arabistan’a yakın durmuş, Türkiye ve Pakistan gibi nüfuslarının büyük bir çoğunluğu Sünni Müslüman olan ülkeler ile, “stratejik ortaklık” seviyesinde, ilişki içinde olmuştur. Ancak Sovyetlerin dağılmasını izleyen yıllarda Çin’in yeni bir kutup olarak görülmesine bağlı olarak ABD’nin Asya’ya yönelmesi ve yine ABD’nin enerjide dışa bağımlı olmaktan çıkıp ciddi enerji satıcısı rolü ile öne çıkması, Orta Doğu’da dengeleri kökten etkileme potansiyelini içeren bir değişim sürecine yol açmıştır. ABD’nin Orta Doğu’daki varlığında seyrekleştirmeye gitmesi ve bu suretle Orta Doğu’da ortaya çıkacak boşluğun -enerjide dışa bağımlılığı giderek artan- Çin tarafından doldurulmasının beklenmesi, Pakistan’daki ve Suudi Arabistan’daki belirgin Çin’e kayış gibi hususlar, hem Orta Doğu’daki değişim sürecinin nedenleri, hem de muhtemel sonuçları olarak kendisini göstermektedir.

Gelişmelerden, bölgede, Washington Yönetiminin, bir taraftan sorunlu bir Orta Doğu’yu Çin’e bırakarak onun süper güç olmasını geciktirmek ya da bunun maliyetini artırmak, diğer taraftan da enerji piyasasında kendisine ciddi bir yer edinmek ve pazar yaratmak çabası içinde hareket ettiği de çıkarılabilmektedir.

Orta Doğu’da kendisini Sünni İslam Dünyasının lideri olarak gören Suudi Arabistan ile rekabet içinde bulunan, Batının uygulamakta ambargo nedeniyle Çin ile yakın ilişkiler tesis etmiş olan ve bu ambargo nedeniyle zengin enerji kaynaklarını bugüne kadar istediği gibi değerlendirememiş olan İran; görünür gelecek itibarıyla, ABD için uygun bir “partner” olarak gözükmektedir. ABD-İran yakınlaşması üzerinden; (i) İran’ın Çin’den koparılması, (ii) Sünni İslam Dünyası karşısında ABD’nin İran’ın yanında yer alması, (iii) Avrupa’nın enerji ihtiyacının İran ve ABD üzerinden karşılanması; hem Washington’a hem de Tahran’a çekici gelecek hususlardır. İran’ın Çin’den kopması, İran’ın Irak ve Suriye üzerindeki güncel nüfuzunu da içeren bir mahiyet arz eder ki; bu, bir taraftan İran ile yakınlaşacak ABD’nin Tahran’ın Irak’taki ve Suriye’deki nüfuzundan istifade etmesi, diğer taraftan da Çin’in genelde Batıya açılma -özelde ise Doğu Akdeniz’e açılma- yollarının kesilmesi anlamlarına gelecektir. Tahran’ın, ABD-İran yakınlaşması üzerinden, Orta Doğu’da, Sünni İslam Dünyası ile rekabette ABD’nin desteğini arkasına alması, İran’ın bölgedeki Şii unsurlarla daha çok ve daha yakından ilgi göstermesine imkân verebilecektir. Buna, ABD’nin Sünni İslam Dünyasına mensup ülkeler ile bugüne kadar kurmuş olduğu yakın ilişkiler ve özellikle bu ülkelerin ABD orijinli savunma/güvenlik konseptleri ile silahlanmaları üzerinden sahip olduğu kazanımlardan, Tahran’ın da istifade edebileceğini eklemek gerekir. Bu noktada, 1979 öncesi (Şah) dönemdeki ABD-İran ilişkilerinden bugüne kadar hayatta kalmış izlerin, taraflar arasındaki yakınlaşmayı hızlandırmada ve hayata geçirmede işe yarayabileceğini de ifade etmek gerekir. Ukrayna krizi üzerinden Batının Rusya ile karşı karşıya geldiği ve bu karşı karşıya gelişte enerjide Rusya’ya bağımlılığın Moskova karşısında Batının hareket serbestisini kısıtladığı hatırlandığında; artık enerjide satıcı rolü ile görünecek ABD ile Dünyanın önde gelen enerji üreticilerinden İran arasındaki yakınlaşma, Avrupa pazarının, ABD-İran ikilisine kalmasına hizmet edebilecektir. Avrupa, bu suretle, hem enerjide Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtulabilecek, hem de Avrupa için enerjide ulaşım ve güvenlik maliyeti/riski düşecektir. ABD’nin, bu yolla, Avrupa’yı kontrol etmedeki ve kendi yanında tutmadaki pozisyonu da güçlenmiş olacaktır. ABD’nin Avrupa nezdindeki pozisyonunun güçlenmesini, ABD ile yakınlaşacak İran açısından da görmek gerekir.

