ÖNCESİ İLE BİRLİKTE ORTADOĞU’DAKİ GÜNCEL GELİŞMELER VE ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

(Bu çalışma, 25 Nisan 2019 günü, Sancak Dostları Vakfı’nda verilen konferansın, gözden geçirilerek güncellenmiş metnidir.)

I. Niçin Ortadoğu’daki güncel gelişmeleri ele alma ihtiyacı duydum? Bunun asıl nedeni, bu gelişmelerin Türkiye ile yakından ilgili olması ve Türkiye’nin varlığı ve geleceği ile ilgili olarak duyduğum endişedir. İkincisi de, bu sorunun cevabının, bu coğrafyanın yakın tarihinde ve jeopolitiğinde saklı olması, bu suretle onlara özetle değinerek Ortadoğu’daki gelişmelerin önemine dikkat çekmek istememdir.

2011 yılında Suriye krizi başlayana kadar, Ortadoğu denilince hemen herkesin aklına ilk gelen Filistin-İsrail anlaşmazlığı olurdu. Şimdi öyle değil. Bugün, akla ilk gelen, Suriye’deki durum. Filistin-İsrail anlaşmazlığı, biraz geri planda kalmıştır. Ancak gündemdeki bu sıralama değişikliği, bana göre, “şekli”; gerçek sorun yine aynı. Yani Filistin-İsrail anlaşmazlığı… Artık Dünyanın en büyük enerji üreticilerinden biri olan ABD, yıllardır yakından tanıdığı ve ciddi deneyim sahibi olduğu Ortadoğu’da, bugün de, enerji politik bağlamında Filistin-İsrail anlaşmazlığını kullanıyor. 

Niye böyle gördüğümün cevabı;

– Tarihi Filistin topraklarında bugünkü İsrail Devleti’nin nasıl ortaya çıktığında ve,

– Ekim 1991’deki Madrid Barış Konferansı başlayıp Ocak 1993’teki Oslo Barış Süreci ile önce “gizli” olarak sürdürülen, sonra Eylül 1993’de ABD’de Filistin ve İsrail tarafından imzalanan İlkeler Anlaşması ile hem “açığa” vurulan hem de “resmiyet” kazanan “Ortadoğu Barış Süreci-OBS”nde nereden nereye gelindiğinde, yatmaktadır.

Eğer bu iki husus hatırlanır ise, hem Suriye krizine bağlı olarak bugün Ortadoğu’da ortaya çıkmış mevcut tablo daha iyi anlaşılacaktır, hem de bu tablonun özde Filistin-İsrail anlaşmazlığı ilgili olduğu ve arkasında ABD’nin yer aldığı görülecektir.

– 1800’lü yılların ilk yarısında, Yahudi faaliyetleri İngiltere ile bağlantılıdır. İngilizler, 1848’de, Filistin’deki konsoloslarını Yahudilerin himayesine veriyor.

– 1870’lerde, o zamanki Yahudi faaliyetleri Rusya’ya kayıyor. Gerekçe: İngiltere’deki Yahudiler ticaretle uğraşıyor; oysa devlet kurabilmek için, geçimini topraktan sağlayan, çiftçilikle uğraşan Yahudilere ihtiyaç var.  Rusya’daki Yahudiler daha çok tarımla uğraşıyorlar. Rusya’nın iklim koşulları ağır ve Rusya’da tarımla uğraşan Yahudi çiftçiler hedef alan olaylar ile birlikte, Filistin’in iklim koşulları Yahudi çiftçileri kendisine çekiyor. Yahudi çitçilerin Rusya’dan Filistin’e göçü başlıyor. 1900’lerin başında, bu göçlerle, Filistin topraklarında 20’ye yakın “kibutz” olarak da bilinen tarım temelli Yahudi yerleşim merkezi ortaya çıkıyor.

– Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, Kasım 2017’de, İngiltere, o zamanki Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un ismiyle anılan “Balfour Bildirisi”ni yayınlıyor. Bildiride, İngiltere’nin, Filistin topraklarında Yahudi devleti kurulmasına destek vereceği ifade ediliyor. Bu bildiri, Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu topraklarının paylaşımını öngören, İngiltere ile Fransa arasında yapılmış, gizli olan, 1917 Ekim Devriminden sonra Bolşeviklerin açıkladığı, 1916’daki Sykes-Picot Antlaşması’ndan sonra gelmiştir.

– 1918 yılı içinde, sırayla, Fransa, İtalya ve ABD, Balfour Bildirisi’ni desteklediklerini açıklamışlardır.

– Filistinliler, Yahudi göçüne direnmiş, Balfour Bildirisi’ne karşı çıkmış, Filistinlilerin bu tepkisi gönüllü Yahudilerden oluşan yarı askeri “Haganah” örgütünü (Yahudi Askeri Teşkilatını) ortaya çıkarmış, ağırlıklı olarak İngiltere’nin eğittiği ve donattığı bu örgüt Filistiniler ile çatışmaya başlamıştır.

– İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra konuyu BM’ye taşıyor. BM; Filistin’in Araplar ile Yahudiler arasında paylaştırılmasını, Kudüs’ün de BM’nin denetiminde uluslararası statüye kavuşturulmasını öngörüyor.

– 14 Mayıs 1948’de, İngiltere’nin Filistin’deki bütün askerlerini çekme işleminin tamamlanmasına bir gün kala, Yahudi Milli Konseyi, Tel Aviv’de, İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ediyor.

– Arap-İsrail Savaşları başlıyor, 1958 Savaşı, 1967 (Altı Gün) Savaşı, 1973 (Ekim ya da Yom Kippur) Savaşı…

– 1973 Ekim Savaşı önemli… Araplar, bu savaşta, İsrail’in yanında yer alan ABD’ye ve diğer ülkelere petrol ambargosu uyguluyor. Petrol satmıyor. ABD ve Batı, Ortadoğu petrolüne bağımlı, bundan olumsuz etkileniyorlar.

