MHP’DEN (BİR MUHALEFET PARTİSİ GİBİ) NE ZAMAN SES GELECEK?

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin 24 Ekim 2017 Salı günü TBMM Grup Toplantısındaki konuşması, önemli ve yerinde bazı tespitleri içermekle beraber, hala bir muhalefet partisi olma gerçeğini yansıtmaktan uzaktı. Kamuoyunun hissiyatını yansıtan tespitlerin muhatabı iktidar olmasına rağmen, konuşmanın tamamında iktidara söylenmiş tek bir söz yoktu, iktidara yönelik bir eleştiri geçmemişti. Eğer o tespitler doğru ve ülke 15 yıldır tek başına iktidar partisi tarafından yönetiliyorsa, o tespitlere konu olumsuzlukların sorumlusu iktidar partisi olmaz mı? Konuşmadaki tespitlerin doğruluğunda ve yerindeliğinde bir tereddüt yok iken, iktidara yönelik bir tane bile eleştirinin yöneltilmemiş olması, doğal olarak iki farklı algıya yol açmaktadır: MHP (Balgat), ya iktidarın “koşulsuz” destekçisidir ya da iktidardan çekinmektedir, korkmaktadır. Bu noktada akla gelebilen bir başka husus da, Balgat ile iktidar partisi arasında kamuoyunun bilmediği ya da kamuoyu ile paylaşılması uygun görülmeyen “özel” bir durum olabileceğidir.

Bir siyasal partinin varlık nedeni bellidir ve iktidardan çekinmesi, değil kabul edilmek, düşünülemez bile… Çünkü bu siyasal parti gerçeği ile, hele “siyasal” muhalefet gerçeği ile, asla bağdaşmaz. Sayın Devlet Bahçeli’nin MHP Genel Başkanı olarak yaptığı TBMM Grup Toplantısı konuşmaları genelde bu özellikleri yansıtmaktadır. Daha önceki yazılarda da ifade edildiği üzere, TBMM Grup Toplantısı konuşmaları, partideki dinamizminin dışa vurulması ve bu suretle hem parti tabanının “canlı” tutulması hem de mevcut parti tabanının “genişletilmesi” açılarından, son derece önemlidir. Televizyonlardan canlı olarak verildiği için, çok büyük bir kitleye ulaşma ve onları etkileme açısından da bir fırsattır. Balgat, maalesef bu önemin ve fırsatın farkında değilmiş gibi bir görüntü vermeye devam etmektedir. Bu da, doğal ve haklı olarak, MHP’nin yönetiminde bir zafiyet olduğu algısına yol açmaktadır.

Balgat, içinde bulunduğumuz günlerde, (i) Sayın Meral Akşener ile anılan hareketin yeni bir partiye dönüştüğünü, (ii) bunun “Türk Siyaset Pazarı”na yeni bir oyuncun katılması anlamına geldiğini ve (iii) erken seçimin sıkça telaffuz edildiğini görmüyor gibi gözükmektedir ki; bu, anlaşılabilir bir durum olmaktan uzaktır. Bu tabloda, MHP’den gidişler, MHP’deki “erime” ve MHP ile ilgili bu minvaldeki iddiaların gündeme gelmesi normal değil midir?

Ancak bu tabloya, yani mevcut yönetimin (Balgat’ın) zafiyet içinde bir görüntü vermesine rağmen, MHP hala “Türkiye’nin son siperi, son kalesi”dir. Bu satırlar, bu gerçeğe olan inancın samimi ürünü olarak görülmelidir. MHP, bu tabloya rağmen, milli ve manevi değerlerini yozlaşmadan uzak tutabilmiş, zayıflık göstermemiş, güçlü bir “tabana” sahip, sadece bu tabanın değil içten içe Türk halkının ümit ışığı bir partidir. MHP’deki yönetim zafiyeti geçicidir, giderilecektir, giderilmek durumundadır. Çünkü geçen her gün Balgat üzerindeki seçim baskısını artırmaktadır. Yani Balgat, silkinecek ve bu zafiyetin üstesinden gelecektir.