ABD-İran yakınlaşması; Tahran’dan ve Tel Aviv’den gelen tehdit dolu karşılıklı açıklamalara rağmen, İsrail’in İran endişelerini boşa çıkarılmasına ve bu suretle İran’ın enerjisini bir bütün olarak İslam Dünyasının hamiliği yolunda kullanmasına imkan verme potansiyelini de içermektedir. Gerçekçi olarak bakıldığında ve deneyimler dikkate alındığında, ABD ile yakınlaşacak İran’ın aynı şiddette İsrail’i hedef alması beklenmeyecektir. Eğer İran’ın, İsrail karşıtlığı, büyük ölçüde 1979’dan sonra içine “düşürüldüğü” yalnızlıktan kurtulma politikasına dayalı ise; daha açık bir ifade ile, İran, Arap ve İslam Dünyalarının İsrail konusundaki hassasiyetini istismar ederek izolasyonun olumsuz sonuçlarını bu yolla azaltmak istemiş ise; ABD ile yakınlaşması İran’a yönelik izolasyon politikasını ortadan kaldıracağı (azaltacağı) için, Tahran Yönetiminin, “eskisi gibi” İsrail’i karşısına alma ve İsrail’e yönelik tehdit içeren söylemlerde bulunma ihtiyacını duymayacağını beklemek gerekecektir. Yemen’e hava saldırılarında bulunan Suudi Arabistan liderliğindeki Sünni güçleri için İran’dan gelen, mealen “Sünni Arap ülkelerinin böyle güçleri varsa, bunu -Yemen’de değil- İsrail karşısında Filistin için kullanmaları” yolundaki açıklamanın analizinin de bu beklentiyi teyit ettiği düşünülmektedir.

Sovyetlerin dağılmasının üzerinden yaklaşık çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen, Dünya hala yeni bir düzene kavuşmamıştır. Yeni Dünya düzeninin oluşum süreci halen devam etmektedir. Orta Doğu’daki güncel gelişmeler de bu bağlamda görülmesi gereken gelişmelerdir. Yukarıda belirtilen hususlar ve sahip olduğu nükleer programda geldiği nokta, İran’ın “bölgesel güç” olma yolunda ilerlediğine ve bu ilerleyişinin küresel politikaları etkileyen bir mahiyet arz ettiğine işaret etmektedir. Bu tabloda, Orta Doğu’daki çevreleme politikalarında, İran; doğal olarak, hem özne, hem de nesne olarak kendisini göstermektedir.

İran’a bakarken, daha önce çeşitli kereler ifade edildiği üzere, (i) İran’a uygulanan ambargo ve izolasyon politikasının İran’ı asimetrik bir “yaşam mücadelesine” ittiğini, (ii) bugün geldiği noktanın İran’ın bu mücadelede başarılı olduğuna işaret ettiğini ve (iii) bu mücadelenin İran’ın farklı imkan ve yeteneklere kavuşmasını sağladığını görmek gerekir. İran; ambargoya ve izolasyona rağmen, nükleer bir program geliştirebilmiş ve bu programda nükleer silah yapma noktasına çok yaklaşmıştır. P5+1-İran görüşmeleri, hem nükleer programına dolaylı/zımni meşruiyet kazandırmış, hem de İran’ın nükleer güç sahibi olduğunu bütün Dünyaya ilan ederek İran lehine bir caydırıcılığı ve cazibeyi beraberinde getirmiştir. Bunlar, yukarıda belirtilen diğer hususlar ile birlikte, Orta Doğu’da dengelerin İran lehine değiştiği bir sürece yol açmıştır. Bu değişim süreci, bir yönüyle İran’ın izlediği politikaları, diğer yönüyle de İran’dan rahatsız olan ya da İran’ı dengelemek isteyen bölge ülkelerinin izlediği karşı politikaları içeren ve bu bağlamda karşılıklı çevreleme politikalarına yer veren bir süreç olarak gözükmektedir.

ABD destekli bir demokratikleştirme ve özgürleştirme hareketi olarak ortaya çıkan ve Kuzey Afrika’da başlayıp Orta Doğu’ya gelen Arap Baharı; genel olarak, etkisini en çok Sünni nüfusun yoğun olduğu ülkeler ya da Sünni azınlığın yönetimindeki ülkeler üzerinde göstermiş ve bu etki, son tahlilde, İran’ın işine gelen bir mecrada olmuştur. Bunun en somut ve yakın örneği Irak’tır. Irak’ın bugünkü durumuna bakıldığında, ABD’nin Irak’a demokrasiyi getirme ve Irak’ı özgürleştirme amaçları ile gerçekleştirdiği 2003-2011 dönemini kapsayan müdahalesinin İran’ın işine gelmiş olduğu görülür. Irak’ın bugün İran’ın nüfuzuna (kontrolüne) girmiş olduğunu söylemek abartılı bir ifade olmayacaktır. Orta Doğu’nun Şii nüfusa sahip Sünni Arap ülkelerinde, Şii hareketler, gösteriler, isyan/ayaklanma girişimleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların arkasında İran’ın güçlenmesi vardır; Orta Doğu’daki Şii unsurlar, İran’ın güçlenmesinden güç ve cesaret almışlardır. Sünni aktörlerin/unsurların genelde güç kaybettiği bu süreçte, Sünni Yönetimler ciddi iç güvenlik sorunları ile karşılaşmaya, ülkelerini yönetemez hale gelmeye, kaosu, iç savaşı yaşamaya başlamışlardır.