Bu tarihten 1980’li yılların başına kadar olan dönemde, Ortadoğu’da, Filistin sorunu ya da Arap-İsrail anlaşmazlığı hep ön planda olmuştur. İsrail, ülkesel derinliği olmadığı (doğu-batı istikametinde 135 km., kuzey-güney istikametinde 470 km.) ve Araplar ile çevrili olduğu için, hep güvenlik endişesi içinde olmuş; bu endişenin etkisinde, bir taraftan Araplar ile yaptığı savaşlarda işgal ettiği toprakları (Örnek, Golan, 1981) ilhak etmek suretiyle ülkesine derinlik kazandırma, diğer taraftan da başta ABD olmak üzere Batının caydırıcılığından yararlanma yoluna gitmiştir.

Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve 1979 İslam Devrimi sonrasında ABD’nin İran’dan çıkmak zorunda kalması, dini lider Humeyni’nin İsrail karşıtı söylemi ile birlikte, o tarihte İsrail’i büyük endişeye sevk etmiştir. Ancak İran-Irak Savaşı (1980-1988) ve sonrasında Kuveyt’i işgal eden Irak’ı buradan çıkarmak için ABD’nin BM’den istihsal ettiği kararlar üzerinden oluşturulan (içinde Arapların da yer aldığı) çok uluslu gücün devreye girmesi, İsrail’i rahatlatmıştır. Çünkü hem İsrail’in caydırıcılığından istifade ettiği ABD bölgeye dönmüştür, hem de İsrail’e tehdit teşkil eden bölgedeki Arap/İslam ülkeleri biri birlerine düşürülmüştür. Devamında, Irak Kürtlerini ve Irak Şiilerini Saddam’ın zulmünden korumak için, Irak’ın fiili olarak üçe bölünmesi (yani Saddam’a 36. paralelin kuzeyine çıkmasının ve 32. paralelin güneyine inmesinin yasaklanması) ve bu fiili durumun, yine ABD liderliğindeki çok uluslu bir güç üzerinden denetim altında tutulması, sadece Kürtleri ve Şiileri değil, İsrail’i de rahatlatan bir başka gelişme olmuştur.

O tarihlerde, küresel politikada, Sovyetler Birliği dağılma sinyalleri vermektedir ve Aralık 1991’de resmen dağılacaktır. ABD, gücün zirvesindedir, artık tek küresel hegemonik güçtür. Öyle ki, “tek kutuplu Dünya”dan söz edilmeye başlanmış, “tarihin sonu” tezi ortaya çıkmıştır.

ABD, işte bu koşullarda, yani kendisi küresel hegemonik güç iken, “Ortadoğu Barış Süreci”ni başlatmıştır.

– Filistin ve İsrail tarafları, Ekim 1991’de, Madrit Barış Konferansı’nda bir araya gelmiş; “barış karşılığında topak” esası üzerinden görüşmelere başlamışlardır.

– Taraflar Ocak 1993’te, bu kez Oslo’da bir araya gelmişlerdir.

– Eylül 1993’te, Washington’da, Filistin ile İsrail arasında, “İlkeler Anlaşması” imzalanmış; görüşmeler bu suretle açığa vurulmuş; taraflar biri birlerini tanımış, Filistin’e başlangıçta sınırlı bir otorite tanınmış, Gazze’nin ve Batı Şeria’nın yönetimi (öngörülen sınırlar içinde) Filistin’e bırakılmış…

– Mayıs 1994’te, Kahire’de imzalanan “Eriha Antlaşması” ile, Filistin-İsrail barışına giden yol detaylandırılıyor. Aşamalı bir süreçle, 5 yıl sonra, Mayıs 1999’da Filistin’in müstakil bir devlete kavuşması öngörülüyor.

– Ancak İsrail’deki seçimler sonrasında, Haziran 1996’da, Netanyahu Hükümeti göreve başlayınca; “barış karşılığında toprak” esası, “barış karşılığında güvenlik” esasına dönüşüyor. İzleyen yıllarda, yeni anlaşmalar yapılmış, ancak bu anlaşmalara rağmen barış tavsamış, İsrail’in Filistin tarafına toprak terki yavaşlamış ve azalmıştır.

– ABD, Eylül 1998’de devreye girme ihtiyacı duymuş; taraflar arasında, Washington’da, önceki antlaşmaların hükümlerine uyulmasını öngören yeni bir anlaşma yapılmışsa da, barış sürecindeki yavaşlama sürmüş ve ABD, Mayıs 1999’da, Filistin Devletinin ilan edilmesini desteklemediklerini açıkça Filistin tarafına bildirmiştir.

Bu nokta önemlidir. Çünkü 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ile gücün zirvesine çıkan ve böyle bir ortamda Filistin-İsrail ikilisini masaya oturtan ABD, o tarihte, artık o eski gücünde değildir. Gücünde kayıp olduğu için, ABD’nin özellikle İsrail üzerindeki etkisi azalmıştır. ABD, eskisi gibi İsrail üzerinden etkili olmamaya başlamıştır. Bu koşullarda başlatılan “Nihai Statü” görüşmelerinden de bir sonuç alınamamıştır.

Bu arada, Nisan 2001’de, ABD’li Senatör George Mitchell’in başkanlığında, barış sürecini mecrasında tutmak için bir uluslararası komisyon kurulmuşsa da, “Mitchell Komisyonu”ndan da bir sonuç çıkmamıştır.

ABD, kendisinin başlattığı barış sürecine sahip çıkamamış; Filistin tarafını, İsrail karşısında verdiği tavizler ile ortada bırakmıştır. Böyle bakınca ve zamanlama çıkış noktası alındığında, ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde cereyan eden, Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine yönelik terörist saldırıların tam da bu sırada ortaya çıkmış olması oldukça manidar bulunmaktadır.

ABD Ortadoğu’ya ilişkin barış süreci üzerindeki inisiyatifini kaybedince, Eylül 2002’de, bu kez yeni bir mekanizma üretiliyor: ABD, Rusya, BM ve AB’den oluşan “Quartet-Dörtlü” devreye giriyor. Buradan, müstakil Filistin Devletinin 2005’te kurulmasını öngören bir yol haritası ortaya çıkıyor. İsrail, üzerinde yoğunlaşan baskının etkisinde buna “şartlı evet” diyor; İlginçtir,  ABD, bu kez de müstakil Filistin Devleti’nin kuruluşunun zor olduğunu açıklıyor.