Sayın Devlet Bahçeli, bugünkü konuşmasının önemli bir kısmını (% 43’nü) “Cumhuriyet” konusuna ayırmıştır. Kalan % 57’lik bölümünde ise, başta Kerkük ve Kerkük’ün statüsü olmak üzere, terörizmle mücadele, Silahlı Kuvvetler, Rakka ve ABD ile ilişkiler konularına değinmiştir. Bu haftaki konuşmada, “üslubun” biraz daha düzelmiş olduğunu, duygusallığın ve hamasetin daha “uygun” bir seviyeye çekilmiş olduğunu görmekten duyduğum memnuniyeti ifade etmek isterim. Ancak, ne yazık ki, “tezatlar” bu konuşmada da yine kendisini belli ediyordu.

Konuşmayı dinledikten ve daha sonra tam metnini okuduktan sonra ortaya çıkan ayrıntılı görüşlerim müteakip paragraflarda sunulmuştur.

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasının yarısına yakın bölümünü, önümüzdeki günlerde 94. kuruluş yıldönümünü idrak edeceğimiz Cumhuriyet’e ayırmıştır. Bu, isabetli olmuştur. Bu bölümde, Cumhuriyet’e ilişkin olarak çok güzel ve önemli ifadelere yer verilmiştir. Bunlardan öne çıkanları şunlardır:Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyeti inancın, irfanın, iradenin hayranlık verici bir zaferidir. Türkiye Cumhuriyeti milliyetçi şuurun, milli ahlak ve adanmışlığın muhteşem bir eseridir. Biz bu eserle övünüyoruz. … Cumhuriyet, milli mukavemetin mükâfatıdır. Cumhuriyet, şehidin şühedanın, bağrı yanık anaların, tüyü bitmemiş yetimlerin, kınalı kuzuların, ya yurdum ya yokum diyen muazzam asaletin marifet ve methiyesidir. … Ya istiklal ya ölüm dediler, Samsun’a çıktılar. ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri’ komutuyla İzmir’e kadar düşman kovaladılar. … Türkiye Cumhuriyeti, egemen devletlerin merhamet ve müsamahası ile kurulmadı. Bağımsızlığını bir lütuf sonucu elde etmedi. … Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemi bu açıdan örnektir, özeldir, öncüdür, mazlum milletlere de emsaldir. Gururla söylemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti, asil, haysiyetli ve haklı bir mücadelenin, meşru bir savaşın göz kamaştıran neticesidir. Vatanın bağımsızlığı ve milletin hürriyeti uğruna ölümü göze almış kahramanların, Türk milletini ayağa kaldırma stratejisinin onur tacıdır. … Cumhuriyet yalnızca bir yönetim değişimi değil, köklü bir sosyo-kültürel gelişimin ve milletleşme sürecinin de dönüm noktasıdır. … Cumhuriyet, vatandaşlarımız arasında, eşitliği ve katılımı sağlarken, demokrasiye işlev, sosyolojik olarak beşeri bir taban kazandırmıştır. … Diyebiliriz ki, demokrasinin en iyi uygulanabileceği sistemin de Cumhuriyet olduğu ve olacağı açıktır. Cumhuriyet; demokrasiyi geliştiren, şu ana kadar bulunmuş en iyi yönetim biçimi, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alan en iyi sistemdir.”

Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasındaki bu ifadelere kimsenin itirazı olabilir mi? Ya şu ifadelere katılmayan olur mu? “Nitekim Cumhuriyet, cumhurun son sözü, iradesinin ebedi özüdür. Türkiye Cumhuriyeti, tarihteki Türk devletlerinin son halkasıdır. … Hiç unutulmasın ki, Türkiye Cumhuriyeti; (i) ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü var etme iradesinin, Türk milleti kimliği ve tarihi zenginliğiyle gelecek asırlara taşıma amacına tümüyle kilitlenmiş, (ii)  Ayrılık, bölünme, parçalanma, dağılma, ufalanma kabul etmeyen bir anlayışı kavramış, (iii) 29 Ekim 1923’te mazinin ihtişamından feyzini alıp kademe kademe yükselen, geleceği kucaklama haslet ve hissiyatıyla ülkülerini kamçılamış, büyük bir Türk devletidir.”

