MICHAEL RUBIN VE “IRAK KÜRDİSTANI”NIN BAĞIMSIZLIĞI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Bir süredir Türkiye konusundaki yazıları ile dikkati çeken ve Türkiye’den tepki alan, Orta Doğu uzmanı Michael Rubin’in, Newsweek’te, Türkiye’yi yakından ilgilendiren yeni bir yazısı yayınlandı. “An Independent Kurdistan would be a failed state” başlıklı ve 04 Temmuz 2017 tarihli yazı, ilk olarak, American Enterprise Institute’nin sayfasında yayınlanmıştır. Yazı, Mesut Barzani’nin geçtiğimiz Haziran (2017) ayının sonuna doğru Washington Post’a yaptığı bağımsızlık açıklamasını konu ediniyor.

Yazıda, “Irak Kürdistan’ın” kendi kaderini tayin hakkını kullanmasının hiç kimseyi tehdit etmediğine ve bağımsızlık ilanının bölgeyi istikrara kavuşturacağına işaret ediliyor.

Yazıda, Çekya-Slovakya, Sudan-Güney Sudan, Etiyopya-Eritre, Sırbistan-Kosova, Endonezya-Doğu Timor örneklerine değinilmiş; bağımsızlığın önündeki sorunlara ve karmaşıklığa işaret edilmiştir. Bu son bağlamda da, daha önce yapılmış su kullanım (paylaşım) anlaşmalarının geleceğine, sınırların çizilmesine, vatandaşlığın kapsamına ve bunun Kürtlerin Irak yönetimindeki pozisyonlarını nasıl etkileyeceğine, Erbil’in ekonomik durumuna, özellikle petrole bağlı konulara (petrol konusundaki belirsizliğe ve petrolün iyi değerlendirilememesine),  askeri güç olarak Peşmergenin bir ordudan çok milis gücüne benzediğine dikkat çekilmiştir. Bağımsızlığın önündeki sorunlar (engeller) ve karmaşa konusunda, ayrıca İran’ın ve Türkiye’nin duruşlarına değinilmiş; bu bağlamda, bağımsızlığın özellikle İran için olumsuz bir emsal olacağı işlenmiştir. Yazıda, Erbil’in bağımsızlığının Orta Doğu’da yeni bir “proxy çatışmaya” yol açacağı da ifade edilmiş; Barzani’nin iktidarı devretmeyi ret ettiği ve milyarlarca doları zimmetine geçirdiği de, bir olumsuzluk olarak, muhtemel “başarısız devlet” ile ilişkilendirilmiştir.

Michael Rubin, yazılarından çıkarılabilen “duruşu” kamuoyu tarafından az-çok bilinen bir Orta Doğu uzmandır. Yazısındaki bazı tespitlere iştirak edilmektedir. Ancak yazının yol açtığı bazı çağrışımlar vardır ki, bunlar da yazının maksatlı olabileceği algısına yol açmaktadır. Ayrıca yazının, bölgedeki mevcut ve muhtemel bazı gelişmeler ile ilişkilendirilebileceği de düşünülmektedir.

Her şeyden önce, eğer münhasıran/sadece, kendi kaderini tayin hakkını kullanmanın objektif ve güncel gerekleri ya da koşulları açısından bakılırsa, Irak Kürtleri, Bağdat’tan ayrılıp kendi yolun gitme konusunda güçlü bir pozisyona sahiptir. Yani salt uluslararası hukuk açısından bakıldığında, bağımsızlığını ilan etmede eli güçlüdür. Ancak uluslararası politika ile uluslararası hukuk arasındaki ilişki, iç politika ile iç hukuk arasındaki ilişki gibi değildir, oldukça farklıdır. Uluslararası politikada gücün belirleyici bir yeri ve etkisi vardır.

Kürtlerin Orta Doğu’da sadece Irak’ta yaşamadığı; Türkiye’nin, İran’ın ve Suriye’nin de Kürt kökenli nüfusa sahip olduğu bilinen bir husustur. Kürtlerin bölgedeki bu dağılımı Rubin’in yazısındaki “Irak Kürdistanı” ifadesi ile birlikte düşünüldüğünde, iki çağrışım kendisini belli etmektedir. Birincisi, “Irak Kürdistanı”nın yanında, “Türkiye Kürdistanı”, “İran Kürdistanı” ve “Suriye Kürdistanı” olduğu; ikincisi de, bunların hepsinin “Büyük Kürdistan” emelinin içini doldurduğudur.