ABD’nin Ortadoğu konusunda başlattığı barış sürecine sonradan Rusya’yı, BM’yi ve AB’yi dâhil etmesi; Filistin karşısında İsrail’in işine gelen ABD’deki güç kaybına açıkça işaret ettiği gibi, ABD’nin konuya ilişkin yaklaşımında bir dönüm noktası olarak da görülebilir. ABD’nin 1991’de İsrail’i zorlayarak başlattığı ve Filistin tarafının işine gelen samimiyetine işaret eden Ortadoğu Barış Süreci, “Quartet-Dörtlü” mekanizması ile “nötr” denilebilecek bir noktaya inmiş, adeta “taban” yapmış ve bundan sonra ABD’nin de desteği ile İsrail’in lehine Filistin’in aleyhine bir mecrada seyir göstermiştir.

ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgali, Filistin karşısında İsrail’e güç vermiş, Ortadoğu Barış Sürecini gündemde alt sıralara itmiş, yani İsrail’in işine gelmiştir. Filistin ise, İsrail karşısında destekten yoksun kalmakla kalmamış, pozisyonu daha güçlü bir İsrail ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Arkasında ABD’nin olduğu 2010’da ortaya çıkan “Arap Baharı” ve 2011’de baş gösteren ABD’nin başlattığı Suriye krizi, Ortadoğu Barış Sürecini sürdürülemez bir noktaya taşımıştır. Bu gelişmeler, süreci gündemden uzaklaştırmakla kalmamış, İsrail’in Filistin karşısındaki pozisyonunu daha da güçlendirmiş, Filistin’in İsrail karşısındaki pozisyonunu da aynı oranda tam tersine zayıflatmış, yani sürecin başlangıcındaki içeriğinden eser kalmamıştır.

İsrail’e rağmen Ortadoğu Barış Sürecini başlatan ABD gitmiş, onun yerini Ortadoğu’da İsrail’in önünü açan (işini kolaylaştıran) ABD almıştır.

Ortadoğu’daki gelişmelerin bu seyri genelde Filistin’in aleyhine İsrail’in lehine gözükse de; Filistin lehine bazı gelişmeler de vardır.  Kasım 2012’de,  Filistin’in BM nezdindeki statüsü, ciddi bir oy oranıyla (138 evet oyu ile), “gözlemci kuruluş” statüsünden, “üye olmayan gözlemci devlet” statüsüne çıkarılmıştır. Bu yeni statü ile, Filistin’i tanıyan Avrupa ülkeleri olmuştur. Eylül 2015’de de, BM’nin New York’ta merkez binasının önündeki göndere törenle Filistin bayrağı çekilmiştir. Filistin, bu son gelişme ile eş zamanlı olarak, Ortadoğu Barış Sürecinden ayrıldığını açıklamış ve BM’den Filistin için uluslararası koruma talep etmiştir.

II. Eğer Ortadoğu coğrafyasını biraz geniş tutup, bu coğrafyayı batıda Kuzey Afrika, kuzeyde Karadeniz, doğuda Afganistan, güneyde Arap Yarımadası, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz ile çevrili bir coğrafya olarak ele alırsak, bu coğrafyanın özellikle güncel enerji politik bağlamında çok değerli olduğu açıkça görülecektir. Bugün küresel politikada öne çıkan krizlerden ve gerginliklerden bu coğrafyada olanları, enerji politik açısından görmek gerekir diye değerlendirmektedir.

Bu coğrafyadaki güncel gelişmeler, ülkeler ve bu çalışmanın konusu itibarıyla, özetle şu şekildedir:

– Cezayir’de 20 yıldır ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Buteflika’nın, Şubat ayında yeniden bu göreve aday olacağını açıklaması halkı sokaklara dökmüş; Buteflika, önce adaylıktan vazgeçmiş, sonra da Ordudan gelen çağrıya uyarak görevini bırakmıştır. Cezayir’i, hem enerji kaynakları, hem Avrupa’ya olan yakınlığı, hem de Avrupa enerji pazarına göz dikmiş ABD açısından görmek gerekir.

– Mısır’da, Hüsnü Mübarek’in görevi bırakmak zorunda kalması sonrasında, Müslüman Kardeşler’in içinden çıkan Muhammed Mursi 2012’de Cumhurbaşkanlığına gelmiş; 2013’de Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı General Abdülfettah Sisi başkanlığında Mısır Ordusu yönetime el koymuştur. Sisi, 2014 yılından beri seçilmiş Cumhurbaşkanıdır ve geçtiğimiz günlerde gerçekleşen anayasa değişikliği sayesinde, uzun süre (2030’lu yıllara kadar) Cumhurbaşkanı olarak görevde kalabileceği ileri sürülmektedir.

Mısır, bugün Ortadoğu’da, ABD, Suudi Arabistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile uyumlu bir politika içinde gözükmektedir. Mısır’ın Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz ile Doğu Akdeniz çanağındaki konumu, özellikle enerji trafiğini kontrol açısından son derece önemlidir.

– ABD, geçtiğimiz günlerde Somali’nin Afrika Boynuzu’ndaki en uç noktası olan Bari bölgesinde, IŞİD unsurlarına yönelik hava saldırısında bulunmuştur. Somali’ye bakarken, hem IŞİD’ın ABD’yi mıknatıs gibi bulunduğu yere çektiğini hem de Somali’nin Arap Yarımadasını, Afrika’ya doğudan girişi-çıkışı, Aden Körfezi’ni, Babül Mendep Boğazı’na girişi-çıkışı kontrol ettiğini görmek gerekir. Somali’nin kontrol ettiği bu coğrafyalar, özellikle enerji politik bağlamında son derece değerlidir.

– Yemen’de devam eden bir iç savaş var. 2004’de Sünni çoğunluğa karşı Şii Husilerin ayaklanması şeklinde başlayan çatışmalar, Arap Baharı ile birlikte çok ciddi/ağır bir iç savaşa dönüşmüş durumdadır. Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri (BAE, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Mısır, Sudan, Fas Ürdün, Moritanya) ile İran destekli Husiler çarpışmaktadır. Yemen’deki çatışmaların Yemen’in jeopolitiği açısından görülmesi gerekir. Yemen, Tahran’ın Suudi Arabistan’ı çevreleme politikası (İran ya da Şii Yayı) bağlamında önemlidir. Gerek Suudi Arabistan nezdindeki konumunu, gerekse Kızıldeniz’e girişi-çıkışı kontrol eden konumunu, yine enerji bağlamında görmek uygun olacaktır.