Sayın Devlet Bahçeli, Cumhuriyet konusundaki yukarıdaki ifadelerinden sonra, Cumhuriyet’i sahiplenme ve koruma konusunda MHP’ye vazife de biçmiştir. Demiştir ki; “29 Ekim 1923 emanetinden geri adım yoktur, tersi bir durum ise yok hükmündedir. … Yaşaması ve yaşatılması hususunda ne gerekiyorsa yapacağımızın şeref sözünü veriyoruz. … Cumhuriyetimizi, kuruluş felsefesiyle yaşatmak bugün hepimize düşen büyük görev ve sorumluluktur. Milliyetçi Hareket Partisi sorumluluğunun fevkinde, görevinin bilincindedir.”

Sayın Devlet Bahçeli’nin Cumhuriyet konusundaki ifadesi bunlarla kalmıyor. İfadeleri arasında şunlar da var: “Cumhuriyet düşmanlarının maskesi düşmüştür. … Bunlar ki, Cumhuriyet’in nimetleriyle, demokrasinin imkânlarıyla, milletin müsamahasıyla zehir kusan işgal artıklarıdır. Atatürk’e sövmek bunların mesleğidir. Cumhuriyeti karalamak bunların geçim kapısıdır. Türk milletinin değerlerine kafa tutmak bunların iğrenç tertibidir. Allah var ya, son yıllarda bu zevatın sayısındaki artış da kaygı verici düzeydedir. “ Bunlar da yine yerinde/isabetli tespitler değil midir?

Ancak yerinde/isabetli bu tespitler, aynı zamanda MHP için ciddi bir tezada da kapı aralamaktadır. Cumhuriyet konusunda kullanılan ifadeler ve MHP’nin Cumhuriyet’i koruma konusunda kendisine çıkardığı vazife ile son dönemde Cumhuriyet’i hedef alan gelişmelere işaret edildikten sonra, Sayın Devlet Bahçeli’nin bir muhalefet partisi Genel Başkanı olarak, bu konudaki mevzuat hükümlerinin niçin işletilmediğine dikkat çekmesi ve bu konuda iktidarı uyarması gerekmez miydi? Cumhuriyet’i, Mustafa Kemal Atatürk’ü, halkın milli ve manevi değerlerini korumaya yönelik, yaptırımı olan mevzuat mevcut yürürlükte iken, nasıl oluyor da Cumhuriyet’i hedef alan girişimler/olaylar artabiliyor? 15 yıldır ülkeyi üstelik tek başına yöneten iktidar partisi bunları görmüyor mu, görüyorsa niçin önlenemiyor? Cumhuriyet’i ve Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef alan her gün yeni bir olay/girişim olurken, zabıta güçleri daha etkin olarak devreye girmez mi? Cumhuriyet Savcıları niçin kendiliklerinden harekete geçmemektedirler? Bu olayların/girişimlerin failleri, hangi cesaretle mevzuata aykırı bu fiiller işleyebiliyor? Bu fiiller, Cumhuriyet’in “sonunu getirme” ve Türk halkının milli değerlerinin önemli bir parçası olan (Türk’ün Atası) Mustafa Kemal Atatürk’ü “silme” çabası değil midir?

Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasındaki tezat, işte burada kendisini belli etmektedir ve MHP’nin niçin sorgulandığına işaret etmesi açısından da önemlidir. MHP’nin bu konudaki “sorumluluk” anlayışı, TBMM Grup Toplantısı konuşması ile mi sınırlıdır? Sayın Devlet Bahçeli, Cumhuriyet’i ve Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef alan eylemler/girişimler konusunda niçin açıkça siyasal iktidarı uyarmamıştır? Tezat, dolayısıyla samimiyet, işte buradadır… MHP kendisini sorumlu görüyorsa, niçin bu sorumluluğunu bir muhalefet partisinden beklenildiği şekilde,  “gerektiği gibi” ya da “hakkıyla” yerine getirmemektedir? Söz konusu filler karşısında iktidarın “olması gerektiği” gibi hareket etmediği ve/veya faillerin fiillerinde “bir şekilde” iktidardan cesaret aldıkları kamuoyunda yaygın bir kanaat olarak ortada duruyor ve Sayın Devlet Bahçeli bu konuda iktidara tek laf etmiyor (uyarmıyor) ise; Balgat’ın iktidarın destekçisi gibi görülmekten ya da gösterilmekten rahatsız olmaya hakkı olabilir mi? Ya da böyle bir tabloda MHP’yi iktidarın destekçisi gibi görenler ya da gösterenler haksız sayılabilir mi? Hükümet, daha yeni bir tasarruf genelgesi yayınlamış ve yaklaşan Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının da bu genelgenin kapsamına dâhil olduğu ifade edilmiş iken, Sayın Devlet Bahçeli konuşmasında bu genelgeye de değinmemiştir. Sayın Devlet Bahçeli, bu konuda, söz konusu genelgede böyle bir hususun olmadığını da ifade edebilirdi.

Kanaatim odur ki; Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasının Cumhuriyet ile ilgili bölümündeki bu eksiklik, Cumhuriyet ile ilgili güzel ifadelerin yol açtığı olumlu çağrışımları anlamlı olmaktan çıkarmıştır. Çünkü bu eksilik bir “samimiyet” sorgulamasını beraberinde getirmektedir. Hatta bu eksiklik nedeniyle, önemli bir fırsatın kaçmış olduğu da düşünülmektedir. Türk siyasetine yeni bir partinin katıldığı (katılacağı), CHP’nin özünden (öz değerlerinden) uzaklaştığı ve erken bir seçimin konuşulduğu mevcut ortamda, bir muhalefet partisinin Genel Başkanı olarak Sayın Devlet Bahçeli’den, Cumhuriyet’i ve Mustafa Kemal Atatürk’ü hedef alan olaylardaki artış konusunda Cumhuriyet Savcılarına “çağrıda” ve siyasal iktidara da (Adalet Bakanlığı’na) açık ve net bir “uyarıda” bulunması iyi olmaz mıydı? Ancak konuşmasında bu konuda tek kelime dahi yoktur.

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında, mevcut küresel ve bölgesel koşullara da değinmiş ve burada da isabeti tespitlerde bulunmuştur. Bu ifadelerden bazıları şunlardır: “Adalet, barış, hukuk, güvenlik ve demokratik bir gelecek mi desteklenecek; yoksa devamlı derinleşen, devamlı genişleyen şiddet ve kan gölünün suç ortağı mı olunacak? … Uzlaşmazlık, güvenilmezlik, güvensizlik, anlaşmazlık, düşmanlık yeni ve aşılması güç rekorlara koşmaktadır. … Başımızı çevirdiğimiz her yerde sorun vardır.” Cumhurbaşkanı (ve AKP -iktidar partisi- Genel Başkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan küresel koşullara nüfuz etme anlamına gelen ifadelerden söz etse de, küresel koşullar bir yana, acaba Sayın Devlet Bahçeli, bölgesel koşullardaki olumsuzlukta Türkiye’nin (15 yıldır Türkiye’yi yöneten siyasal iktidarın) sorumluluğunun olmadığını düşünmekte midir ki; buna hiç değinmemiştir? Kamuoyunda hemen her kesim BOP’un, Arap Baharı’nın, Suriye Krizi’nin Türkiye çağrışımlarının farkında iken, Sayın Devlet Bahçeli’nin bu çağrışımların farkında olmaya bilir mi? Mustafa Kemal Atatürk’e sahip çıkan MHP’nin, O’nun “Yurtta sulh, Cihanda sulh” sözünü niçin hatırlamamaktadır? “Dip” yapmış yalnızlığı üzerinden başarısızlığı ortada iken, Balgat, niçin bölgesel konularda iktidara “açık” ve “net” destek vermektedir? MHP, niçin bölgesel politika konusunda “sorumluluk” duyan bir siyaset anlayışı içinde kendisini göstermemektedir? Yanlışlığı ortada olan mevcut bölgesel politikada iktidara verdiği açık ve net destek, “yangına körükle gitmek” anlamına gelmiyor mu? Bir tezat, bir sorgulama, burada da kendisini göstermiyor mu?

