ORTA DOĞU’DA İRAN VE SÜPER GÜÇLER İLE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

İran, Orta Doğu’da süper güçler ile adeta “dans” ediyor… ABD ile yakınlaşırken, diğer süper güçler Çin ve Rusya ile olan iyi ilişkilerini de sürdürüyor.

İran’ın -eş zamanlı olarak- ABD, Çin ve Rusya ile yakın ilişkiler içinde olması diplomasinin olağan gereği olmakla beraber, 1979 sonrası İran-ABD ilişkileri ve ABD’nin Rusya-Çin ikilisi ile olan güncel ilişkileri dikkate alındığında, Tahran’ın süper güçlerin üçüyle de iyi-yakın ilişkiler içinde olması dikkati çekmekte ve soru işaretlerine neden olmaktadır. Dikkati çekmektedir, çünkü İran’ın yükselişine ve İran Diplomasisinin gücüne işaret etmektedir. Soru işaretlerine neden olmaktadır, çünkü Orta Doğu’da İran ile üç süper gücün çıkarlarının örtüştüğüne işaret etmektedir ki, örtüşen çıkarların neler olabileceği ve bu örtüşmenin diğer bölge ülkelerine nasıl yansıyabileceği son derece önemlidir.

İran’ın nükleer programı konusunda P5+1 ülkeleri ile yürüttüğü görüşmeler anlaşma ile sonuçlanmış ve anlaşma (hala tartışmalara neden olsa da) İran’ın nükleer programına “zımni” meşruiyet kazandırmıştır. Washington’un İsrail’i ve Suudi Arabistan’ı karşısına alması ve açıklamaları ile adeta Tahran’ın önünü açması, İran ile yakınlaşmanın ABD’nin gözündeki güncel değerine işaret eder.

ABD İran için bunları yaparken, İran’ın Washington’un rekabet içinde olduğu Pekin ve karşısına aldığı Moskova ile yaptıkları bunlarla örtüşmemektedir. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Suriye krizi konusunda ülkesinin Rusya ile birlikte hareket edeceğini açıklamıştır. İçinde bulunulan Eylül (2015) ayı ortasında Pekin’i ziyaret edip mevkidaşı Wang Yi ile bir araya gelen İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ise, tansiyonun düşmesi için, Çin’in Orta Doğu’da devreye girmesini istemiştir. Bir önceki ay da (Ağustos 2015’de) Moskova’yı ziyaret eden İran Dışişleri Bakanı Zarif, Suriye konusunda Rusya ile aynı görüşte olduklarını açıklamıştır. İran-Rusya ilişkilerinin durumuna işaret eden önemli bir başka gelişme ise, Nisan 2015’de yaşanan, İran’dan günde 500 bin varil petrol alımını ve bunun karşılığında yılda 20 milyar Amerikan Doları tutarında ticari ürün satışını öngören bir “takas” anlaşmasının Tahran ile Moskova arasında imzalanmış olmasıdır. Bu arada, Rusya’nın İran’a S-300 füze savunma sistemleri satışını/teslimini de hatırlamak gerekir.

Tarafların Moskova ve Pekin ile olan ilişkileri bu kadar “zıt” yönlü iken, ya da ABD’nin İran için yaptıkları İran’ın Rusya ve Çin ile yaptıkları ile örtüşmüyor iken, Tahran’ın ve Washington’un yakınlaşmaları, sorgulanması ve üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir durumdur.

İran’ın Irak ve Suriye üzerindeki nüfuzu ile bu iki ülkedeki askeri varlığı, artık herkesçe bilinen bir husustur. Keza İran’ın, Irak’ta ABD ile, Suriye’de de Rusya (ve Çin) ile birlikte hareket ettiği de bilinmektedir. Irak’taki İran nüfuzunun ortaya çıkmasında “bir şekilde” ABD’nin katkısının bulunduğu ve bu ülkede İran ve ABD askeri unsurlarının birlikte görev yaptığı; Suriye’de ise, İran ve Rusya (askeri) unsurlarının Şam ile birlikte görev yaptığı (koordineli çalıştıkları) ve IŞİD’ın ABD’yi bunlarla birlikte hareket etmeye ittiği bir tablo mevcuttur. İçinde bulunulan günlerde ise, Rusya’nın Suriye’de askeri üs oluşturduğu, Rusya’ya ait insansız hava araçlarının Suriye’de görev yapmaya başladığı ve Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in Suriye askeri ile aynı safta savaşmaları için Rus Ordusunu çağırabileceklerini açıkladığı ifade edilmiştir. İnsansız hava araçları operasyonunun gerekleri ile bu operasyonlardan elde edilecek keşif bilgilerinin doğuracağı “harekât” zorunluluğu nedeniyle, Rusya’ya ait insansız hava araçlarının göreve başlamasının, Rusya’nın Suriye’de ciddi askeri varlık bulundurduğu anlamına geldiğinden şüphe duyulmamaktadır. Bu noktada, yine son günlerde, ABD askeri unsurlarının PYD unsurlarına “destek” vermek için Suriye’ye girmiş oldukları haberleri de hatırlanmalıdır.