Mevcut koşullarda, (i) İran’ın Irak’taki nüfuzu, (ii) Şam yönetimi ile olan yakın ilişkisi ve (iii) Irak ile Suriye’deki İran askeri varlığı; İran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaşan bir “İran koridoru” söylemine yol açmıştır. Bu koridorun, kuzeyden Suudi Arabistan’a, güneyden de Türkiye’ye komşu olması ve her iki ülkede hâkim nüfusun Sünni Müslüman olması -muhtemel yansımaları nedeniyle- oldukça önemlidir. İran’ın Suudi Arabistan ile olan ilişkileri genelde hep sorunlu olmuş ancak, bu, son yıllarda daha da belirginleşmiştir. Bu sorunlu görüntü; mezhepsel rekabetten olduğu kadar, iki ülkenin enerji piyasasında rekabet içinde olmaları ve 1979’dan itibaren İran’a uygulanan ambargonun enerji piyasasında Suudi Arabistan’ın işine gelmiş olması ile de ilişkilendirilebilecek bir durumdur. Bunlara, İran-Irak Savaşı sırasında, İran karşısında, Suudi Arabistan’ın Irak’ın en büyük destekçilerinden biri olmasını eklemek de mümkündür.

Koşullar değişmiştir ve mevcut gelişmeler, İran’ın, Suudi Arabistan’ı çevrelemeye yönelik bir politika izlediğine işaret etmektedir. Daha önce de değinildiği üzere, ABD’nin Irak’a müdahalesi İran’ın işine gelmiştir. Tahran’ın Irak üzerindeki nüfuzu, çok belirgin ve nettir. Irak’ta IŞİD’a karşı verilen mücadeleye İran Devrim Muhafızlarına bağlı unsurlar da iştirak etmekte ve bu, İran’ın Irak’ta askeri varlık bulundurduğuna da işaret etmektedir. Bütün bunlar, Suudi Arabistan’ın kuzeyde Irak üzerinden İran’a “komşu” olduğu anlamına gelmektedir. Suudi Arabistan, Basra Körfezi üzerinden de İran’a komşudur. İran, Basra Körfezi’nde, ABD ile karşılaştırıldığında “asimetrik” gözükse de, ciddi ve etkin bir deniz gücüne sahiptir. Suudi Arabistan’ın Basra Körfezi’ndeki deniz gücünün ise, yok denilecek seviyede olduğu bilinmektedir. Nedeni de, Suudi Arabistan’ın, bugüne kadar Basra Körfezi üzerinden algıladığı tehdidi ve riski Körfezdeki ABD Donanma unsurları ve Körfezin küçük ülkelerindeki ABD askeri varlığı üzerinden karşılama yoluna gitmiş olmasıdır. Ancak bugün, Riyad-Washington ilişkilerinde yaşanan gerileme nedeniyle, Suudi Arabistan bu imkandan yoksun kalma ile karşı karşıyadır; kısa sürede Basra Körfezinde İran’ı dengeleyebilecek bir deniz gücünü oluşturması ya da Basra Körfezi’nde Çin’i ABD’nin yerine koyması oldukça güç gözükmektedir. Belki, Suudi Arabistan’ın Basra Körfezi’nde İran karşısında ortaya çıkan bu zafiyetinin, Pakistan’ın (Çin destekli olarak) güneyde İran’a komşu olan coğrafyası üzerinden Hürmüz Boğazı’na girişi-çıkışı kontrol ederek kısmen karşılanmasından söz edilebilir.

Eğer ABD-İran yakınlaşması eylemli olarak hayata geçer ise; Suudi Arabistan, sadece Basra Körfezindeki ABD askeri varlığından yararlanmadan yoksun kalmayacak, ABD askeri varlığını İran’ın yanında -yani karşısında- da görebilecektir. Bu durum, Suudi Arabistan’ın enerji ihracında Basra Körfezinde ve Hürmüz Boğazı’nı kullanmada ciddi sıkıntı içine girme potansiyelini de içermektedir. Bu potansiyel, Suudi Arabistan’ın, İran gibi sahip olduğu eneri kaynaklarına değerlendirmeme durumuna düşme ihtimalini de içermektedir.

