ORTA ASYA’NIN “ORTA DOĞULULAŞMA” İHTİMALİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Orta Doğu’daki “ateş”, sönmek bir yana, güçlenme ve yayılma eğilimi göstermektedir. P5+1 görüşmelerinin anlaşma ile sonuçlanması, genelde ileri sürülen olumlu görüşlerin ve dışa vurulan iyimser beklentilerin aksine, Orta Doğu’da barışa, istikrara ve huzura hizmet etmeyecek gözükmektedir. Anlaşma için ABD’nin dost ve müttefiklerini ikna etme gereğinden söz edilmesi, bu kanaatin temelindeki harç gibidir. ABD’nin İran’a yaklaşması ve İran’ın izolasyondan kurtulması ile, ABD-Suudi Arabistan, ABD-Pakistan ve ABD-Türkiye ilişkilerinde “genelde” görülen gerilemenin/soğumanın, İslam içi mezhepsel bloklaşmayı beslemek suretiyle, Orta Doğu’daki çatışma ortamının kronikleşmiş olarak sürmesine hizmet etme ihtimali güçlenmiş gözükmektedir. 1979’dan itibaren İran ile uluslararası terörizm arasında kurulan bağdan hareketle, yaptırımlardan kurtulmasının, İran’ın terörizmi finanse etmede elini kolaylaştıracağı değerlendirmeleri söz konusudur. Rusya’dan gelen “madem İran ile anlaşma yapıldı, artık ‘füze kalkanına’ gerek yok” mealinden açıklama, ABD’nin füze savunma sisteminin asıl amacını açığa düşürmek suretiyle, hem ABD ile Rusya arasındaki gerginliğin ciddiyet seviyesini yükselteceği, hem de Orta Doğu’da Washington ve Moskova merkezli “proxy” çatışmaya ivme kazandıracağı düşünülmektedir. Anlaşma ile birlikte, ABD-İran ikilisinin Avrupa enerji pazarına yöneleceğinden söz edilmesi, bu ikiliyi Rusya ile karşı karşıya getirmek suretiyle, Washington ile Moskova arasındaki gerginliği ayrıca besleyeceği ve Suudi Arabistan ile bağlantılı olarak Orta Doğu’ya taşıyacağı değerlendirilmektedir. Orta Doğu’da İran’a odaklanılmasının, Filistin konusunda İsrail’e hareket alanı açması; buna bağlı olarak, Gazze’de ve Batı Şeria’da Filistinliler için yaşamın her gün biraz daha zorlaşması; bu durumun, Filistin halkını, yeni bir intifada sürecini başlatma ve sıcak bir çatışma içine girme konusunda, her gün biraz daha tahrik etmesi, Orta Doğu’daki karışıklığın (kaosun) büyüme potansiyeline işaret eden bir başka etken olarak dikkati çekmektedir. Keza anlaşmanın Tahran’a yönelik muhtemel bir askeri operasyonu önlediği yolundaki görüş de, tersinden gidildiğinde, anlaşmanın bahse konu ihtimali güçlendirdiği anlamına da gelebilmektedir.

Orta Doğu’da gelinen nokta şudur: dün Orta Doğu denildiği zaman hemen Filistin sorunu ve Arap-İsrail anlaşmazlığı akla gelirdi; bugün ise, hem bu sorun ve anlaşmazlık varlığını korumaktadır, hem de “İslam içi” bir çatışma olarak mezhepsel (Sünni-Şii) çatışma ve “Kürt sorunu” öne çıkmıştır. Yani Orta Doğu’da esasen mevcut olan kaos büyümüştür ve bu büyüme devam edecek gözükmektedir.