– Suudi Arabistan, bir taraftan artan askeri harcamalarının, diğer taraftan petrol fiyatlarının düşük seyrinin etkisinde, artık ekonomik sorunlar yaşayan, uluslararası piyasadan borçlanan bir ülkedir. ABD ile ilişkileri eskisi gibi değildir. Sorunludur. Suudi Arabistan’ın hukuksal açıdan 11 Eylül saldırıları ile ilişkilendirilmesinin önünü açan yasanın Obama’nın son döneminde kabul edilmesi, Kaşıkçı olayı, Veliaht Prens Salman’ın izlediği politika, ABD’nin hem artık Ortadoğu’nun enerjisine bağımlı olmaması, hem de Dünyanın en büyük enerji üreticilerinden biri haline gelerek enerji pazarında Suudi Arabistan’a rakip olması, Riyad-Washington ilişkilerini etkilemiştir. Rekabet içinde olduğu İran’ın bölgede öne çıkmış olması, Suudi Arabistan’ı ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Suudi Arabistan; kendi ülkesindeki Şiilerden, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de ve Doğu Akdeniz’de öne çıkan İran nüfuzundan rahatsızdır. Suudi Arabistan’ın İran rahatsızlığı Riyad’ı ve Washington’u biri birine itmiş gözükse de, yukarıda verilen tablo ışığında; enerji zenginliğine pazar arayan ABD için, Suudi Arabistan’ın kolay bir hedef olduğu akla gelmektedir ve ABD’nin bu ülkeyi hedef aldığına dair bir algıya yol açan gelişmeler vardır. Eğer ABD, gerçekten içten içe Suudi Arabistan’ı hedef alma peşinde ise; bu, ABD açısından anlaşılır bir durumdur. Çünkü ABD, Suudi Arabistan üzerinden, sadece bu ülkenin enerji kaynaklarının ve enerji pazarının değil, bu ülkenin kontrol ettiği coğrafyalar üzerinden işleyen enerji trafiğinin kontrolünü de eline geçirebilir.

– İran, P5+1 ülkeleri ile Temmuz 2015’de imzaladığı nükleer anlaşma ile, hem ABD’nin yaptırımlardan kurtulma, hem de nükleer gücüne meşruiyet kazandırma imkanını yakalamış; bu, bölgesel dengelerin İran lehine değişmesi sonucunu doğurmuştur. Ancak ABD’de Trump’ın Başkanlık koltuğuna oturması ile birlikte, İran ve ABD yeniden karşı karşıya gelmiştir. Başkan Trump, ABD’yi nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekip İran’a yeniden ambargo uygulamaya başlamış, İran Devrim Muhafızlarını terör örgütleri listesine dâhil etmiştir.

İran bağlamında soru işaretlerine yol açan ciddi bir husus var. O da, ABD’nin hem İran’ı karşısına alması, hem de İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki varlığına bugüne kadar “kör” kalmış olmasıdır.

İran’ın, özellikle enerji kaynakları ve jeopolitiği ile dikkat çekici bir ülke olduğunu, bu çalışma bağlamında ihmal etmemek gerekir.

– Afganistan, 2001’den bu yana ABD askeri varlığına ev sahipliği yapmaktadır. ABD’nin geçen 18 yıl içinde, bu ülkeye barışı getirememiş ve Taliban’ın ortaya çıkışını önleyememiş olması, şimdi de Katar’da Taliban ile görüşmeler yapması, son derece önemlidir. ABD, Afganistan’daki ve Afganistan konusundaki tükenmişliğini, Afganistan’a barış getirmek için Taliban ile yaptığı görüşme üzerinden aşma çabası içindedir diye düşünülmektedir.

ABD’nin Afganistan’a barış getirip bu ülkeden çekilmesi gerçekçi bir yaklaşım olarak gözükmemektedir. Bunun nedeni, Çin, İran ve Pakistan karşısında ABD’nin Afganistan’ın coğrafyasına ihtiyacı olmasıdır ki; bunu da, yine bu çalışmanın konusu itibarıyla enerji politik ile ilişkilendirmek gerekir.

– Irak, hala ciddi bir ABD askeri varlığına ev sahipliği yapmaktadır. ABD işgali altında iken yapılmış 2005 Anayasası ile yönetilen Irak, artık federal bir yapıdadır. Kuzeydeki Kürt Bölgesel Yönetimi, hem merkezi yönetimin yasama, yürütme ve yargı organlarında vardır, hem de kendi yasama, yürütme ve yargı organlarına sahiptir. Irak Devleti’nin önemli makamları, Kürtler, Şiiler ve Sünniler/Araplar arasında paylaştırılmıştır.

Irak’a bakarken, hem IŞİD ile mücadele gerekçe gösterilerek (bu bahane edilerek) Peşmergenin eğitilmiş ve donatılmış olduğunu, hem de IŞİD ile mücadele kullanılarak Kürt Bölgesel Yönetiminin sınırlarını genişletilmiş olduğunu dikkate almak icap eder.

Kürt Bölgesel Yönetimi, ileri özerkliğe sahiptir ve Suriye krizinde gelinen noktanın etkisinde bağımsızlık noktasına çok yaklaşmıştır. Eylül 2017’deki bağımsızlık referandumundan olumlu oy çıkmasına rağmen, çıkan sonuç uygun koşullarda devreye sokulmak üzere şimdilik dondurulmuştur.

Aynı zamanda kendisi de enerji üreticisi olan Irak’ın jeopolitiği ve bugün içinde bulunduğu durum, güncel Ortadoğu’ya ABD açısından enerji politik bağlamında bakılırken çok anlamlı bulunmaktadır.

– Suriye, Mart 2011’de başlayan kriz ve halen devam eden çatışma ortamında, tıpkı Irak gibi parçalanma noktasına çok yaklaşmış bir durumdadır. Suriye krizi, kuzeydeki Kürtlerin ABD’nin desteği ile öne çıkmalarına yol açmıştır. Kürt kantonal yönetimleri ortaya çıkmıştır. Bunlar, Şam’a, konfederal bir yapı içinde bir arada bulunma çağrısı yapmışlardır.