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında, Kerkük’ün yönetimi ve geleceği konusunda bazı çözüm önerilerinde de bulunmuştur. Bunlardan bazıları şunlardır: “İlk etapta, Kerkük’te güvenliği Irak ordusu ve federal polis sağlamalıdır. Haşdi Şabi’nin güvenlik konusunda görev üstlenmemesi büyük bir önemdedir. … Kerkük’ün idari ve siyasi statüsünün belirlenmesi için Irak Merkezi yönetiminin öncülüğünde bir diyalog-görüşme-müzakere süreci başlatılmalıdır. Bu süreçte, Irak Türkmenlerinin masada olması zarurettir. … Kerkük’e dışarıdan iskân edilenlerin geldikleri yerlere gönderilmeleri ve Kerkük’ten göçe zorlananların yurtlarına, yuvalarına dönmeleri için bir başlangıç tarihi belirlenmelidir. … Irak’ın kurucu tüm halkları; yani Türkmenler, Araplar, Kürtler, bunların yanı sıra Süryaniler, Keldaniler ile diğer grupların hak ve hukukları korunmalıdır. Kerkük hiçbir vilayete bağlı olmayan özel bir statüye kavuşturulmalıdır. … Türkmen’e bakınca mezhep görmeyiz, göremeyiz.” Bu ifadeler, sıkça karşılaşılan ifadelerdir. Yeni duyulmuş ifadeler değildir. Ancak koşullar bölgede çok hızlı bir şekilde değişmekte ve bu da bölgedeki belirsizliği endişe verici boyuta taşımaktadır. Hal böyle iken, Kerkük’ün yönetimi ve geleceği konusunda, geçmiş koşulların ürünü söz konusu ifadeler üzerinden bu kadar net/kesin önerilerde bulunmak ne kadar doğrudur? Balgat’ın Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasında geçen bu ifadeler üzerinde, önceden oturup çalıştığı ve bu çalışma sonrasında o ifadelerin konuşma metnine dâhil edildiği kanaatini taşımamaktayım. Çünkü Irak’taki “federal yapı”, uygulamada etnik/ mezhepsel temelli olarak paylaşılmıştır. Öneride bulunurken, bir taraftan Kürtlere tahsis edilmiş “postları”, diğer taraftan da Irak’ta yıllar öncesi yaşanmış “Türkmen katliamlarının” faillerini hatırlamak gerekir. 1920’li yıllarda yapılmış ilk Irak Anayasasında Irak’ın kurucu unsurları arasında sayılan “Türkmenler”, acaba niçin 1950’li yıllarda yapılan ikinci Irak Anayasasında Irak’ın kurucu unsurları arasından çıkarılmıştır? Bunların gerisinde ne/neler vardır? Eğer MHP, Türkmenlerin durumuna kalıcı/güvenilir bir çözüm önerisi ile kamuoyunun önüne çıkmak istiyorsa, bu ve benzeri hususları dikkate almak durumundadır. Türkmenlere mezhepsel gözle bakılmamalı ama, Haşdi Şabi ve içindeki Türkmenler de bir gerçektir. Ve bu gerçek, Bağdat’ın Kerkük’ü Peşmergeden temizlemesinde etkili olmuş unsurlardan biridir. Kerkük’e sonradan gelenlerin geri gönderilmesi ve Kerkük’ten kaçanların Kerkük’e getirilmesi konusunun ise, hem çok riskli olduğu, hem de bunun önünde ciddi engeller bulunduğu değerlendirilmektedir. Bir an için Türkmenlerin Kerkük’e geri dönmesini öngören bir planın uygulamaya konulduğu ancak Türkmenlerden geri dönenlerin sayısının beklentinin çok gerisinde kaldığı düşünülürse, bu, Kerkük konusunda Ankara’nın elini zayıflatmaz mı? Kerkük konusu, mevcut koşullar ve bu koşulları çıkış noktası alacak bir gelecek değerlendirmesi olmadan ele alınmamalıdır. Aksi, yanlış olacaktır. Yukarıda belirtilen mülahazalar ışığında, Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasında geçen Kerkük’ün yönetimine ve geleceğine ilişkin ifadeler, tartışmaya açık olmuyor mu? Ya da buradan, Sayın Devlet Bahçeli’nin metnine dahil edilen ifadeler üzerinde Balgat’ın önceden çalışmamış olduğu çıkmıyor mu?