Ancak Orta Doğu’daki kaos, sadece büyüme sürecine girmemiş; kaosun, aynı zamanda Orta Asya’ya kayma ihtimali de belirmiştir. Bu ihtimali öne çıkaran etkenlerin bir kısmı uluslararası politikanın genel doğası ile ilgilidir, bir kısmı da son 4-5 yıldır küresel politikada ve Orta Doğu’da yaşanmakta olan olaylar ve gelişmeler ile ilgilidir.  Orta Asya’nın -Orta Doğu’yu çağrıştırır bir mecrada- kaosu yaşama ihtimalinin kendisini göstermesinin arkasındaki en temel ve genel neden, Çin’in uluslararası politikada yükselmesi ve Asya’nın uluslararası politikada yeni mücadele alanı olmasıdır. Enerji yönünden zengin olması ve bugüne göre Dünyanın enerji yönünden Orta Doğu’ya daha çok bağımlı olması, nasıl 1970’li yıllarda (hemen öncesindeki ve sonrasındaki yıllar ile birlikte) Orta Doğu’nun sorunlu bir coğrafyaya dönüşmesinde pay ve rol sahibi olmuşsa; bugün içerdiği kalabalık nüfusu ve ekonomik kaynakları nedeniyle Dünyanın en büyük pazarı olarak gözükmesi de Orta Asya’nın sorunlu bir coğrafya özelliğini kazanmasında pay ve rol sahibi olacak gözükmektedir. Kaosun (sorunun) özde sınırlı kaynaklar gerçeği ile bağlantılı olması, Orta Doğu’da olduğu gibi, kaçınılmaz bir şekilde Asya’da da kendisini gösterecektir. Çin’in uluslararası politikada yükselmesi ve ABD karşısında yeni bir kutup olarak görülmesi ile birlikte ABD’nin; (i) Çin’i çevreleme politikası izlemeye başlaması ve (ii) bu politika bağlamında, bir taraftan Çin’in mevcut ve potansiyel iç sorunlarına, diğer taraftan da Çin’e komşu ülkelere yerleşmesine imkan verecek şekilde bu ülkelerin mevcut ve potansiyel sorunlarına ilgi duyması, Orta Asya’daki kaos ihtimalinin temel ve genel bir başka nedenidir.

Orta Asya’nın kaosu çağrıştırmasının arkasındaki temel ve genel nedenlerden bir başkası, bölge ülkelerinin durumudur. Orta Asya’ya güneyden komşu olan Afganistan ve Pakistan, Sünni İslami kimlikleri ile bilinen, bu kimlikleri ile Dünyada öne çıkmış ülkelerdir. 2001’de İkiz Kulelere yapılan terörist saldırıdan hemen sonra, terörizme mücadele etmek için Afganistan’a yerleşen ABD’ye yönelik İslami direniş (tepki ya da ABD karşıtlığı), bu ülkede, günümüze doğru giderek artmıştır. 1979-1989 arasındaki Sovyet işgal yıllarında Moskova’ya karşı başlayan, 2001 sonrasından bugüne kadar da ABD’ye karşı kendisini gösteren İslami direniş; başından itibaren Orta Doğu ile bağlantılı olmuştur. Orta Doğu ile bağlantılı olan Afganistan’daki direniş hareketinin, amacına ulaşması, yani başarılı olması; Orta Asya’yı tehdit eden kaos bağlamında oldukça anlamlı olan bir husustur. Afganistan’daki İslami direnişçilerin bugün ülkenin kuzeyine yönlendirdiğinin dile getirilmesi ve yönlendirilen İslami direnişçilerin IŞİD ile bağlantılı olduğunun ileri sürülmesi, bu anlama açıklık getirmektedir. Irak’ta ve Suriye’de IŞİD’ı hedef almasına rağmen Afganistan’da bunu yapmadığı için arkasında ABD’nin olduğu algısına yol açan söz konusu yönlendirme; ister hedefinde Rusya ve/veya Çin bulunsun, ister başka açılardan farklı değerlendirmelere konu olsun, bunlardan ayrı olarak ve şüphe duyulmayacak derecede Orta Asya’da kaosu çağrıştırmaktadır.