Suriye Kürtlerinin geldiği nokta, Irak Kürtleri ile birlikte, Irak’ın kuzeyinden başlayıp Suriye’nin kuzeyi üzerinden Doğu Akdeniz’e açılan bir “Kürt Koridoru”nu ve bu koridor üzerinde müstakil bir Kürt devletlinin kurulma ihtimalini gündeme taşımıştır. Bu ihtimal, Kürt kökenli nüfusun öne çıktığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi nedeniyle, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü yakından ve ciddi şekilde tehdit eden bir mahiyet arz etmektedir.

Suriye bağlamında, öne çıkan bir diğer husus da, İran’ın Irak’ta ve Suriye’de artan nüfuzu, bunun İran’a Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e açılma imkânı vereceğidir. Lübnan Hizbullah’ı ile birlikte mütalaa edildiğinde, konu daha bir önem kazanmaktadır. İran ya da Şii Yayı akla gelmektedir. Bu tablo nedeniyle, Türkiye, bütün güneyinden de İran’a komşu olmaktadır. İran’ın bu durumu, ayrıca enerji bağlamında Doğu Akdeniz’in geleceği açısından da önemlidir.

Suriye’nin bölgedeki enerji trafiği bağlamında değerli olan coğrafi konumunun ve bugün içinde bulunduğu durumun da, yine güncel Ortadoğu’ya ABD açısından enerji politik bağlamında bakıldığında, kritik önemi haiz olduğu kanaatine varılmaktadır.

Bölge ülkelerinin genel olarak ve özetle verilen bu durumu; bir taraftan Ortadoğu’daki güncel durumun arkasında ABD’nin olduğuna ve ABD’nin bölgede enerji politik bağlamında operasyonel olduğuna, diğer taraftan da bu güncel durumun İsrail’in işine geldiğine işaret etmektedir.

Ortadoğu’daki bu mevcut tabloya bakılarak, ABD ile İsrail’in çıkarlarının bölgede örtüştüğü söylenebilir. Ancak bugün bir örtüşmeden söz ederken, bu örtüşmenin geçmişteki örtüşmeden farklı olduğunu görmek gerekir. Koşullar, ABD için de, İsrail için de değişmiştir ve bu nedenle, güncel örtüşmenin yeni koşullarda düşünülmesi icap eder. Bir örnek: Doğu Akdeniz’in deniz yatağının altında daha yeni bulunan doğalgaz kaynakları nedeniyle, artık İsrail de, ABD gibi enerji üreticisi ve satıcısı bir ülkedir. Bunun, her iki ülkeyi bölgede birlikte çalışmaya iten güncel etkenlerden biri olduğu açıktır.

Ortadoğu’daki bu güncel tablo ve ABD-İsrail çıkarlarındaki bu güncel örtüşme, henüz içeriği kamuoyu ile paylaşılmamış olsa da, ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin “yüzyılın anlaşması” diye nitelendirdiği yeni planı hakkında da az-çok bir fikir vermektedir. ABD, önce İsrail’de 9 Nisan’da yapılacak seçimler sonrasında açıklayacağım dediği bu planı, şimdi de Ramazan ayından sonra açıklayacağını belirtmiştir. Ancak Başkan Trump’ın, Mayıs 2018’de ABD’nin İsrail’deki Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı ile, daha yeni (Mart 2019’da) Suriye’ye ait İsrail işgali-ilhakı altındaki Golan’ı İsrail toprağı sayma kararı, ABD’nin açıklayacağı Ortadoğu’ya ilişkin yeni planının içeriğinden yansımalar olarak görülebilir. Türk ve Dünya medyasına yansıyan haberlerden, ABD’nin yeni planının Filistin’in bütün kazanımlarını görmezden gelen, İsrail’i çıkış noktası alan ve mevcut fiili durumu İsrail lehine meşrulaştırmaya hizmet eden bir plan olduğu yolundaki öngörüler de bunu teyit etmektedir.

O zaman şu soruyu sormak gerekmez mi? ABD’nin İsrail’in işine geleceği şimdiden belli olan Ortadoğu’ya ilişkin yeni planındaki çıkarı nedir? Madem bir çıkar örtüşmesi var; İsrail’in çıkarı, ABD’nin hangi çıkarı ile örtüşüyor?

Bu sorunun cevabının bir kısmı da, güncel küresel politikada saklıdır. Ortadoğu’daki güncel gelişmeler küresel politikadan ayrı düşünülemeyeceği için, cevabın küresel politika bağlamındaki boyutu cevabı tamamlayıcı olacaktır.

III. Küresel politikadaki güncel duruma bakıldığında, üç ülke öne çıkıyor.

Birincisi, Çin’in ekonomiye dayalı yükselişi ile artık ABD karşısında yeni bir kutup olarak algılanmasıdır. Yumuşak güce dayalı diplomasisi ve askeri harcamalarındaki düzenli artış, Çin’in oldukça ciddi bir süper güce dönüşeceğine işaret etmektedir. Ancak yumuşak gücünün yanına sert (askeri) gücü de koyduğunda, hala Komünist Parti tarafından yönetilen ve Xi Jinping ile otokratikleşme sinyalleri veren Çin’in tek hegemonik güç haline gelmesinin “özgür” Dünya için neyi ifade edeceğine iyi bakmak gerekir.

Çin açısından bilinmesi gereken çok önemli bir diğer husus da, Çin’in enerjide dışa bağımlı olması ve Dünyanın en büyük enerji tüketicisi olmasıdır. Çin’in günlük işlenmiş petrol tüketimi, 13 milyon varile yakındır.