Kendi kaderini tayin hakkını kullanma bağlamında, Kürtlerin Irak’taki durumu ile diğer ülkelerdeki durumları arasında bir benzerlik yoktur. Uluslararası hukuk açısından, Irak’taki Kürtlerin durumu, Türkiye’deki, İran’daki ve Suriye’deki Kürtlerin durumundan farklıdır. Kürt nüfusun yaşadığı bu dört ülke içerisinde, hukuksal statü itibarıyla Irak Kürtlerine en yakın olanı İran Kürtleridir. İran’ın yönetsel yapısında “Kürdistan eyaleti”  vardır ve Kürtler azınlık kabul edilmektedir, son dönemde “pozitif ayrımcılığa” da konu olmuşlardır. Türkiye’de, sadece son dönemde “pozitif ayrımcılık” olarak mütalaa edilebilecek Kürtler lehine bazı adımlar atılmıştır. Türkiye’de, etnik kimliğe dayalı siyaset hukuken mümkün değildir. Ancak son dönemdeki pozitif ayrımcılık, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının, önceki dönemlerden çok farklı olarak,  Türk Parlamentosunda ve yerel yönetimlerde daha güçlü olarak yer almalarına hizmet etmiştir. Suriye’de ise, 2011 yılında başlayan krize kadar olan dönemde, Kürtler adeta yoktur. Suriye Kürtleri, kriz ile birlikte öne çıkmıştır. Bugün kantonal yönetimlere sahiptirler ve “birleşik devlet” çatısı altında yaşamak istediklerini ilan etmişlerdir. Bu genel tabloya bakarak, uluslararası hukuk bağlamında kendi kaderini tayin etme açısından, İran Kürtlerinin durumunun Irak Kürtlerinin gerisinde, Türkiye Kürtlerinin durumunun İran Kürtlerinin gerisinde ve Suriye Kürtlerinin durumunun da Türkiye Kürtlerinin gerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Ancak Suriye Kürtlerinin uluslararası hukuk açısından durumu bu şekilde görülmekle beraber, fiili durumları İran Kürtlerinin ilerisinde, Irak Kürtlerinin gerisindedir.

Böyle bir hukuksal ve fiili tablo karşısında, “Irak Kürdistan’ın” kendi kaderini tayin hakkını kullanmasının hiç kimseyi tehdit etmeyeceği düşünülebilir mi? “Irak Kürdistan’ın” kendi kaderini tayin hakkını kullanarak Bağdat’tan kopması ve bağımsız olması, hiç şüphesiz, Kürt hareketinin bütünü üzerinde etkili olacak, onlarda “Büyük Kürdistan”ı hayat geçirmeye yönelik “toplu” bir heyecana yol açacaktır ki; bu, en azından isimleri geçen ülkeler için tehdit demektir.

Etnik/dinsel temelli ayrılıkçı hareketler, bir süreç olarak kendilerini gösterirler. Bu sürecin başlangıcında masum istekler vardır. Bu istekler daha sonra masum olmaktan çıkar, silahlı mücadeleye, siyasal kazanımlara, sınırlı özerkliğe, ileri özerkliğe, bağımsızlığa, bağımsızlıktan sonra da sürecin önceki bölümlerine ilişkin tazminat taleplerine dönüşür. Bu süreçler, genelde bu tür aşamaları içerir. Bunu şunun için ifade ettim: Erbil merkezli bağımsız “Kürdistan”ın Rubin’in ifadesi ile “başarısız devlet” olması, söz konusu sürecin sona ereceği ya da duracağı anlamına gelmemektedir. “Başarısız devlet”, “başarılı devlet”e gidişte bir aşamadır, yani sürecin bir parçasıdır. “Başarısız devlet” ifadesi, Irak’ta gelip bağımsızlık kapısına dayanmış sürecin önündeki tıkanıklığı aşmak için “bilinçli” olarak seçilmiş bir ifade olarak değerlendirilmektedir. Nedeni de, sonunda başarısız olacağı söylenen bir devletin bağımsızlığına karşı çıkmanın gereksiz bir çaba olarak görülmesi ya da gösterilmesidir, bu yönde bir algının oluşturulmasıdır. Oysa başarısız devlet de, sürecin bir parçasıdır ve sürecin devamı, başarısız devletin yerini “başarılı” devlete bırakmasıdır. Süreci bu noktaya taşıyanlar, bu kez de, “başarısız devleti” “başarılı devlete” dönüştürmek için devrede olacaklardır.