Suudi Arabistan’ın doğusunda, enerji yönünden zengin Dammam bölgesinde yoğun olarak yaşayan Şii Suudi vatandaşlarının İran’ın etkisine açık olduğu ve bunun Riyad için ciddi iç güvenlik sorunu olma özelliğini taşıdığı bilinmektedir. Bu bölge, ciddi Şii nüfusa sahip Bahreyn’e de denizden komşudur. Bahreyn’de İran ile ilişkilendirilen ciddi Şii halk hareketi yaşanmış ve Bahreyn Yönetimi Suudi Arabistan’dan aldığı asker-polis desteği ile kontrolü elinde tutabilmiştir. Kızıldeniz’e güneyden girişi-çıkışı kontrol eden Babül Mendep Boğazı’nın doğu kıyısı ülkesine dâhil Yemen, güneyden Suudi Arabistan’a komşudur ve hâlihazırda İran ile Suudi Arabistan, Yemen’de karşı karşıyadırlar, bir proxy savaş içindedirler. Bütün bunlar, İran’ın Suudi Arabistan’ı çevreleme politikası güttüğüne işaret eden hususlardır; başka bir ifade ile, öznesinin İran olduğu bir çevreleme politikası söz konusudur.

Suudi Arabistan, oldukça sıkıntılı bir süreçten geçmektedir. Hem içeride, hem de uluslararası ilişkilerinde ciddi potansiyel risk ve tehditler ile karşı karşıyadır. İran’ın yükselen gücü ve İran-ABD yakınlaşması, Riyad Yönetimini, bunları dengelemeye yönelik, İran’ı hedef alan bir çevreleme politikası izlemeye itmiş gözükmektedir. Irak’ın belirgin bir şekilde Tahran’ın nüfuz alanına dâhil olması, Suudi Arabistan’ı Irak üzerinden İran ile komşu olma durumu ile karşı karşıya bırakmıştır. Sünni kimliği belirgin IŞİD, tam da böyle bir tabloda ortaya çıkmış ve Irak’ta kontrol edebildiği yerler üzerinden Şii Irak (İran) Yönetimi ile Suudi Arabistan arasında bir tür “tampon” işlevi ile kendisini göstermiştir.

Akabe Körfezi üzerinden Suudi Arabistan’ın komşusu olan İsrail, P5+1-İran görüşmelerinden ve ABD-İran yakınlaşmasından ciddi rahatsızdır. İsrail’in bu rahatsızlığı, İran’ın nükleer tesislerini hava harekâtı ile vurma tehdidini içeren bir boyuttadır. Suudi Arabistan’dan, İran karşısında İsrail’e destek mesajları gelmiştir. Ve Suudi Arabistan’ın ülkesi, İsrail’e, İran’ın derinliklerine hava harekâtı yapma imkânı (avantajı) vermektedir. Bu imkân/avantaj, İran’a yönelik muhtemel bir harekâtta -Suudi Arabistan ile olan ilişkileri çok yakın olan- Mısır için de söz konusu olabilecektir. Bunlara bakarak, İran karşısında, Suudi Arabistan-Mısır-İsrail “üçlüsünün” öne çıktığını söylemek mümkündür.

Ancak İran’a yönelik Suudi Arabistan merkezli çevreleme politikası, sadece bu “üçlü” ile sınırlı gözükmemektedir. Basra Körfezi’nin küçük ülkeleri Bahreyn’in ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, İran’a yönelik çevreleme politikasında Riyad Yönetiminin yanında yer alacağından şüphe duyulmamaktadır. Ülkesinde ciddi bir ABD askeri varlığı bulunan Katar’ın; ABD-İran yakınlaşmasının etkisinde kendisini “arada” kalmış hissedecek olsa da, en azından İran’a müzahir olması beklenmeyecektir. Kuveyt, Irak’a komşudur; ancak Basra Körfezi üzerinden komşu olmanın dışında, (i) Tahran’ın Irak üzerindeki geniş nüfuzu ve (ii) Irak’ın Basra Körfezi’ne çıkışının çok dar olmasının yol açtığı fiziki yakınlık nedeniyle, İran ile de komşu sayılır ve bu durum, Kuveyt üzerindeki İran baskısının ağırlığına işaret eder. Kuveyt’in durumu böyle olsa da, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalinin acı izlerinin ve Suudi Arabistan’ın bu işgali sona erdirmek için gösterdiği çabanın hatıralarının, Kuveyt’i Riyad’ın yanında yer almaya iteceği düşünülmektedir. Eğer Tahran destekli Şii Bağdat Yönetiminin Irak’ın daha uzun bir kıyı şeridi üzerinden Basra Körfezi’ne açılımını sağlamak için Kuveyt’i hedef alması zayıf bir ihtimal olarak görülmez ise; Kuveyt’in, hem Riyad’ın yanında yer alma ihtimali güçlü olacaktır, hem de İran’ı çevreleme politikasında oldukça etkin bir işlevi yerine getirmesi söz konusu olabilecektir.