İkincisi, ciddi açık veren ekonomisi, açıkça görülebilen askeri gücündeki gerileme ve küresel siyasal nüfuzundaki daralmadan, bir iniş sürecinde olduğu çıkan ABD’dir. Başkan Trump’ın “yeniden büyük Amerika” söylemi, aslında ABD’nin içinde bulunduğu iniş sürecinin itirafı niteliğindedir. Bu ABD, küresel politikada Çin ile rekabetçi bir işbirliğine gitmek yerine, Çin’i çevrelemeyi öngören bir yaklaşım izlemektedir. Bu tercih, sert (askeri) güç üzerinden dışa vurulduğu için, maliyeti yüksek bir tercihtir ve ABD’nin iniş sürecinde olması ile bağdaştırılması güç bir tercihtir, ABD için çok riskli bir tercihtir.

Ancak ABD açısından daha önce olmayan yeni bir durum vardır O da, ABD’nin artık enerjide dışa bağımlı olmadığı, enerji üretiminde ve ihracatında Dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri olmasıdır. ABD’nin günlük petrol üretimi 10 milyon varilin üzerindedir ve bunun çok büyük bir kısmını işlenmiş olarak ihraç etmektedir. Bunun için de, enerjide pazar arayışı içindedir. Ortadoğu’daki güncel gelişmelere, özellikle enerji açısından bakılmasının nedeni de budur. ABD’nin bölgede Türkiye’ye karşı izlemekte olduğu politika da, hem doğrudan, hem de dolaylı olarak, temelde bu nedenle ilişkilendirilebilir. Çünkü Türkiye’nin coğrafi konumu, bölgedeki enerji tarfiği bağlamında son derece değerlidir.

Küresel politika açısından bugün ABD’ye bakılırken görülmesi gereken bir diğer husus da, sözde uluslararası terörizmle mücadele eden ABD’nin terör örgütleri ile olan açık ve örtülü ilişkileri, bu konuda sıkça gündeme gelen iddialardır. IŞİD’ın ortaya çıkışı ve IŞİD ile mücadele edilen coğrafyalar, PKK terör örgütünden sonra YPG terör örgütünün ortaya çıkışı ve ABD’nin bu örgüt ile olan (gizleme gereği duymadığı) ilişkileri, Taliban’ın ortaya çıkışı ve Taliban ile Katar’da önce gizli sonra açık görüşmeleri, ABD açısından özellikle enerji bağlamında hatırlanması gereken hususlardır. Çünkü uluslararası terörizmle mücadele, ABD’ye istediği bölgelere erişim/müdahale imkânı sunmaktadır. Ve söz konusu terör örgütleri, ilginçtir, jeopolitik ve enerji politik bağlamında ABD açısından anlamlı coğrafyalarda ortaya çıkmaktadırlar.

Üçüncüsü de, Eylül 2015’de Suriye’deki çatışma ortamına müdahil olan ve uluslararası politikada istikrarlı bir şekilde güçlenmekte olduğu algısı uyandıran Rusya’dır.

Rusya, Dünyanın önde gelen enerji üreticisi ve satıcısı ülkelerden biridir. Ve Rusya’nın sadece ekonomisi değil, dış politikası ile savunma ve güvenlik politikası da enerjiye (yani enerji gelirlerine) dayalıdır. Bu nedenle, hem Rusya’nın Suriye’deki varlığını, hem de Rusya ile ABD arasındaki mevcut sorunları, enerji bağlamında görmek icap eder. Rusya’nın, temelde, enerji pazarındaki konumunu ABD karşısında koruma ve sürdürme saiki ile hareket ettiğini varsaymak gerekir.

Bu üç büyük/güçlü ülkenin etkisinde, küresel sistem bugün yeni bir şekillenmeyi yaşıyor. Bu şekillenme sürecinde yaşananlar ya da görülenler, krize ve kaosa doğru gidişe işaret ediyor. Bu gidişte, ABD’nin yeri ve rolü çok belirgindir. Çünkü ABD, bir taraftan Çin’e karşı çevreleme politikası izlemektedir, diğer taraftan da enerjide pazar kapma peşindedir ve ABD bunların her ikisinde de sert (askeri) gücü kullanmayı tercih etmiş gözükmektedir. ABD’nin, bir iniş sürecini yaşamasına rağmen, askeri gücünü bu suretle öne çıkarıp bunun üzerinden mesafe almaya çalışması doğal olarak krizleri, gerginlikleri ve sıcak çatışmaları tetiklemektedir. Bu da, bütün Dünyada askeri harcamaların yeniden artmasına yol açmaktadır ki; bunun da yine ABD açısından ayrıca görülmesi gerekir. Çünkü ABD Dünyanın en büyük silah satıcısı ülkesidir. Dünya silah pazarının yaklaşık % 36’sı tek başına ABD tarafından kontrol edilmektedir.

Ancak, bugün itibarıyla, ABD’nin izlediği bu politika ile Çin’in önünü kesmesi zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir. Üstelik ABD’nin bugün izlemekte olduğu politika, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü, yani ABD’nin dağılma ihtimalini çağrıştırmaktadır. Bu takdirde de, yani meydanın Çin’e kaldığı bir durumda da, Çin’in tek hegemonik güç olmasının “özgür Dünya” için ne anlama geleceği sorusu akla gelmektedir.

Peki, bu küresel tablodan Ortadoğu’ya ilişkin olarak ne çıkıyor?

Şu çıkıyor: ABD, içinde bulunduğu iniş sürecini enerji üzerinden tersine çevirmeyi amaçlamaktadır. Yani enerji pazarının kontrolünü ele geçirip enerji zenginliğini paraya çevirme peşindedir. Ortadoğu’daki güncel gelişmelerin arkasında bunun için vardır. Ve bu, Ortadoğu’da İsrail’in de işine gelmektedir. ABD, Ortadoğu’ya ilişkin yeni planı üzerinden, İsrail’i de yanına çekerek, Ortadoğu’yu karıştırmak peşindedir. Her iki taraf da, kaosun yaratıcı/yapıcı işlevinden kendi özel amaçları doğrultusunda yararlanmayı öngörmektedirler. ABD, bu suretle, münhasıran enerji bağlamında Ortadoğu’yu ve Ortadoğu merkezli enerji pazarını kontrol etme, bu suretle ortaya çıkacak boşluğu kendisi doldurma peşindedir.

ABD açısından, bunun içinde; hem Çin ile rekabetin gerektirdiği kaynakların enerji üzerinden temin edilmesi, hem de Çin’in enerjide dışa bağımlılığının Çin’e karşı kullanılması da vardır.