Kürt hareketi, söz konusu dört ülkeden koparılacak topraklar üzerinde bağımsız “Büyük Kürdistan”ın kuruluşunu öngören bir harekettir. (KCK “çatı” yapılanmasının da bu bağlamda hatırlanması uygun olacaktır.) Belirtilen süreç işlemeye devam etmektedir. Ve bize göre, Rubin’in “başarısız devlet”i bu sürecin bir parçasıdır ve sürecin ilerlemesini öngörmektedir. Türkiye’nin ve İran’ın bölücü/ayrılıkçı Kürt hareketi ile olan mücadelesi bu süreç ile birlikte mütalaa edildiğinde, “Irak Kürdistan’ın” kendi kaderini tayin hakkını kullanmasının hiç kimseyi tehdit etmeyeceği görüşü havada kalmaktadır.

Yazıda yer alan Çekya-Slovakya, Sudan-Güney Sudan, Etiyopya-Eritre, Sırbistan-Kosova, Endonezya-Doğu Timor örneklerinin, “bağımsız Kürdistan” bağlamında çok da anlamlı olmadığı ve “bağımsız Kürdistan” lehine kamuoyu oluşturmak için özellikle sıralandığı düşünülmektedir. Çünkü uluslararası ilişkilerde/politikada, bu tür örneklere dayanılması yanıltıcı olabilmektedir. Nedeni de, uluslararası ilişkilerde, her olayın kendine özgü koşullarının ve tarafların özel durumlarının olmasıdır. Bu farklılıklar, genelde, örnek almaya ya da örnek göstermeye manidir.

Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, bağımsız “Irak Kürdistan”ın doğmasına, herkesten önce Bağdat, Ankara ve Tahran karşı çıkacaktır diye değerlendirilmektedir. Irak parçalanmış olacaktır, ancak ABD’nin kontrolünde olduğu için karşı çıkmakta zorlanacak gözükmektedir. İran ve Türkiye açısından bakıldığında, bağımsız “Irak Kürdistanı”’nın doğmasından sonra, sıra, “İran Kürdistanı”nın ve “Türkiye Kürdistanı”nın doğmasına gelecektir. Bu, hem İran hem de Türkiye için, ülke ve ulus bütünlüklerinin parçalanması demektir ki; ne Ankara’nın ne de Tahran’ın buna geçit vermesi beklenecektir. Böyle bakınca, bugünkü Katar krizinin arkasında, “bağımsız Kürdistan” konusundaki Ankara ve Tahran engelini aşma amacının olabileceği de akla gelmektedir. Erbil’in Bağdat’tan kopmasına en büyük tepkiyi vermesi beklenen Irak’ın ABD kontrolünde olduğu ve Suriye’nin içine düştüğü durum dikkate alınırsa, arkasında ABD’nin yer aldığı Katar krizi üzerinden Türkiye ile İran’ın (diğer Körfez ülkeleri üzerinden) meşgul edilmesi, “bağımsız Kürdistan”ın önünü açabilecektir.

“Bağımsız Kürdistan”ın bu şekilde ABD ile ilişkilendirilmesi, bağlı iki soru işaretine yol açmaktadır. Bunlardan birincisi, ABD’nin içinde bulunduğu durumun Kürtler ile bağlantılı olarak ortaya çıkacak yeni bir krizi yönetmeye elverişli olup olmadığıdır. Trump Yönetimi,  içeriden ve dışarıdan ciddi eleştiri almaktadır. ABD yönetiminin “tutarsızlığından” artık sıkça söz edilmektedir. Yavaş yavaş bir güven sorunu/belirsizlik oluşmaktadır. Mevcut bu tabloda, bu zor görülmektedir. İkincisi de, ABD’nin Orta Doğu’da müstakil bir “Kürt kartına” sahip olmasını Rusya’nın, Avrupa’nın ve Çin’in nasıl bakacağıdır. Bunlar, Washington için, ciddi güçlük demektir ve Michael Rubin’in “başarısız devlet” nitelemesi ile Washington Yönetiminin dikkatini dolaylı olarak buna çekmeyi amaçlamış olabileceği de akla gelmektedir.