Başlangıçta Afganistan’daki terörizmle mücadeleyi ve buradaki çok uluslu gücü desteklemek için Pakistan ile yakın bir işbirliğine giden ABD’nin Çin nedeniyle Hindistan ile yakınlaşması, Pakistan-ABD ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Bugün bakıldığında, hem ABD ile Pakistan arasındaki ilişkinin soruna dönüştüğü, hem de Pakistan’ın Çin’e kaymaya başladığı görülür. ABD’nin İran ile yakınlaşması; İran’ın Şii kimliğinin etkisinde, Afganistan-ABD ve Pakistan-ABD ilişkilerini ayrıca olumsuz etkilemiştir. Bir Peştun hareketi olarak görüldüğü için Pakistan ile ilişkilendirilen Taliban’ın IŞİD ile olan ilişkisi, bu iki grup arasındaki rekabet (çatışma), özellikle IŞİD’ın Taliban tarafından nasıl algılandığı ile, son dönemde Afganistan’daki ve Pakistan’daki “militan İslami aşırıcı” gruplardan gelen IŞİD’a bağlılık açıklamaları, Orta Asya’ya ilişkin kaos çağrışımı bağlamında akla gelen ve anlamlı bulunan hususlardır. ABD-İran yakınlaşmasından rahatsız olan Suudi Arabistan’ın Pakistan ile olan yakın ilişkisi; Pakistan-ABD ilişkilerindeki gerileme (soğuma) üzerinde etkili olmanın yanında, Orta Asya’daki kaos ihtimali bağlamında da anlamlı bulunan bir başka husustur. Orta Asya’ya komşu olması ve dinsel bağlar nedeniyle, Pakistan’ı içine alan bölgede artan hassasiyetin ve “proxy” çatışma riskinin Orta Asya’yı etkilemesi kaçınılmaz görülmektedir.

Orta Asya’da kaos ihtimali bağlamında anlamlı bulunan bir başka husus da, Fergana Vadisidir. Orta Asya’nın adeta “göbeğinde yer alan Tacikistan’ın, Kırgızistan’ın ve Özbekistan’ın iç içe geçmiş sınırlara sahip olduğu Fergana Vadisi; hem “militan İslami aşırıcılara” ev sahipliği yapan, hem de ciddi etnik bölünmelerin olduğu bir coğrafyadır. Fergana Vadisi’ndeki etnik bölünme, üç ülke arasında, zaman zaman çatışmaya yol açacak derecede belirgin ve ciddidir. Etnik tablo bu olmasına rağmen; üç ülke de, “militan İslami aşırıcılığı” kendileri için ciddi bir tehdit olarak algılamaktadır. Kırgızistan’da, geçtiğimiz aylarda, IŞİD ile bağlantılı olduğu iddia edilen gruplara yönelik bir operasyonun yapıldığı bilinmektedir. Özbekistan’da ve Tacikistan’da, ülke dışına çıkmış (çıkmak durumunda bırakılmış), kontrol altına alınmış ve yapılanmaları dağıtılmış gözükse de, İslami aşırıcılık ile ilişkilendirilen ciddi bir nüfusun olduğu bilinmektedir. Kazakistan ve Türkmenistan Yönetimleri, dozajı tartışmaya açık, dinsel bir görüntü vermektedirler. Keza Azerbaycan’da da, baskı nedeniyle kendisini gösteremese de, İslami aşırıcılık ile ilişkilendirilebilecek grupların bulunduğu varsayılmaktadır. Bu tablo, hiç şüphesiz, son dönemde Orta Doğu’da öne çıkan mezhepsel bölünmeyi/çatışmayı ve bu bağlamda artan kaosu çağrıştırmaktadır.

Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimali bağlamında göz önünde bulundurulması gereken bir başka husus da, Irak’ta ve Suriye’de IŞİD saflarında çarpıştığı ileri sürülen Özbekler, Kazaklar ve Kırgızlardır. Bunların sayısı az da olsa; bu durum, anılan ülkelerden gelen IŞİD’a bağlılık açıklamaları ile birlikte, Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimali bağlamında oldukça anlamlı bulunmaktadır. Çünkü Irak’tan ve Suriye’den ülkelerine dönecek bu “militan İslami aşırıcılar”, edindikleri deneyim ve bulmakta zorlanmayacakları değerlendirilen mali destek üzerinde, Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimalini doğrudan besleyici bir etkiye yol açacaklardır.