İran’ın ABD ve Rusya ile olan eş zamanlı güncel ilişkilerine bakarak, Tahran’ın, Irak ve Suriye üzerinden Washington’u ve Moskova’yı biri birlerine yaklaştırmak gibi bir işlevi yerine getirmiş olduğunu söylemek mümkündür. Tahran’ın, hem Washington ile, hem de Moskova ile “dans” etmesi, Washington’u Suriye krizi konusunda Rusya’ya yakın bir çizgiye çekmiş ve Washington ile Moskova arasında üste düzey doğrudan askeri temasların başlamasına hizmet etmiş gözükmektedir.

Bunun da, yine Orta Doğu’da Tahran ile bağlantılı gelişmelerin sorgulanmasını ve üzerinde ciddiyetle durulmasını gerektirdiği değerlendirilmektedir.

Orta Doğu’daki İran bağlantılı bu güncel tabloya, acaba Türkiye bakımından nasıl bakılabilir ya da bir anlam yüklemesi yapılabilir?

Türkiye, NATO üzerinden ABD’nin müttefikidir ve NATO Antlaşması kapsamındaki ortak yükümlülüklerin yerine getirilmesine yönelik olarak, bu kapsamda, bazı TSK Tesislerinde ABD’nin “müşterek” savunma faaliyetlerine katılmasına izin vermiştir. Ancak İran-ABD yakınlaşması ve bu yakınlaşmanın Irak’taki ve Suriye’deki yansımaları, sadece Ankara-Washington ilişkilerinin değil, Ankara-Tahran ilişkilerinin de sorgulanmasına neden olmaktadır. Rusya’nın son günlerde sıkça konuşulan Suriye’deki askeri varlığı, Washington’un Moskova’yı karşısına almış olması nedeniyle, ilk başta İran-ABD yakınlaşmasından duyulan rahatsızlığı ve bu yakınlaşmanın kontrol altına alınmasını çağrıştırmaktadır. Ancak yukarıda değinilen Tahran-Moskova ilişkileri, Rusya’nın Suriye krizine ilişkin Barış Planının Tahran tarafından desteklenmesi ve ABD’nin bu plana müzahir bir görüntü vermesi nedenleriyle, bu çağrışım gerçekçi gelmemektedir. Bu durumda, akla gelen ihtimaller, Suriye’nin fiili parçalanmışlığının bir dönüm noktasına geldiği, bölge Kürtlerinin yeni bir statüye kavuşabilecekleri ve bölgenin ülke sınırlarının değişebileceği bir noktaya geldiğidir.

ABD’nin “Kürt Koridoru”na ilişkin yaklaşımı, Doğu Akdeniz’e açılacak muhtemel “İran Koridoru”nun olabilirliğini beslediği için, Tahran tarafından da desteklenmektedir. Bu nedenle, Türkiye’nin “Kürt Koridoru”nu engellemesi, Ankara’yı sadece Washington ile değil, Tahran ile de karşı karşıya getirmektedir. Bu noktada, Rusya’nın, Suriye’deki askeri varlığını artırması, Washington’un Moskova’yı karşısına almış olmasına ve İran-ABD yakınlaşmasına bir tepki olarak alınıp buradan hareketle, Washington ve Tahran karşısında Ankara’ya verilmiş bir destek olabileceği akla gelse de, bunun doğru olmayacağı gayet açıktır. Nitekim Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu’nun geçtiğimiz günlerde Soçi’de Rus mevkidaşı Lavrov ile bir araya gelmesi sonrasında yapılan açıklamalar bunu teyit etmiştir. Bu teyidi güçlendirmek bağlamında, iki hususun daha altı çizilebilir. Bunlardan birincisi, Osmanlının gerileme döneminden başlayarak bugüne kadar gelen Rusların Kürtlere olan ilgisi ve Moskova’nın uzun yıllar Molla Mustafa Barzani’ye yaptığı ev sahipliğidir. İkincisi de, Ankara’nın her fırsatta karşısına aldığı Tel Aviv’den Başbakan Binyamin Netenyahu’nun geçtiğimiz günlerde Moskova’da Putin ile bir araya gelmesidir. Ayrıca son dönemde, özellikle Ukrayna ve Kırım konularının etkisinde, Ankara ile Moskova arasındaki ilişkilerin bir gerilmeyi yaşadığı da bilinmektedir.

Yukarıda belirtilen ve bölgede İran ile süper güçler arasındaki ilişkiye işaret eden veriler ile eş zamanlı bir şekilde, Suriye krizi ile bağlantılı olarak NATO üyesi ülkeler tarafından daha önce Türkiye’nin güneyindeki bazı illerde konuşlandırılmış Patriot Bataryalarının geri çekilmesi, Türkiye için oldukça anlamlı bulunmaktadır. Yine bunlarla eş zamanlı olarak yine anlamlı bulunan bir başka husus da, “Açılım Süreci” boyunca PKK terör örgütünün silah ve mühimmat yığınaklaşmasına gittiğinin konuşulmasıdır.

