NATO: LONDRA ZİRVESİ VE TÜRKİYE YAKLAŞIMI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Türkiye, Londra’daki NATO zirvesi öncesinde, NATO YPG’yi terör örgütü saymaz ve YPG’ye karşı Türkiye’nin yanında yer almazsa, Baltık Savunma Planına “evet” demeyeceğini açıklamıştı. Zirvede ise, hem bu plana “evet” dedi, hem de Türkiye’nin YPG ile ilgili talebi kabul görmedi. Türkiye, Baltık Savunma Planına evet derken, muhataplarının terörle mücadelede Türkiye’yi yalnız bırakmayacakları beklentisini dile getirmekle yetinmek durumunda kaldı. Medyaya yansıyanlardan bunlar çıkıyor.

Londra’daki NATO zirvesine Türkiye açısından baktığımda, somut bir kazanımdan söz etmem güç. Sadece “tek taraflı” bir beklenti var. Bunun da, ne hukuksal bir değeri, ne de uluslararası ilişkilerde fazla bir anlamı bulunuyor.

Uluslararası ilişkilerde, samimiyet ve kararlılık, çok önemlidir; çünkü etkiyi artırır, işlevselliği besler. Hem olan gücün gerçeklik kazanmasına hizmet eder, hem de bu güce güç katar. Aksi halde, yani samimiyetsizlik ve kararsızlık durumunda ise, olan/gerçek güçten daha güçsüz bir görüntüye yol verilmiş olunur. Onun içindir ki, NATO zirvesinde, YPG konusundaki yaklaşımın arkasında samimiyetle ve kararlılıkla durulmamasının Türkiye’nin aleyhine olduğu değerlendirilmekte, Türkiye’nin zirveden güç kaybetmiş olarak ayrıldığı düşünülmektedir.

Oysa Türkiye, YPG konusundaki yaklaşımında haklıdır. Milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik tehdidin merkezinde, PKK terör örgütünün Suriye kolu YPG vardır. Bu, tartışma konusu olmaktan dahi uzaktır. Durum böyle iken, Londra’daki zirvede NATO’nun YPG konusunda ikna edilmesi için, sadece Baltık Savunma Planına onay verilmeyeceği tezinin işlenmiş olması, bununla yetinilmiş bir görüntünün olması ve bu tezin de arkasında durulamaması isabetli olmamıştır. Ankara, YPG konusunun Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü yakından ve ciddi şekilde tehdit eden bir terör sorunu olduğuna NATO’yu ikna etmek için, Londra’ya sadece Baltık Savunma Planı ile ilişkilendirme yaparak gitmiş gözüküyor. Zirvenin sonucu da, buna işaret ediyor. Aksi olsaydı, zirve sırasında ve zirveyi izleyen şu birkaç gün içinde Baltık Savunma Planı ile ilişkilendirmenin kapsamlı bir hazırlığın başlangıç adımları olduğu algısına işaret eden, daha ileri adımlar gündeme gelirdi ama, gelmedi. Demek ki, Türkiye, bu zirveye kapsamlı bir hazırlık ile gitmemiş…

Oysa NATO’ya Türkiye’de sağlanan bazı imkân ve kolaylıkların aşamalı olarak askıya alınmasını içeren bir hazırlık yapılabilir, Baltık Savunma Planına yüklenen işlev amaca hizmet etmeyince sıradaki adım atılabilirdi. Böylece, NATO’ya ve üye ülkelere, “Baltık Savunma Planına evet diyerek NATO’ya verdiğim değeri gösteriyorum. Ancak YPG konusundaki talebim dikkate alınana kadar NATO’ya Türkiye’de sağlanan imkân ve kolaylıkları teker teker askıya alacağım” mesajı verilebilirdi. Türkiye, YPG konusunu kendisi gündeme getirmiş olmasına rağmen, samimi ve kararlı olamadı, olduğunu gösteremedi, tamamen aksi çağrışımlara yol açtı. Hem ciddiyetinin sorgulanmasına, hem de olan (yani sahip olduğu-gerçek) gücünü yansıtamadığından “güçsüzlük” görüntüsüne yol vermiş oldu.