ABD-Çin rekabeti ve ABD’nin Çin’i çevreleme politikası izlemesi, Orta Asya’ya ilişkin kaosu çağrıştıran bir diğer etkendir. Bu etken bağlamında Orta Asya ülkelerinin ABD ile olan ilişkilerine bakıldığında; hemen kendisini gösteren olgu, Moskova’nın bölge ülkeleri nezdinde sahip olduğu -bilinen- nüfuzu ve son dönemde yaşanan Moskova-Pekin yakınlaşmasıdır. ABD’nin Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı karşısına alması Rusya’yı Çin’e iterken, ABD’nin Çin’i çevreleme politikası izlemesi de Çin’i Rusya’ya itmiştir. Bu karşılıklı itişler ve yakınlaşma; Rusya’nın Sovyetler döneminden gelen nüfuzunun ve Çin’in uluslararası politikadaki yükselişinin doğurduğu ağırlığın etkisinde, Orta Asya’da ABD’nin hareket alanını (nüfuzunu) daraltmış, bu daralma ile ortaya çıkan boşluk giderek Moskova-Pekin ikilisi tarafından doldurulmaya başlanmıştır. Orta Asya’ya uzaktan (ikincil) komşu olan Moğolistan’ın birkaç yıl öncesine kadar ABD’ye yakın dururken bugün Rusya’ya ve Çin’e daha yakın bir görüntü vermesi ile, Kırgızistan’ın geçtiğimiz günlerde ABD’nin bu ülkede askeri varlık bulundurmasına izin veren anlaşmayı tek taraflı olarak feshetmesi, sözü edilen boşluğun belirtildiği şekilde doldurulduğuna örnek teşkil eder.

ABD, Çin ve Rusya ile ilgili bu durum iki anlama gelmektedir; birincisi, kaos ihtimali bağlamında kendisini gösteren (gösterecek) dinsel etkenin Orta Asya’da giderek Moskova-Pekin ikilisinin kontrolüne olabileceği; ikincisi de, Orta Doğu’daki “İslam içi” çatışmanın bir “proxy çatışma” olarak Orta Asya’da da yaşanacağıdır. Bu belirtilenlere bağlı olarak, Orta Asya’da çok genel olarak şöyle iki cepheden söz edilebilir: bir tarafta, İran ve ABD, diğer tarafta da Suudi Arabistan ve Çin (+Rusya). İran’ın; 1979 sonrasında uluslararası terörizmle ile ilişkilendirilmesi, kendisini bütün Müslümanların hamisi olarak görmesi, Şiiliği yayma politikası izlemesi, dağılma sürecine girmesi ile birlikte (eski) Sovyet coğrafyasını Şiiliğin doğal yayılma alanı olarak görmesi, İran’dan Tacikistan’a kadar uzanan coğrafyayı Tahran merkezli “Şii coğrafyası” olarak kabul etmesi ve bugünlerde Washington ile yakınlaşmayı yaşaması, Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimali bağlamında oldukça anlamlıdır. Keza Suudi Arabistan’ın da; Sovyetlerin dağılma sürecine girmesi ile birlikte (eski) Sovyet coğrafyasına Sünniliğin (Vehhabiliğin) yayılma alanı olarak görüp o tarihten bu yana bu coğrafyaya yönelmesi, ABD’nin İran’a yaklaşmasına tepki olarak Çin’e kaymaya başlaması, enerji alanında ABD ile ciddi bir rekabete girişmesi de benzer şekilde anlamlı bulunmaktadır.