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında yer alan; “Türkiye, 25 Eylül referandumunu tanımayarak, Barzani’ye uyguladığı yaptırımlarla Irak Merkezi Yönetiminin elini güçlendirmiş, cesaret aşılamış, Türkmen kardeşlerimizin umutlarını yeşertmiştir. Barzani mevzi kaybetmişse, bağımsızlık hamlesi akamete uğramışsa, bunda Türkiye’nin önemli bir payı vardır.” ifadeleri de, yine hem tartışmaya açıktır, hem de Balgat’ın iktidara “yakın” duruşu algısına yol açan ifadelerdir. Çünkü Habur sınır kapısı hala açıktır. Petrol sevkiyatı hala devam etmektedir. Bölgedeki hızlı değişim ve yüksek belirsizlik nedeniyle, Irak, Erbil ve Kerkük konularında, İran ile bağlantılı olarak, Türkiye için, beklenmedik tabloların ortaya çıkama ihtimali mevcuttur. Ve bu ihtimal de, Sayın Devlet Bahçeli’yi bu konularda konuşurken ihtiyatlı olmaya itmelidir. Bu konulara “hamaset” ile yaklaşılması, bir yere kadar anlamlı olabilmektedir.

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında, terörizmle mücadeleye ve Silahlı Kuvvetlere ilişkin olarak da şu ifadelere yer vermiştir: “Türkiye terörle amansız bir mücadele halindedir. … Kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerini yürekten kutluyor, sonuna kadar arkalarında durduğumuzu bir kez daha beyan ve ifade ediyorum. … Hepimizin dikkat etmesi gereken husus, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni siyasi tartışmaların içine çekmekten, yıpratmaktan, zan ve töhmet altına almaktan süratle kaçınmaktır. Bugünkü hassasiyet düzeyi yüksek ortamda, bilhassa Genelkurmay Başkanımızı ve komuta kademesini maksatlı şekilde tariz ve taciz etmek ahlaksızlıktır. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. … Fakat bunlara yine de diyorum ki, o kirli ellerinizi Türk askerinin üzerinden çekiniz, nifak saçan çenenizi hemen ve acilen kapatınız.” Bu ifadeler, mevcut konjonktürde, bir muhalefet partisinin Genel Başkanı olarak Sayın Bahçeli’nin konuşmasında yer almaması gereken ifadeler olarak değerlendirilmektedir. Çünkü bu ifadeler, Türkiye’de bugün kamuoyunda yaygın bir kanaat olarak ifade edilen “askeri vesayet”in yerini almış “iktidar vesayeti”nin “kapsamı” alanı ile ilgili bir çağrışıma yol açmaktadır. Ortada, siyasal iktidara da yansıyan, Türk Silahlı Kuvvetler (TSK)’ni yöneten kadro ile ilgili bir takım yorumlar ve değerlendirmeler vardır. Demokratik, özgür ve hukukun üstünlüğüne inanılan bir toplumda, bunların olağan karşılanması ve hukuk/demokrasi içinde açıklığa kavuşturulması gerekir. Bildiğim kadarı ile, söz konusu yorum ve değerlendirmeler ile ilgili olarak, ne bunlara konu olan Komutanlardan, ne de bu Komutanların tabi olduğu siyasi iradeden, bu yorum ve değerlendirmeleri boşa çıkaracak bir açıklama gelmemiştir. Yani ortada bir “boşluk” vardır. Bir “boşluk” var iken, Sayın Devlet Bahçeli’nin, hukukun işletilerek bu boşluğun doldurulmasını istemek yerine, kamuoyunda kendilerine göre -doğru veya yanlış- bu boşluğu dolduranlara adeta “gözdağı vermek” istemesi ne kadar doğrudur? MHP’ye ve Sayın Devlet Bahçeli’ye ne kadar yakışmaktadır? Bu tür bir yaklaşım, “askeri vesayet” ortadan kalkmış iken, yine siyasiler üzerinden “askeri vesayet”in ihyasının önünü açma anlamına gelmez mi? Sayın Devlet Bahçeli, keşke konuşmasında bu ifadelere yer vermeden önce, önceki Genelkurmay Başkanlarından İlker Başbuğ’un tutuklanması, Işık Koşaner’in istifa etmesi sırasında nasıl bir duruş sergilediğini hatırlamış olsaydı diye düşünülmektedir. Bugün hemen hepsinin hedefinde TSK’nin olduğu birer kumpas/komplo olduğu anlaşılan ve çöken maksatlı “Ergenekon”, “Balyoz” ve benzeri diğer davalarda acaba Sayın Devlet Bahçeli nasıl bir duruş içinde olmuştur ki, şimdi böyle bir duruş sergilemektedir? Burada da, yine hem tezat, hem de iktidara “yakın” duruş kendisini belli etmiyor mu?