Peki, böyle bir tabloda, kamuoyunda bugünlerde konuşulan Türkiye’nin Afrin’e yönelik muhtemel operasyonu (varsa bu yönde bir hazırlığı) nasıl anlaşılmalıdır? Türkiye’nin Afrin’e yönelik muhtemel operasyonu, “bağımsız Irak Kürdistanı” ile ilişkilendirilebilir mi? Bize göre bölgesel koşullar Türkiye’ye, ilgisini ve gücünü ufalayacak adımları atmaktan uzak durmayı, diri ve iri olmak için içeride birlik ve beraberliği pekiştirmeyi söylemektedir.

Son olarak birkaç soru: Barzani’yi iktidarı devretmeme ve zimmet ile adeta suçladığı ifadelerden, Rubin’in Kürtlerin bağımsızlık sürecine “Barzanilerin” önderlik etmesine karşı olduğu ve bunun, kişisel değil, diğer Kürtleri “temsilen” bir duruş olduğu düşünülebilir mi? Eğer öyle ise, Rubin, Suriye Kürtlerinin mi, yoksa İran Kürtlerinin mi sesidir? Ve bu durumda, niye ya da hangi beklenti ile, sorularını da sormak gerekir. Ayrıca, Ankara ile Erbil arasındaki yakınlık nedeniyle, acaba Rubin’in Barzani için kullandığı ifadelerden Türkiye için de çıkarsamalarda bulunulabilir mi?

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 05 Temmuz 2017.


YENİ SİSTEMDE HUKUKSAL AÇIDAN ASKERİ HAREKÂTIN SEVK VE İDARESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İdlib’de 33 Türk askerinin şehit düştüğü günlerde televizyon ekranlarındaki bazı görüntüler nedeniyle, “yeni sistemde” Milli Savunma Bakanı’nın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile olan ilişkilerine değinme ihtiyacı duymuş ancak, acının dorukta olduğu bir sırada yanlış anlaşılabilirim endişesiyle o günlerde bunu yapmamıştım. Televizyon ekranlarındaki o görüntüler, bana göre, bir

ULUSLARARASI HUKUK IŞIĞINDA TÜRKİYE’NİN SURİYE’DEKİ (İDLİB’DEKİ) ASKERİ VARLIĞI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Türkiye İdlib’de 34 askerini şehit vermesinin acısını yaşarken, iç ve dış kamuoyunda bir sorgulama var ki, yetkililerden Türkiye’nin Suriye’deki (İdlib’deki) varlığına dair açıklamaları duyuyoruz.  Türkiye’nin, “Suriye halkı davet ettiği için Suriye’de olduğu” ifade ediliyor, zaman zaman da Adana Protokolü’ne işaret ediliyor. İdlib üzerinden Suriye krizinde bugün gelinen noktada,

İDLİB: ULUSLARARASI HUKUK VE KORONA VİRÜSÜ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Erdoğan’ın İdlib konusunda muhataplarına verdiği süre dolmak üzere… Son üç güne girildi… Evet, Türkiye’nin İdlib’deki varlığı “önleyici savunma” kapsamında görülebilir, Türkiye Suriye’de terörizmle mücadele edebilir ama, bir de bu işin “aması” var…

PAKİSTAN’DAN İDLİB’E BİR DİZİ ÇAĞRIŞIM…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD’li “The National İnterest”den, Çin’in Pakistan’ı aşağıladığına (sömürge muamelesi yaptığına) değinen ve Pakistan Başbakanı İmran Han’ı Pakistan halkı ile karşı karşıya getirme amacının güdüldüğü algısına yol açan (içeridiğinden böyle bir algı potansiyeli çıkarılabilen) ilginç bir makale[i]… ABD’nin, yeniden Pakistan ile yakınlaşma çabası içinde olduğu çağrışımına da yol açıyor…

GÜÇLÜ LİDER-GÜÇLÜ ÜLKE ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Her siyasal lider, yönettiği ülkenin güçlü olmasını ister. Ancak bir ülkenin güçlü olması, içeriden bakıldığında görülen güçten çok farklı bir şeydir. İçeriden bakıldığında görülen güç, görecelidir, subjektiftir, gerçekçi bakış ile fazla bir anlam taşımaz. Asıl güç, ülke, uluslararası ilişkiler sistemi ile birlikte mütalaa edildiğinde görülen güçtür. Siyasal liderler, bu son

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.