IV. Ortadoğu’ya ve küresel politikaya ilişkin bu tablo ışığında, Türkiye için, neler çıkıyor, neler söylenebilir?

Öncelikle uluslararası ilişkilerin, karşılıklı ve dengeli çıkar temelli olarak işlediğini; etnik ya da dinsel mensubiyetin uluslararası ilişkilerdeki yerinin bir noktaya kadar anlamlı olabildiğini; uluslararası ilişkilerin gerçekçi olmayı gerektirdiğini; rasyonalitenin uluslararası ilişkilerde kalıcı dostlukları ya da düşmanlıkları himaye etmediğini görmek gerekir. Dış politika, “günübirlik” ya da “gelişi güzel” yürütülebilecek bir alan değildir, doğrudan devletin varlığı ve geleceği ile ilgili bir alandır, orta ve uzun vadeli düşünmeyi/adım atmayı gerektirir.

Ortadoğu’da İsrail’in nasıl ortaya çıktığı ve bu ortaya çıkış ile birlikte İsrail’i hedef alan bölgedeki Arap ve İslam ülkelerinin dün hangi pozisyonlardan bugün hangi pozisyonlara geldiği önemlidir. İsrail lehine Arap ve İslam ülkeleri aleyhine olan bu pozisyon değişikliğinin nereden kaynaklandığı üzerinde düşünülmeli ve dersler çıkarılmalıdır.

Türkiye; İsrail’i hedef alan, Şii Dünyasının hamisi rolündeki İran ile Sünni Dünyasının hamisi rolündeki Suudi Arabistan’ın ve bunlarla birlikte hareket eden diğer Müslüman/Arap ülkelerinin bugünkü durumlarını iyi görmek durumundadır. Bu, “İsrail’i hedef alanların akıbeti budur” şeklinde alınabilecek bir vurgulama değildir. Söylenmek istenen bu değildir, başka bir husustur…

18 yıla yakın bir süredir, aralıksız ve tek başına, Türkiye’yi yöneten AKP’nin dinsel görüntüsünün geçen 18 yıl içinde giderek belirginleştiği, bunun içeride de dışarıda da görüldüğü bir gerçektir. Bu belirginleşme, zaman zaman Şii İran’ın karşısına çıkma, zaman zaman da Suudi Arabistan’dan rol çalma şekliden, içeride ve dışarıda yorum/analiz konusu olmuştur. Bu yorumlar ile Arap ve İslam ülkelerinin İsrail karşısındaki pozisyonlarının dünden bugüne nasıl bir değişim gösterdiği hatırlanarak, özellikle Ocak 2009’da İsrail’e “one minute” denilmesinden sonra AKP ile birlikte Türkiye’nin öne çıkan dinsel görünümünün ve bugün Türkiye’nin içeride ve dışarıda geldiği noktanın, duygusallıktan uzak, objektif olarak sorgulanmasına ihtiyaç vardır. Uluslararası ilişkiler bağlamında, dün Ortadoğu’nun Müslüman/Arap ülkelerine örnek gösterilen bir Türkiye’den, bugün Ortadoğu’nun Müslüman/Arap ülkelerinin genel görünümlerindeki kötüye gidişte pay/rol sahibi olan, üstelik kendisi de bu ülkeler ile aynı seviyeye inmiş, o ülkelere benzemeye başlamış, bir Türkiye’ye ortaya çıkmıştır. Bunun sorgulanmasına ihtiyaç vardır.

Bugün Türkiye; kim, nasıl “değerli” buluyor bilmiyorum ama, dış politikada dip yapmış bir yalnızlığı, dışlanmışlığı yaşamaktadır. Sadece ABD, Avrupa ülkeleri, NATO ve AB ile olan ilişkileri değil, İslam ve Arap Dünyaları ile olan ilişkileri de sorunludur. Türkiye, artık muhataplarına güven vermeyen bir ülkedir. Dostluğu aranmayan, düşmanlığı önemsenmeyen bir ülke haline gelmiştir.

Bugün Türkiye’nin içeride yaşamakta olduğu ekonomideki kötü gidiş, herkesin gözü önündedir. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçilmiştir. Ancak bu sistem, bugüne kadarki uygulaması nedeniyle, demokrasiye saygılı ve hukukun üstünlüğüne bağlı hiçbir ülkede örneği görülmeyen bir sistemdir. Görülüyor ve anlaşılıyor ki; bu sisteme geçiş, Türkiye’nin kurumsal yapılanmasına zarar vermiştir. Türkiye’de yasama, yürütme ve yargı dengesi bozulmuştur. Devlet yönetiminde, fren, denetim ve denge işlevlerini layıkıyla yerine getirebilecek bir mekanizma kalmamıştır. Buna bağlı olarak, vatandaşın devletine duyduğu güvende bir gerileme baş göstermiştir. Toplumdaki ayrışma çok belirgindir. Hukukun çizdiği sınırlar içinde kalanlar da dâhil, farklılıklara tahammülsüzlük çok artmıştır. Ne yazık ki, bu tahammülsüzlüğün, hem içeride çatışma riskini beslediği, hem de bir arada yaşama kültürünü erittiği hala görülememektedir.

Yani Türkiye, sadece dışarıda değil, içeride de sorunlu bir ülke haline gelmiştir. Bu iç tablodan, “bir, iri ve diri” olmakta giderek zorlanacak bir Türkiye anlamı çıkmaktadır. Türkiye, hem gücünden, hem de caydırıcılığından kaybetmektedir.

Bugün Türkiye, milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi bir tehdit ile karşı karşıya iken, bir beka sorununu yaşıyor iken, dışarıdaki ve içerideki tablonun bu şekilde görülmesi, düşündürücü bulunmalıdır. Bu tablo, ayrılıkçı ve dış destekli terörizmle mücadele eden Türkiye ile bağdaşmamaktadır. Türkiye’nin terörizmle mücadeleye dair birikimi ışığında, özellikle içerideki bu tablonun, mücadele edilen ayrılıkçı terörizmin işine geldiği çok açıktır.