Sayın Devlet Bahçeli, konuşmasında, terörizmle mücadelenin önemini vurgulamış, küresel ve bölgesel koşullar için “başımızı çevirdiğimiz her yerde sorun var” demek suretiyle isabetli bir tespitte bulunmuştur. Bunlara konuşmasında yer verdiği için aklıma gelen ve savmakta zorlandığım şu soru aklıma gelmektedir: Sayın Devlet Bahçeli, acaba, geçtiğimiz günlerde D-8 Zirvesi için Türkiye’ye gelen Nijerya Cumhurbaşkanı’nın, Boko Haram terör örgütüne Türkiye’den gittiği iddia edilen silahlar için Ankara’dan gereğinin yapılmasını talep ettiğini biliyor mudur?

Sayın Bahçeli konuşmasının son bölümünde ABD ile olan ilişkilere değinmiş ve bu bağlamda yer alan “Rakka’ya ön kapıdan sokulan IŞİD, arka kapıdan, PKK’nın mihmandarlığıyla adeta elini kolunu sallayarak çıkıp gitti. Sonuçta, Rakka PYD-YPG’nin denetim ve kontrolüne girmiş oldu.” ifadesi dikkat çekici bir tespittir. Bu bölümde, ABD’ye yönelik ciddi eleştirilerde bulunmuş; burada, ABD’ye “çuvaldız” batırılırken, küçük bir “iğne” dahi iktidara batırılmamıştır. Bu yaklaşımın “niye” diye sorgulanması gerekmez mi? Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşmasının bu bölümünde yer alan “kontör” ve “telefon” göndermeye dair ifadeler ise, “yerini bulmamış” ve “siyaset yapma” gerçeği ile uyumlu olmayan ifadeler olarak değerlendirilmiştir.

Sonuç olarak; MHP’nin Genel Başkanı olarak Sayın Devlet Bahçeli’nin konuşması, iyi başlamış ancak, devamı iyi olmamıştır. İktidara “yakın” duruşun kendisini hissettirdiği, televizyonları başında izleyenlere fazla çekici gelmeyen, MHP tabanını fazla mutlu etmeyen bir konuşmaydı. Konuşmada, şehir hastaneleri, Türk Telekom’daki durum, kapanan şirketlerin/işyerlerinin sayısındaki artış gibi, seçmeni yakından ilgilendiren güncel konulara (en azından bunlardan birine) yer verilmemesi ciddi bir eksikliktir.  MHP (Balgat), ABD ve AB konusunda, iktidara uyup “aşırıya” kaçan ifadeler kullanmadan önce, oturup ABD ve AB ile olan ilişkileri “enine-boyuna” masaya yatırmayı, söylemlerini bu masa çalışmasından çıkarılacak sonuçlara dayandırmayı düşünmelidir. Hatta Balgat’ta böyle bir çalışmanın başlatılmış olduğunu ve bittiğinde kamuoyu ile paylaşılacağını da duyurabilir. Bunlar, MHP’nin ciddiyetine ve iktidar hevesine işaret etmek suretiyle, MHP’deki yönetim zafiyeti algısının giderilmesi açısından önemlidir.