İran’a yönelik muhtemel bir çevreleme politikasında, İran’ın batıdan komşusu olan Türkiye’nin, doğudan komşusu olan Afganistan’ın ve Pakistan’ın, kuzeyinde yer alan Kafkasya’nın da “hesaba katılması” icap eder. Türkiye’nin doğudan komşu olduğu İran ile, güneyindeki Irak ve Suriye üzerinden de komşu olmasının, -İran’ın bölgede yükselen gücü ve artan etkisi ile birlikte- Ankara Yönetimini rahatsız ve/veya tedirgin ettiğini söylemek mümkündür. (i) Türkiye’den gelen ve İran’ı hedef alan Yemen konusundaki açıklamalar ile, (ii) Suriye’de -özellikle son dönemde ve İdlip bölgesinde- muhaliflerin İran askeri unsurları ile savaştığına ve (iii) Suriye’nin kuzeyindeki çarpışmalarda Türk Ordusunun muhaliflere destek verdiğine dair Esad mahreçli haber ve beyanlar, hem bu tedirginliğin/rahatsızlığın bir tezahürü olarak görülebilir, hem de İran ile Türkiye’nin -şimdilik zayıf ve sınırlı gözükse de- bir proxy mücadele içine girmiş olduklarının işareti olarak alınabilir. Türkiye’de 31 Mart 2015 tarihinde yaşanan, 12 saat süren, 44 ilde, 40 milyondan fazla insanı etkileyen ve günlük yaşamı felç eden elektrik kesintisinin İran mahreçli bir siber saldırı olduğu iddiaları da bu bağlamda hatırlanabilir. Bu belirtilenler, Türkiye’yi, İran karşısında Suudi Arabistan ile aynı paydada yer almaya itebilecek etkenler olarak görülebilir.

Pakistan için de benzer bir durumdan söz edilebilir. ABD’nin Hindistan ile yakınlaşması ve İran ile yakınlaşmak istemesi, Pakistan’ın, kendisini doğudan ve batıdan “kıskaç” altına alınmış hissetmesine neden olmaktadır. İran’ın “büyük Fars coğrafyası” ideali bağlamında Afganistan’a ve Afganistan üzerinden Tacikistan’a ilgi duyması, -İran’ın yükselen gücü ve bölgede artan etkisi ile birlikte- Pakistan’ın İran’a olan komşuluğunu fiziki olarak daha geniş bir coğrafyaya yayabileceğine işaret etmektedir. Bugün sadece güneyde Belucistan üzerinden İran’a komşu olan Pakistan, İran’ın Afganistan’a ve Tacikistan’a yönelmesi ile, batıdan da İran ile oldukça uzun bir sınıra sahip olabilecektir. Orta Doğu’daki konjonktürün de etkisinde, İran’ın Şii kimliği ve Pakistan’ın Sünni kimliği nedeniyle, böyle bir durum, taraflar arasındaki çatışma potansiyelini güçlendirecektir. Bu potansiyele bakarken, Afganistan’daki Peştun nüfus da hatırlanmak durumundadır. (ABD ile yakınlaşacak İran’ın doğuya doğru nüfuzunu yayması ve güçlendirmesi, -Pakistan ve Çin açısından- Keşmir’e olabilecek muhtemel yansımalar bağlamında da görülmelidir.) Bu noktada hatırlanması gereken önemli iki husus vardır: birincisi, Pakistan’ın ve Çin’in, ABD-Hindistan ve ABD-İran yakınlaşmasını dengelemek için yakınlaşmaları; ikincisi de, ABD-İran yakınlaşmasından rahatsız olan ve bunu dengelemek isteyen Suudi Arabistan’ın Çin ile yakınlaşmasıdır. Bu görüntü, İran (ve ABD) karşısında, bir başka “üçlüye” işaret etmektedir: Pakistan, Çin ve Suudi Arabistan “üçlüsü”.

Suudi Arabistan,  önceki üçlü ile bu üçlünün örtüşen ülkesi olarak dikkati çekmektedir.

ABD’nin Hindistan ve İran ile yakınlaşması, bölgesel (ve küresel) dengeleri Çin karşısında ABD lehine değiştirme potansiyelini içerdiği için, Pakistan ve Suudi Arabistan; Çin’e bu değişimi dengeleme imkânı vermektedir. Üstelik Pakistan, Çin’in batıya açılma yolu üzerindedir, Çin için enerji ihtiyacını karşılamada ve dış ticaretinde önemli bir güzergâhtır; Suudi Arabistan ise, Çin’in giderek artan enerji ihtiyacını karşılamada önemlidir, Orta Doğu’da Çin’e yer açabilecektir ve bu yer açışı, enerji üzerinden Çin’e Batının (ABD’nin)  Avrupa kanadı üzerinde etkili olma imkânı verebilecektir.

İran’ın kuzeyine bakıldığında göze çalan; (i) Dudayev döneminde Sünni kimliği belirgin Kafkasya’nın Dağlık Halkları, (ii) 2007’den sonra ortaya çıkmış Kafkas Emirliğinin Sünni İslam kimliği, (iii) Suudi Arabistan’ın buralara uzanan etkisi ve (iv) tarihte Azerbaycan olarak bilinen toprakların büyük kısmının İran’ın ülkesinin bir parçası olması hususları, İran’a yönelik Suudi Arabistan merkezli çevreleme politikası bağlamında anlamlı bulunan hususlardır.