Ancak “iş işten geçmiş” değil. Öngörüm, Türkiye’nin terörizmle mücadelesinin, giderek daha çok milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğünü tehdit eder bir mahiyet arz edeceği yönündedir. Onun içindir ki; Türkiye, bundan sonraki NATO toplantılarına “bütüncül-kapsamlı” hazırlıklar ile katılmalı; bu suretle, samimiyetini, kararlılığını ve NATO’ya sağladığı imkan ve kolayları muhataplarına ihsas etmeli, NATO’yu YPG konusunda tavır almaya zorlamalıdır.

Türkiye, NATO’yu YPG konusunda ikna etmede kullanabileceği, ciddi ve etkili araçlara sahiptir. Küresel konjonktürün, NATO’nun Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi kritik önemi haiz bir kurum olacağına işaret etmesi, bu bağlamda Türkiye için ayrıca avantajdır. Rusya ile Çin arasındaki stratejik işbirliği giderek güçlenirken başka türlü düşünmek güçtür. Türkiye, bu konjonktürü de dikkate alarak, NATO’yu YPG konusunda ikna etmek için, kapsamlı bir çalışmayı bir an evvel yapmalı ve hazırlığını uygulamaya koymalıdır. NATO’ya ve üye ülkelere, verilecek uygun işaretler üzerinden, Türkiye’nin bu hazırlığı ihsas edilmelidir.

Türkiye’nin YPG konusunu NATO’ya taşımak istemesi bile, tek başına, milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik terör tehdidinin yakın ve ciddi olduğuna delalet eder. Bu delalet ortada iken, Türkiye’nin kapsamlı bir hazırlık içinde olmaması kabul edilemez.

Diğer taraftan, NATO, savunma ve güvenliklerini tehlike ve tehdit altında gören ülkelerin bir araya gelerek oluşturdukları, bir ittifak, bir dayanışma örgütüdür. Üye ülkelerin savunma ve güvenliğini güçlendirmeyi, savunma ve güvenliklerine yönelik tehdidi, birlikte, dayanışma içinde savuşturmayı öngörür. Sovyetlerin dağılmasından sonra, uluslararası terörizmle mücadele, NATO’nun stratejik konspetine dâhil olmuş ve bu durum bugüne kadar gelmiştir. Uluslararası terörizm ışığında, NATO’nun doktrini, yapısı ve eğitimi güncellenmiş, sürekli geliştirilmiştir. Terörizmle mücadelenin gerektirdiği nitelikleri haiz yeni kuvvetler oluşturulmuş, terör tehdidine ilişkin değerlendirmeler ışığında yeni kuvvet konuşlandırmalarına gidilmiş, terör tehdidi ile mücadele edecek kuvvetlerin eğitimi için özel eğitim merkezleri oluşturulmuştur. ABD, 11 Eylül 2001’de terör saldırılarına maruz kaldığında, NATO’nun bütün bu imkân ve yetenekleri, NATO Antlaşması’ndaki “coğrafi sınırlama” da göz ardı edilerek, ABD için devreye sokulmuş ve/veya ABD’nin kullanımına tahsis edilmiştir.

Bunlar ortada ve Türkiye NATO’ya ilişkin sorumluluklarını eksiksiz yerine getiren bir üye iken; NATO’nun ve üye ülkelerin, yakın ve ciddi bir terör tehdidi ile mücadele ettiğini söyleyen Türkiye’ye Londra zirvesindeki yaklaşımları kabul edilemez. Türkiye, NATO’yu ve üye ülkeleri, şimdi yanında görmeyecek, onların desteğini hissetmeyecek ise, bunu ne zaman görecek ve hissedecektir?

NATO, üye ülkelerin bugünleri için oluşturulmuş bir ittifak, bir dayanışma örgütü değil midir?

NATO ve üye ülkeler, yakın ve ciddi bir terör tehdidi ile mücadele eden, bu mücadelesi herkesin gözü önünde cereyan eden Türkiye’nin yanında yer almayacaksa, Türkiye niçin NATO’da kalmaya devam etsin? Niçin başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkelere Türkiye’de ciddi imkân ve kolaylıklar sağlasın? Niçin, ekonomisi zorda olmasına rağmen, milli bütçesinden NATO’ya doğrudan ve dolaylı yollarla katkıda bulunsun, güç versin?

Türkiye, ihtiyaç duyduğunda NATO’dan istifade etmek üzere, NATO’ya katkıda bulunmuyor mu, güç vermiyor mu? Şimdi ihtiyaç duyuyor, fakat istifade edemiyor!… Anlaşılır geliyor mu?