Geçtiğimiz günlerde, MHP’den giden “sentetik uyuşturucular” konusundaki araştırma önergesinin, TBMM’de ret edilmiş olmasını, Balgat önemsemelidir. Çünkü bu, oldukça basit ve siyaset üstü bir konu üzerinden, iktidarın MHP’ye bakış açısının ve verdiği değerin ne olduğunun işareti gibidir. İşaretler bu yönde iken, MHP’nin iktidarın “dümen suyuna” girmiş bir görüntü vermesi bana anlaşılır gelmemektedir. Bu, yanlışlarını göremediği için, iktidar partisi için de iyi değildir. Böyle bir tabloda, herkesin, Türkiye’nin telafisi çok daha ağır olabilecek durumlara düşme ihtimalinin bulunduğunu görmesi gerekir.

Bu satırların yazarı, siyasette kavgadan yana değildir. İş bu yazdıkları ile, “iktidar ile kavga et” de dememektedir. Fakat bir de, muhalefette yer alan bir siyasal partiden beklenenler vardır. MHP, “kavga” etmeden, siyasal nezaket içinde ve “usulü dairesinde” eleştiriden niçin kaçınmaktadır? Bu, bana anlaşılır gelmemektedir. Belli ki; Balgat, eleştirinin “yapıcı” ve yaratıcı” işlevini de unutmuş…

Bu yazı, “son siperi”, “son kale”yi sağlam tutmayı amaçlar. Çünkü düsturum, önce ülkem, önce Türkiye…

Dostlar kusura bakmasın…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Ankara, 25 Ekim 2017

www.ascmer.org


MHP’NİN MEVCUT YÖNETİMİNİ VE SAYIN DEVLET BAHÇELİ’Yİ ARTIK KONU YAPMAYACAĞIM…

Orta Doğu çok ciddi gelişmelere açık… Kuzeyde Karadeniz, Batıda Ege de öyle… Güneyde, kara sınırlarımız boyunca devam eden bir “kaynama” ve bunun daha da artması ihtimali var. Bir bütün olarak bu tablonun Türkiye’yi etkileme ve/veya Türkiye’yi içine çekme potansiyeli yüksek… Hal böyle iken, Sayın Devlet Bahçeli, bir süredir ısrarla sürdürdüğü, MHP’nin misyonu/çizgisi ile de örtüşmeyen

HZ. ALİ’DEN ÖZLÜ SÖZLER…

– “Halk için en büyük felaket, düşünce ve bilim adamlarının düşük ahlaklı kimseler oluşudur.” – “Her huyun en iyisini kendin için seç.” – “Her kişinin değeri, yaptığı güzel işiyle ölçülür.” – “Her şey akla muhtaçtır, akıl da eğitime.” (Kaynak: Ortadoğu, 28 Aralık 2017, s. 12)

YENİ YIL MESAJI

Türkiye’den görünen, küresel, bölgesel ve ülkesel koşulların iyiye gitmediği… Umarız, 2018 yılı; Dünya, bölge, ülke, aile ve birey olarak, 2017 yılını aramayacağımız; herkes için barış, dostluk, kardeşlik, sağlık, mutluluk, huzur, iyilik ve güzellik dolu iyi bir yıl olur. Bu düşünce ve duygularla, ASCMER olarak, yeni yılınızı kutluyoruz. Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ASCMER Asya Çalışmaları

“MHP İL BAŞKANLARINA 20. YILA ÖZEL HEDİYE”

Yazının başlığı, bana ait değil. 25 Aralık 2017 tarihli Ortadoğu Gazetesi’nin 10. sayfasında yer alan haberin başlığıdır. Tırnak içinde verilmesinden de anlaşılacağı üzere, oradan aynen alınmıştır. Yazının ilk paragrafında, “MHP Lideri Devlet Bahçeli, Genel Başkanlığı görevinin 20. yılı nedeniyle kendi tasarladığı köstekli özel saatleri Türkiye’nin dört bir tarafındaki MHP il başkanlarına gönderdi. Saatte ‘Devlet Bahçeli’

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.