Yukarıda belirtilenler, Orta Doğu’da öznesi İran olan bir çevreleme politikasının yanında, nesnesinin İran olduğu bir başka çevreleme politikasının daha olduğuna işaret eder. Hiç şüphesiz, iki farklı çevreleme politikasının varlığına işaret etmeyen, bu politikalar bağlamında anlamlı bulunmayan ya da bu politikaların olabilirliğini zayıflattığı düşünülen hususlardan, gelişmelerden ya da gerçeklerden de söz edilebilir. Ancak bunlara, iki farklı çevreleme politikasının “ol(a)mazlığı” gözüyle bakmak yerine, bu politikaların kapsamı dışına taşan hususlar, istisnalar olarak bakmak; bunları, uluslararası ilişkilerin doğasının bir gereği olarak görmek daha uygun olacaktır. Tarafların bir başka yerde veya bir başka konuda izlediği politika, yukarıdaki iki farklı çevreleme politikası ile örtüşmüyor olabilir. Bu gibi durumlar, söz konusu iki politikaya temelde halel getirmeyen, ancak koşullardaki farklılık ve çıkar olgusu üzerinden uluslararası ilişkiler bağlamında olağan sayılması (karşılanması) gereken hususlardır.

Bu tür hususlardan bir tanesi, bölgenin Kürt unsurlarıdır. Erbil merkezli bağımsız/müstakil bir Kürt devleti peşinde koşan bölge Kürtleri genelde Sünni bir kimliğe sahiptirler ve bu nedenle, öznesi Sünni, nesnesi İran (Şii) olan çevreleme politikasına müzahir olmaları beklenir. Ancak Kürtler, bağımsızlık için ABD’nin desteğine muhtaçtır. Ayrıca bölge Kürtleri İran ile “özel” bir geçmişe sahiptir ve bu özel ilişki, Bağdat Yönetimi üzerinde Kürtler lehine ifadesini de bulmuştur. Bu durum, Sünni Kürtlerin ABD-İran ikilisine yakın duracakları anlamına gelecek ve nesnesinin İran (Şii) olduğu çevreleme politikası ile örtüşmeyecektir. Az oldukları için, Şii Kürtlerin varlığı, bu bakış açısını değiştirmemektedir. Bölge Kürtleri, İran’ı çevrelemeye yönelik politikanın zayıf yanını teşkil etmektedir. Bir başka benzeri husus, Filistin’dir, Filistinlilerdir. (i) ABD-İsrail ilişkilerindeki gerileme, (ii) Hamas’ın İran ile olan ilişkileri ve İran’dan aldığı destek, (iii) İsrail’in Sünni İslam/Arap ülkeleri ile olan ilişkileri, (iv) Filistin’in İsrail’in yaptıklarını Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıması ve (v) Avrupa ülkelerinin Filistin’i tanıma konusunda attığı adımlar; Sünni yönetime ve halka sahip Filistin’in, İran’ı hedef alan çevreleme politikasında müzahir olmaktan ziyade, ABD-İran yakınlaşmasına müzahir olacağı değerlendirmesine neden olmaktadır.

Pekin Yönetimine karşı varlıklarını koruma, sürdürme ve geliştirme mücadelesi veren Doğu Türkistan’ın Sünni Uygur Türkleri, benzeri bir başka husustur.  Sünni Uygur Türkleri; Çin’in Sünni İslam/Arap ülkeleri ile yakınlaşmasına bakarak, ABD-İran ikilisine müzahir bir yaklaşım içinde olmaları beklenecektir.

Her ikisi de Sünni kimliğe sahip Pakistan mahreçli Taliban ile, ABD ile arasında bağ kurulan IŞİD’in (Afganistan’da) karşı karşıya gelmesi de; yine, Orta Doğu’daki çevreleme politikalarının genel kapsamı ile örtüşmeyen bir başka husus olarak kendisini göstermektedir. Ancak İran’ın Irak’ta IŞİD ile karşı karşıya gelmesi ne kadar somut bir gerçek ise, IŞİD’in Afganistan’da Taliban’ı hedef alması da o oranda İran’ın işine gelebilecek bir başka somut gerçektir. İran’ın, farklı iki coğrafyada, farklı çıkar algılamalarına sahip olması ve bu algıların etkisinde hareket etmesi pekâlâ mümkündür. Bu noktada, IŞİD karşısındaki ABD’nin ve ABD merkezli koalisyona dâhil Batılı ülkelerin aynı zamanda IŞİD’a yardım ettikleri yolundaki iddiaları ve bu iddialara dayanak olarak kullanılan kanıtları hatırlamak uygun olacaktır.