NATO ve üye ülkeler terörle mücadele eden Türkiye’nin yanında olmamaya devam ederlerse, Türk halkı, giderek Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulayacak ve Ankara üzerinde bu suretle bir iç baskı oluşacaktır. NATO ve üye ülkeler, Türkiye’nin NATO’ya yaptığı katkıdan ve verdiği destekten yoksun kalmak istemiyorsa, Türkiye’nin YPG/PKK terör örgütlerine ilişkin yaklaşımlarına kulak vermek zorundadır. Bu, NATO ve üye ülkeler için, hukuksal bir zorunluluk olmanın ötesinde, siyasal ve ahlaksal bir sorumluluktur da…

Ayrıca, NATO ve üye ülkeler, Türkiye’nin kaybedilmesinin üye sayısının “bir eksilmesinin” ötesinde, bunun çok ilerisinde, bölgesel ve küresel dengeleri yakından etkileyebilecek bir durum olacağını da görmelidirler.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 06 Aralık 2019


“NATO ÜYELİĞİ ONAY SÜRECİ KOLAY DEĞİLDİR”

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yukarıdaki başlık bana ait değil. Başlık, Sayın Konur Alp Koçak’ın, 11 Kasım 2022 tarihli Türkgün Gazetesi’nin 11. sayfasında yer alan köşe yazısının başlığıdır. Sayın Koçak’ın köşe yazısında yer alan bazı hususlar, işbu çalışmayı kaleme alma ihtiyacını doğurmuştur. Sayın Koçak, köşe yazısında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in geçtiğimiz günlerde Türkiye’yi ziyareti

ABD’NİN GİRİT’TE VE BATI TRAKYA’DA ARTAN ASKERİ VARLIĞI ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yunanistan’ın, NATO üyesi olarak ülkesini zaten ABD’ye açmış iken, son dönemde bu işi daha da ileriye taşımasını, ABD’ye Girit’te ve Batı Trakya’da daha ileri konuşlanma imkânı tanımasını, burada biraz farklı ele almaya çalışacağım. Elbette ki, Yunanistan’ın bu yaptıkları, Yunan emeli ve ABD’nin güncel Türkiye yaklaşımı ile birlikte mütalaa edildiğinde, Türkiye

TÜRKİYE CİDDİ TEHDİT/TEHLİKE ALTINDA

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bu 30 Ağustos’ta aklıma gelenler…. Lütfen hatırlayınız… 1821’de Osmanlı’ya isyan eden ve bu isyan neticesinde 1832’de Osmanlı’dan koparak ayrı bir devlete sahip olan Yunanlılar, Mayıs 1919’da Anadolu’yu işgale başlıyor… Yaklaşık 100 yıl önce (1821) emperyalist Batının desteği ile Osmanlı’dan kopan isyancılar, yaklaşık 100 yıl sonra (1919) yine emperyalist Batının desteği

UKRAYNA’DAKİ ÇATIŞMANIN TRANSDİNYESTER CUMHURİYETİ’NE YANSIMA İHTİMALİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk I. Moldova’nın doğusunda, fazla derinliği olmayan kuzeyden güneye doğru ince bir şerit halinde uzanan 1990’da Moldova’dan kopup tek taraflı bağımsızlık ilan eden, Ukrayna’nın batısından Ukrayna’ya komşu, Rusya himayesindeki, bugüne kadar Rusya dışında kimsenin bağımsızlığını tanımadığı Transdinyester Cumhuriyeti’nde dikkat çekici üç ayrı terör saldırısı yaşanıyor.[i] Bu çalışma, bu saldırıları çıkış noktası

PENÇE KİLİT OPERASYONU, “ERBİL GAZI” VE KÜRTLERE “ULUS İNŞASI”…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Linkedin’de Sayın Erkan Ayan’ın “AB-D neden Kuzey Irak’ta Pençe Kilidi Operasyonuna sessiz?” sorusu ile başlayan, benim bağlantı ağıma dâhil Sayın Murat Sekmen üzerinden muttali olduğum bir paylaşım ile karşılaştım. Bu paylaşımda, Türkiye’nin PKK terör örgütüne yönelik olarak Irak’ın kuzeyinde icra ettiği Pençe Kilit Operasyonu, (Erbil’in kontrolündeki) bölgenin petrol ve doğal

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.