Türkiye, Batının ve Orta Doğu’nun bir parçası olmak kadar, Orta Asya’nın da bir parçasıdır. Bu; diğer bazı etkenlere de bağlı olarak, Türkiye’nin, parçası olduğu bütünlerin her birini etkileyebilecek ve bunların her birinden etkilenebilecek bir konumda bulunduğu anlamına gelir. Daha somut bir ifade ile; Ankara, Orta Doğu ile Orta Asya arasındaki karşılıklı etkileşimde ciddi pay ya da rol sahibi olabilecek bir konuma sahiptir. Türkiye ile, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan arasında ciddi bağlar olduğu ve Ankara’nın bu ülkeler ile ciddi ortak değerleri paylaştığı; bu ülkeler kadar olmasa da, Moğolistan ve Tacikistan ile de yakın olduğu bilinmektedir. Onun içindir ki, Orta Asya’nın “Orta Doğulaşması” ihtimalinin çağrıştırdığı ülkeler arasında Türkiye’nin ayrı bir yerinin olduğu değerlendirilmektedir. Hem Orta Asya ile olan bağları, hem de Orta Asya’da rekabet eden güçlerin bu bağlardan kendileri için yararlanmak isteyecek olmaları, Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimalini “öyle veya böyle” Ankara ile ilişkilendirmektedir.

Yukarıda Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimali bağlamında Afganistan’a değinilirken, bu ülkenin kuzeyinde bir “İslami direnişçi” yığılmasının yaşandığından söz edilmişti. Afganistan’ın bu bölgesi, Türkiye’ye yakın Özbek nüfusun yaşadığı ve kontrolünde olduğu bir bölgedir. Dün “Kuzey İttifakı”nın liderlerinden olan, bugün Afganistan’ın Başbakan Birinci Yardımcısı olan Raşit Dostum, bir dönem Türkiye’de adı sıkça geçen önemli bir asker ve siyaset adamıdır. Basit (küçük) gibi görünse de, bu bile, Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimalinin ne denli Türkiye ile ilişkili olacağına/olduğuna işaret eder. Keza AB’de yeniden canlanan ve 2016’da ortaya çıkacak AB belgelerinde ifadesini bulması beklenen Türkiye ilgisinin arkasında da, diğer birçok husus yanında, Orta Asya’ya ilişkin bahse konu ihtimalin ve bu ihtimalin Türkiye ile ilişkilendirilmesinin de yer aldığı değerlendirilmektedir.

IŞİD ile mücadele konusundaki son yakınlaşmaya rağmen, Ankara-Washington ilişkilerindeki gerileme (soğuma) sürecinin varlığını koruduğu, işlemeye devam ettiği değerlendirilmektedir. ABD’nin İran ile yakınlaşmaya çalışmasının (İran’a yol verdiği algısına yol açmasının), açıkça ifade edilmese ya da aksi yönde beyanlar gelse de, Ankara’yı içten içe rahatsız ettiği ve endişeye sevk ettiği düşünülmektedir. Yine son dönemde, Ankara’nın, bilinen “Türk kimliğinin” yanında, “Sünni İslam kimliği” de öne çıkmıştır. Keza Sovyetler Birliğinin dağılma sürecine girdiği yıllarda ve dağılmasını hemen izleyen yıllarda, Ankara ile Tahran’ın “eski Sovyet coğrafyasında” nüfuz alanlarını genişletme konusunda bir rekabet içerisine girdikleri; Türkiye’nin “Sünni İslam” ve İran’ın “Şii İslam” kimlikleri nedeniyle, bu rekabetin “mezhepsel” bir boyut da içerdiği; Batının, o yıllarda, Türkiye üzerinden “eski Sovyet coğrafyasına” girmeyi öngören bir yaklaşım içinde olduğu da, hafızalarda yerini korumaktadır.