Söz konusu çevreleme politikaları ile birlikte mütalaa edilmesinde güçlük çekilebilecek bir başka husus da; eğer İran’ı hedef alan çevreleme politikasına dâhil olur ise, Türkiye ile aynı safta yer alması kuvvetle muhtemel gözüken İsrail’de, Ermenilerin bilinen iddiaları konusunda ve Ermeniler lehine, ilk defa Cumhurbaşkanı düzeyinde resmi bir tören düzenlenmiş olmasıdır. Türkiye-İsrail ilişkilerinin içinde bulunduğu olumsuz güncel tablo, öznesinin Suudi Arabistan olduğu/olacağı çevreleme politikasının genel kapsamını zorlayacak bir husus gibi gözükmektedir. Ancak eğer uluslararası ilişkilerin karşılıklı ve dengeli çıkarlar üzerinden işlediği hatırlanır ve tarafların İran’dan duydukları rahatsızlığın ve algıladıkları tehdidin derecesi dikkate alınır ise; hem bu zorluğun aşılabileceği, hem de İran’ı hedef alan çevreleme politikası bağlamında Türkiye’nin ülkesini İsrail’e açabileceği bile akla gelmektedir. Türkiye-İsrail ilişkilerinin öncesi, bu düşünceyi beslemektedir.

Bugünlerde, (i) Suudi Arabistan liderliğindeki uluslararası gücün hava saldırılarının Yemen’de sorunu çözmeyeceği; (ii) Yemen’in istikrara kavuşmasının başarılı ile sonuçlanacak kara harekâtına bağlı olduğu; (iii) Riyad Yönetiminin Pakistan’dan ve Türkiye’den talep ettiği Yemen operasyonuna katılma talebinin her iki ülkede de kabul görmediği; (iv) Türkiye’nin (ve Pakistan’ın), Suudi Arabistan’ın önüne önce Suriye konusunu koyarak Suriye’de -İran’a rağmen- Beşar Esad’ın devrilmesinden sonra Riyad Yönetiminin taleplerine olumlu yaklaşılması hususları dillendirilmektedir. Bu dillendirme, doğal olarak; Sünni ülkelerin Yemen konusundaki dayanışmasının, Suriye’de Beşar Esad’ın devrilmesi suretiyle bir adım daha ileriye taşınmak istendiği, üçüncü adım olarak İran’ın hedef alınabileceği şeklinde bir stratejinin var olduğu çağrışımına neden olmaktadır. Eğer İran’ın Suriye’ye desteğini sürdürmekte giderek zorlanmaya başladığı yorumları ve doğuda Pakistan ve Afganistan ile angaje edilmesinin İran’ın Suriye konusunda hareket serbestisini kısıtlayacağı çıkış noktası alınır ise; belki düşünülen stratejinin Suriye ayağında amaca ulaşılabilir. Ancak İran’ın Suriye’den vazgeçme ihtimali oldukça zayıf gözükmektedir. Eğer, (i) Doğu Akdeniz’e açılan bir “İran koridorundan” söz edildiği, (ii) Irak’ın Tahran’ın kontrolünde bulunduğu, (iii) İran’ın Irak’ta ve Suriye’de askeri varlık bulundurduğu, (iv) İran’ın Lübnan’da Hizbullah’ı Suriye üzerinden ayakta tuttuğu ve (v) “İran koridoru” ile Lübnan’ın İran’ın Doğu Akdeniz’e açılma stratejisinin parçaları olduğu dikkate alınır ise; hem İran’ın Suriye’den vazgeçmeyeceği, hem de Esad’ın devrilmesinin hiç de kolay olmayacağı sonucuna ulaşılacaktır.  Suriye, İran’ın enerji kaynaklarını boru hatları üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştırması açısından son derece önemlidir. Ayrıca Doğu Akdeniz’e açılan “İran koridoru” ve “Kürt koridoru” söylemlerinin ABD-İran yakınlaşması ile birlikte mütalaa edilmesi de, Suriye’de değişimin zor olduğuna işaret etmektedir. Bu noktada, ABD’nin Esad’ın varlığını kabullenmiş bir görüntü vermeye başladığını da görmek gerekir. Bunlar, hem Suriye’de Esad’ın devrilmesi, hem de İran’ın Suriye’den çekilmesi ihtimallerini zayıflatan hususlardır.

İçinde bulunulan dönemde, Suriye için, “İran’ın Vietnam’ı” nitelemesi de kullanılmaktadır. Bu niteleme, İran’ın Suriye’de “bataklığa” saplandığı ve ABD’nin Vietnam’dan çekilmesi gibi İran’ın da Suriye’den çekilmek zorunda kalacağı algısına neden olmaktadır. Bu niteleme ve yol açtığı algı, “maksatlı” bulunmaktadır. Bu maksadın da, özellikle Türkiye’yi “fiilen” bölgedeki çatışmaların içine çekmek olduğu değerlendirilmektedir. Eğer İran üzerindeki Suriye yükünün “ağırlığı” artıyorsa ve İran’ın bölgede yükselmesini Türkiye tehdit olarak algılıyorsa; Türkiye’ye düşen, İran’ı bu yükten kurtarmak değil, İran’ın yükünü daha da ağırlaştırmaktır. 1979’dan bugüne, ambargoya ve izolasyona direnmiş, deneyim kazanmış ve asimetrik çözümler üretmiş olarak gelen İran’ın Suriye’den vazgeçmesi, gerçekçi gelmemektedir. Vazgeçmesi, nükleer programı üzerindeki baskının artmasına ve İran’ı çevreleme politikasının hız kazanmasına ve daha fazla taraftar bulmasına hizmet edebilecektir. İşine gelmeyeceği için ABD’nin İran’ın Suriye’den çekilmesine olumlu bakmayacağı, Suriye’den çekilmesinin önünde yer alan bir engel olduğu da değerlendirilmektedir. Bu koşullarda, Türkiye’nin, önce Suriye’ye yönelik muhtemel bir operasyona, sonra da Yemen’e yönelik muhtemel bir kara operasyonuna katılması hususunun, çok iyi tezekkür edilmesi bir zaruret olarak kendisini göstermektedir.