Gelişmelerin Türkiye ile ilişkilendirmeye işaret ettiği, Türkiye için oldukça sıkıntılı bir sürecin söz konusu olduğu değerlendirilmektedir. Ankara-Tahran ilişkilerinde Washington faktörü ortaya çıkmıştır. Bunu, Ankara-Washington ilişkilerinde Tahran faktörü ortaya çıkmıştır olarak almak da mümkündür.

Türkiye’nin güneyi ve bölgesel Kürt hareketi bakımından ABD’nin ve Rusya’nın duruşu gayet açıktır. BM Güvenlik Konseyi kararları üzerinden Çin’in Suriye krizine ilişkin yaklaşımı bilinmektedir. Geçtiğimiz aylarda Doğu Akdeniz’in uluslararası sularında ortaklaşa icra ettikleri deniz tatbikatında da ifadesini bulduğu üzere, Çin-Rusya ilişkilerindeki yakınlık da ortadadır. Çin’e ilişkin bu verilere rağmen, Pekin’in Türkiye’nin güneyine ve bölgesel Kürt hareketine ilişkin yaklaşımı Washington ve Moskova kadar açık değildir. Açık olmamasının, hem Pekin’in, hem de bölgedeki gidişattan rahatsız olan Türkiye gibi bölge ülkelerinin hareket serbestisini artıracağı düşünülmektedir. Buradan hareketle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ertelediği Çin ziyaretinin gerçekleştirmesinin önemli olacağını ve dikkatle takip edileceğini söylemek mümkündür. Ankara’nın yakın ilişki içinde olduğu İslamabad’ın ve Riyad’ın Pekin ile yakın ilişkiler içinde olduğunu da bu bağlamda hatırlamak uygun olacaktır.

osmetoz/ascmer, 22 Eylül 2015, www.ascmer.org


UKRAYNA’DAKİ ÇATIŞMANIN TRANSDİNYESTER CUMHURİYETİ’NE YANSIMA İHTİMALİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk I. Moldova’nın doğusunda, fazla derinliği olmayan kuzeyden güneye doğru ince bir şerit halinde uzanan 1990’da Moldova’dan kopup tek taraflı bağımsızlık ilan eden, Ukrayna’nın batısından Ukrayna’ya komşu, Rusya himayesindeki, bugüne kadar Rusya dışında kimsenin bağımsızlığını tanımadığı Transdinyester Cumhuriyeti’nde dikkat çekici üç ayrı terör saldırısı yaşanıyor.[i] Bu çalışma, bu saldırıları çıkış noktası

PENÇE KİLİT OPERASYONU, “ERBİL GAZI” VE KÜRTLERE “ULUS İNŞASI”…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Linkedin’de Sayın Erkan Ayan’ın “AB-D neden Kuzey Irak’ta Pençe Kilidi Operasyonuna sessiz?” sorusu ile başlayan, benim bağlantı ağıma dâhil Sayın Murat Sekmen üzerinden muttali olduğum bir paylaşım ile karşılaştım. Bu paylaşımda, Türkiye’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak Irak’ın kuzeyinde icra ettiği Pençe Kilit Operasyonu, (Erbil’in kontrolündeki) bölgenin petrol ve doğal

TACİKİSTAN SAVUNMA BAKANI’NIN TÜRKİYE ZİYARETİ ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Geçtiğimiz günlerde (20-21 Nisan’da) Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar’ın önemli bir ziyaretçisi vardı. Tacikistan Savunma Bakanı Orgeneral Sherali Mirzo, Sayın Akar’ın “resmi davetlisi” olarak Türkiye’deydi. Sayın Akar, Sayın Mirzo’yu Milli Savunma Bakanlığı’na gelişinde askeri törenle ve görüntülerde ifadesini bulan dikkat çekici bir samimiyet ile karşılamış. Milli Savunma Bakanlığı tarafından

UKRAYNA’DAKİ SICAK ÇATIŞMANIN -GELİNEN NOKTADA- EVRİLME DURUMU

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk I. Ukrayna’daki sıcak çatışmaya, ABD, ABD’nin ortakları ve müttefikleri ile bunların kontrolündeki medya “savaş” diyor. Ben, bugüne kadar “sıcak çatışma” ifadesini kullandım. Rusya ise, “özel askeri operasyon” diyor. “Savaş” kavramını kullanmayı niçin doğru bulmadığıma, kavramın genel-geçerli tanımından ve uluslararası hukuktan hareketle, ayrı bir yazı ile işaret etmiştim. “Özel askeri operasyon”,

MİLLİ SAVUNMA BAKANI’NIN KARADENİZ’DEKİ SERBEST KALMIŞ MAYINLARA DAİR AÇIKLAMALARININ ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk “Karadeniz’deki serseri mayınlarla ilgili açıklamada bulunan Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar, ‘Mayınlar kasıtlı mı bırakıldı diye şüphelerimiz var. Belki NATO’ya ait mayın tarama gemilerinin Karadeniz’e girmesi için bir plan dâhilinde de bu mayınlar bırakılmış olabilir’ dedi.”[i] Haberde, Sayın Akar’ın, mayınların Rus yapımı olduğunu ve hangi ülkenin bıraktığının araştırıldığını, söz

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.