Belirtilenler, Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimalinin “öyle veya böyle” Ankara ile ilişkili olacağına ya da ilişkilendirileceğine işaret eder. Bu ilişkilendirme; bir yönüyle Ankara için bir avantaj olduğu kadar, risk ve zafiyet anlamına da gelebilir; diğer yönüyle de, Türkiye’nin Orta Doğu’da içine “düşeceği” ya da “düşürüleceği” durumun Orta Asya’ya da yansıyabileceğine işaret eder. Eğer Türkiye için zafiyet nedeni olabilecek etkileri kontrol altına “alınıp” kontrol altında “tutulabilirse”; Orta Asya’ya ilişkin kaos ihtimali, son dönemde Türkiye’nin jeopolitiğinde yaşanan aşınmayı telafi edebilecek bir potansiyeli içerdiği düşünülmektedir. Yani belirtilen bağlamda Orta Asya ile ilişkilendirilmenin Türkiye için riski büyük olduğu kadar, nimeti de büyüktür…

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 29 Temmuz 2015.


VAY HALİMİZE… VAY Kİ VAY…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar, “YPG, PKK’nın tam da kendisidir” demiş[i]… Ne zaman diyor bunu? İdlib’de Rusya’nın YPG ile müzakerelere başladığının ileri sürüldüğü bir sırada ve Soçi’deki Erdoğan-Putin görüşmesinin bir gün öncesinde… Sayın Hulusi Akar’ın söz konusu ifadesi, Soçi’deki görüşmede, Putin karşısında, Sayın Erdoğan’ın elini güçlendirme amaçlı mı, yoksa

“TALİBANLI AFGANİSTAN”: “1 MART TEZKERESİ”, İRAN’IN “MOLLA DEVRİMİ” VE BAZI ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bugünlerde, Dünyada da, Türkiye’de de, ağırlıklı olarak, ABD’nin 20 yıl kaldığı Afganistan’dan çekilmesi ve Afganistan’ın Taliban’ın kontrolüne girmesi (“Talibanlı Afganistan”)konuşuluyor. Bu bağlamda, değinme ihtiyacını duyduğum hususlar-çağrışımlar var. “Talibanlı Afganistan”, bana, ilk olarak, 2003’teki “1 Mart Tezkeresi”ni çağrıştırıyor. ABD’nin, 2001’de Afganistan’a ve 2003’te Irak’a müdahale gerekçeleri… Ve ABD’nin 20 yıl kaldığı

HUDSON INSTITUTE: ABD’NİN AFGANİSTAN’DAN ÇEKİLMESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Amerikan düşünce kuruluşu Hudson Enstıtute, Afganistan’da bugün yaşananlarla ilgili olarak, “Şimdi ne olacak? Afganistan’daki Amerikan Yenilgisinin Küresel Sonuçları”[i] başlıklı bir çalışma yayınlamış. Burada, bazı ufak eklemeler ile bu çalışmanın genel olarak tercümesine yer verilmiş ve sonlarda da kısa yorum ve değerlendirmede bulunulmuştur. Hudson Instıtute uzmanları Nadia Schadlow, Robert Greenway, Michael

İKİNCİ S-400 FÜZE SAVUNMA SİSTEMİNİN ALINMASINI NASIL ANLIYORUM?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bugünkü medyada, Türkiye’nin Rusya’dan ikinci bir S-400 hava savunma sistemi alacağı, buna dair pazarlıkların sürdüğü, tarafların anlaşmaya yakın olduğu yer alıyor. Bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla, bu habere Ankara’dan yalanlama gelmediğini biliyorum. Şahsen, haberin doğruluğunu teyit etme imkânım bulunmamaktadır. Eğer doğru ise, çok dikkat çekici ve düşündürücü bulunması gereken

AFGANİSTAN’IN KUZEYİ: TALİBAN, ABD, ÇİN VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Taliban’ın, Afganistan’ın kuzeyinde, Özbekistan’ın güneyinde kalan Şibirgan kenti ile, Tacikistan’ın güneyinde kalan Kunduz kentini ele geçirdiği, ABD’nin de B-52 bombardıman uçakları ile Şibirgan’daki Taliban mevzilerini bombaladığı ifade ediliyor[i]. Afganistan kuzeyinde, Taliban’ın ele geçirdiği Şibirgan ve Kunduz vilayetleri, bu nedenle ABD’nin B-52 uçakları ile bombaladığı ve “hayalet gambot uçakları”[ii] sevk ettiği

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.