Bunların konuşulduğu bir ortamda, Başkan Obama’nın Ermeni iddiaları için “soykırım” kelimesini kullanmaması, Musul’un IŞİD’ın elinden kurtarılması için ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin düzenleyeceği operasyona Türkiye’nin katılması ile ilişkilendirilmektedir ki; bu konu, son derece önemlidir. Önemli bulunmasının nedeni, Türkiye’nin; Musul’u IŞİD’dan geri almaya yönelik operasyonda Türkiye için tehdit/risk olma özelliği güçlenen İran’ın yanında yer alacak olması ve bunun, Türkiye’nin “Sünni çevreleme” politikasına dâhil olma ihtiyacı duyduğunda bu dönüşümü göstermesini zora sokacak olmasıdır.

Türkiye, “yalnızlığındaki değerin” kaybolabileceği oldukça kritik bir noktada bulunmaktadır. Bu, Orta Doğu’nun mevcut koşullarında, Türkiye’nin destekten yoksun kalması ve kolayca hedef alınması anlamlarına gelecektir.

Musul operasyonunun ileri bir tarihe bırakılmasının Türkiye nedeniyle mi olduğu; eğer öyle ise, bu nedenin 07 Haziran 2015’de yapılacak Genel Seçim mi, yoksa başka bir neden mi olduğu şimdilik bilinmemektedir. Bu bilinmeze rağmen, bir kısmına bu çalışmada yer verilen bölgedeki güncel gelişmeler nedeniyle Orta Doğu için gündeme getirilen “Orta Doğu’nun ’30 Yıl Savaşları mı?’” sorusu,  Musul operasyonuna katılıp katılmamasının Türkiye için (ve belki de Orta Doğu’nun geneli için) ”kritik bir eşik” olduğu değerlendirmesine neden olmaktadır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 29 Nisan 2015


BARIŞ PINARI HAREKATI’NA ARA VERMEYE DAİR MUTABAKAT BELGESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in dünkü Ankara ziyaretinde ortaya çıkan “Barış Pınarı Harekâtı’na 120 saatliğine (5 günlüğüne) ara verme”ye dair Mutabakat belgesini, şu aşamada, ayrıntılı olarak değerlendirmeyeceğim. Barış Pınarı Harekâtı başlarken verdiğim bir söz var. O söze sadık kalacağım. En azından 120 saat sonrasını beklemekte yarar görüyorum. Ancak

ŞAM’A ŞU MESAJI DA VERMELİ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Medyada, Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle sığınacak yer (hami) arayan PYD/YPG’nin Şam Yönetimine yanaştığı ve bu yanaşmanın sonucu olarak Şam Yönetiminin Menbiç de dâhil Suriye’nin kuzeyine yöneldiği, Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği ifade ediliyor. Şam Yönetiminin PYD/YPG ile birlikte hareket etmesi, Türkiye ile Suriye arasında, 20 Ekim 1998’de imzalanmış

SURİYE KONUSU: ABD, GÜVENLİ BÖLGE VE TÜRKİYE İÇİN BİR ÖNERİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı I. Türkiye açısından Suriye konusunda belirgin bir hareketlilik var.

TÜRKİYE’NİN ÇEK CUMHURİYETİ’NE ATADIĞI BÜYÜKELÇİ VE ABD

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Egemen Bağış, Türkiye’nin Çek Cumhuriyeti (Çekya) nezdindeki yeni Büyükelçisi… Kamuoyunda ve Türk siyasetinde oldukça geniş yer bulmuş, tartışma konusu olmuş, bir atama… Bu, medyaya yansıyan haberlerden ve yorumlardan anlaşılabiliyor. Bu yazıda, önce kısaca bunun nedenine, sonra da işbu yazıyı yazmama neden olan, “küçük” gibi olsa da “benim

MÜNİH’İN HONG KONG’UN YERİNİ ALMASI ÖNERİSİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Hong Kong, daha önce Britanya Krallığı’na (İngiltere’ye) bağlı iken 01 Temmuz 1997 tarihinden itibaren Çin’e bağlı “özel yönetim” bölgesine dönüşen, bu tarihten itibaren “bir devlet, iki sistem” olarak ifade edilen bir yaklaşım ile Pekin tarafından “uzaktan” yönetilmektedir. Çin’in ana karasının bir parçasıdır. Hong Kong, Çin’in güney kıyısında yer

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.