Ne yazık ki; benim artık “maraba” ya da “yanaşma” siyaseti deme ihtiyacını duyduğum bir siyaset yapma anlayışı ve uygulaması dış politikada hala devam ediyor. Üstelik ve yine ne yazık ki; bu siyaset yapma anlayışı ve uygulaması, yerel seçimlerde iç politikaya da yansımıştır. Gördüğüm, iç politikada siyasal geleceklerini AKP’nin “yanlışa” devam etmesinde görenlerin, Türkiye’nin bir uçurumun kenarına geldiğini görmemeleridir. Bunların sözlerinden gördükleri anlamı çıksa bile, icraatları bunu söylememektedir.

Şöyle bir düşünelim: Gazze ziyareti ya da Fırat’ın doğusunun terör örgütlerinden temizlenmesi konuşuluyor mu? ABD aleni olarak Türkiye’nin aleyhine birçok şey yapıyor. YPG’ye açıkça verdiği desteğin de, diğer konularda (S-400, F-35 vb.) doğrudan Türkiye’ye karşı izlediği politikanın da, enerji politik bağlamında Anadolu coğrafyasına göz diktiği algısına yol açtığı ortada… Peki, bunlar karşısında, en azından Türkiye’deki ABD askeri varlığı ve bunun geleceği tartışmaya açılıyor mu? Daha ileri algıya yol açan gelişmeler var. ABD Dışişleri Bakanından açıklama geliyor, İran’a askeri müdahaleye kalkışmayacağız diyor ama biz bunun ne anlama geldiğinde tartışmıyoruz. ABD’den gelen bu açıklamadan önce, Irak’tan, topraklarımız komşularımıza saldırı yeri olmayacak açıklaması geliyor ve Irak’tan gelen bu açıklama, sonradan ABD’nin yaptığı açıklamayı daha “kuşkulu” hale getiriyor, fakat yine sorgulama yok, konuşma/tartışma yok. ABD, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinden algıladığı milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi tehdidin açıkça arkasında ama, ABD’ye “sözün” dışında somut bir vaziyet alış var mı? Kimse ABD’ye, madem Suriye’de IŞİD ile mücadele ediyorsun, IŞİD Suriye’nin aşağısında, oraya git, Suriye’nin kuzeyinde ne işin var demiyor, kuzeyde “ulus inşası”nı görmüyor. ABD, GKRY’ne yönelik silah sevkiyat yasağını kaldırma çabası içine girmiş, yine konuşan, sorgulayan yok…

Sağduyu sahibi herkesin, devletin bütün kurumlarının, Türkiye bu noktaya nasıl geldi diye sorgulaması gerekir. Ülkeyi aralıksız tek başına yöneten AKP, nasıl bir politika izledi ki, Türkiye bugün bu noktaya geldi? Başta AKP olmak üzere bütün siyasal partilerin, sağduyu sahibi herkesin, ülkenin varlığı ve geleceği adına, bunu sorgulamasına ihtiyaç vardır.

Türkiye, gerçekten beka sorunu ile karşı karşıyadır. Yerel seçim kampanyalarına konu yapılması, ciddiyetine halel getirmiş olsa da, beka sorunu vardır. Ve ülkeyi yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların bu sorunun farkında olarak siyaset yapmaları mevcut iç ve dış koşullarda elzemdir.

ascmer/osmetoz, www.ascmer.org, 27 Nisan 2019.

 

 


Şİİ MİLİSLER İRAN’A NİYE DÖNÜYOR OLABİLİR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk World Politics Review (WPR)’de yer alan kısa bir analizde[i], İran destekli Şii milislerin Suriye’den geri dönüşlerinin ABD’nin stratejisini nasıl etkilediği ele alınmıştır. Analizde ağırlıklı olarak, Suriye’den dönen Afgan Hazara’lardan oluşan Şii milisler üzerinde durulmuştur. Ancak İran’a geri dönüşlerin, sadece bunlarla sınırlı olmadığı; Irak’tan, Suriye’den ve Lübnan’dan da Şii milis dönüşleri

BİR SEÇİM BAŞARISI İÇİN GÖNDERİLEN TEBRİK MESAJININ ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Hindistan’da seçim sona erdi. Başbakan Narendra Modi ve partisi Bharatiya Janata Partisi (BJP) Parlamentodaki konumlarını güçlendirmiş olarak seçimden çıktılar. Pakistan Başbakanı İmran Han, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’ye tebrik mesajı gönderiyor[i]: “Güney Asya’da barış, ilerleme ve refah yolunda birlikte çalışmayı dört gözle bekliyorum.” Cevap olumlu oluyor.

İRAN KONUSU ABD’DE DEVLETİN ZİRVESİNİ KARIŞTIRMIŞ GÖZÜKÜYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İran ile gerginlik, ABD’de devletin tepesinde ciddi tartışmalara ve iddialara yol açmış gözüküyor. Temsilciler Meclisi’nde, Başkan Trump’ın savaş kararı alma yetkisinin bulunmadığı, bu yetkinin sadece Kongre’ye ait olduğu; ancak, eğer Başkan Trump “görevden alınma” konusunda köşeye sıkışırsa, bir oldu-bitti ile ABD’yi İran ile savaşa sürükleyebileceği ileri sürülüyor. Temsilciler Meclisi üyelerince

ABD İLE İRAN ARASINDA SICAK ÇATIŞMA İHTİMALİ VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, daha yeni ifade etmiş; yaşananlara rağmen, ABD ile İran arasında çatışma olmayacağı görüşündeyim demiş. Bu ifade, elbette ki, değerlidir. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de, İran’ın “mantıklı” olduğu ve iyi bir “müzakereci” olduğunu açıklamış.  Rusya Devlet Başkanı Putin, Soçi’de ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu kabul etmesi

GÜNCEL İRAN-ABD İLİŞKİLERİ SORGULANMAYA MUHTAÇTIR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, geçtiğimiz Cumartesi (11 Mayıs 2019) günü, İran’ın resmi haber ajansı IRNA üzerinden, İran’daki siyasal muhaliflere seslenmiş; ülkenin 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşından daha olumsuz koşullar altında bulunduğuna işaret ederek birlik çağrısında bulunmuş ve İran’ın “benzeri görülmemiş” bir ABD baskısı ile karşı karşıya bulunduğunu belirtmiştir[i]. Ruhani;

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.