MEVCUT/HÂKİM SİYASET YAPMA ANLAYIŞI ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Türkiye’nin, Türk siyasetine hâkim mevcut siyaset yapma anlayışı ile, huzura, güvene ve refaha kavuşması mümkün değil.

Böyle görüyorum. Sadece hukuksal anlamda değil, genelde, öne çıkmış/belirgin bir “adaletsizlik” tablosu var. Medyaya bakınca görüyorsunuz: “adalet çarkı”na güven eriyor, gelir dağılımı adil değil, vergi yükü adil değil, kayırmacılık ve görevi suistimal yaygın, rüşvetin işe yaramadığı yer kalmamış gibi, yolsuzluk resmi belgelerden adeta taşıyor, vs.

Ülke ekonomisinin durumuna hiç girmiyorum. Biliniyor.

Dış politikada durum ortada… Bitişiğimizde Suriye “bataklığı” yetmemiş gibi, şimdi de “Libya bataklığı”na girme çabası var. AB ve ABD ile ilişkilerde ciddi sorunlar var, ilişkilerdeki gerileme çok belirgin. Ege’deki, Karadeniz’deki tabloya hiç değinmiyorum. Rusya ile olan ilişkileri, “diken” üstünde görüyorum. İran ile olan ilişkiler, ciddi belirsizlikleri içeriyor, çok ciddi risklere gebe olduğunu düşünüyorum.

En yetkili ağızlardan çıkan “beka sorunu” ifadesi, bu tablonun ürünü değil mi ya da bu tabloyu teyit etmiyor mu? “Beka sorunu”, Türkiye’nin milli ve coğrafi (toprak) bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi tehdit, durduk yeri mi ortaya çıktı?

Bütün bu tablo, siyaset çarkı işlerken, devlet çarkı siyasal iktidar tarafından işletilirken ortaya çıkmış bir tablo değil mi? Yani mevcut siyaset anlayışının ürünü değil mi? Daha üzücü olanı ne, biliyor musunuz? Kendi kendime, bu tablonun, silinmekte olduğu mu, yoksa geçen her gün belirginleştiği mi sorusunu sorduğumda, zihnimde cevap olarak ikinci durumun öne çıkması… Yani daha da kötüye gidiş algısı…

İnsan sormadan edemiyor: Siyaset, “doğru konuşmaya”, “doğru iş yapmaya” mani mi? Ya da siyaset, doğru konuşmamak mı, doğru iş yapmamak mı? Konunun bir diğer boyutu da, böyle bir tablonun, Türk siyasetinde “dinsel söylem”in baskın olduğu bir süreçte öne çıkması…

Dinimiz İslam, adaleti, doğru konuşmayı, doğru iş yapmayı, liyakatı, ehliyeti öngörmüyor mu? Haramı, yalanı, kötü ve çirkin işleri yasaklamıyor mu? Siyaset, Hakk’a ve halka hizmet aracı değil mi?

Öyle ise, bu tablo ne oluyor, ne anlama geliyor?

Siyaset, bir partide yer alıp, o partinin tabanına “hitap” etmeden ibaret midir? “Diğerlerini” görmezden gelme midir? Böyle görülebilir mi? Görülmesi ne kadar doğru kabul edilebilir? Hukuka ve vicdana, İslam inancına uygun mudur? Doğrusu, bir partide yer alıp, her kesime-görüşe “hitap” etme değil midir? Siyasal partiler ülke yönetimine böyle talip olmazlar mı? Herkesi-her kesimi kucaklamaya talip olunmaz mı? Doğrusu, bu değil midir? Doğrusu, ortak-örtüşen hususları “aydınlatarak” birlik-beraberlik içinde ülkeyi bir “bütün olarak” huzura, güvene ve refaha kavuşturmak, güçlenmiş olarak daha ileriye taşımak, gıpta ile bakılan bir ülke haline getirmek değil midir?

Ne yazık ki gördüğüm, Türk siyasetindeki mevcut tablo ya da (iktidarı ile muhalefeti ile) hâkim siyaset yapma anlayışı, iyiye ve güzele işaret etmiyor. Kendisinden olmayanı ötekileştirmeyle kalmayıp hedef alan mevcut/hâkim siyaset anlayışı, ülke olarak iyiye ve güzele ulaşmanın önünde bir engel gibi duruyor. Böyle görüyorum. Türkiye, bu siyaset anlayışı ile, ülke yönetiminde, giderek evrensel-yerleşik değerlerden uzaklaşıyor. Çünkü böyle bir siyaset anlayışında ve bu anlayışın devlet çarkını işlettiği bir tabloda, ne siyasal azınlığın çoğunluk olabilme, ne de muhalefetin iktidar koltuğuna oturma şansı olabilir.

Üzülüyorum. Çünkü bu siyaset anlayışında Türkiye için aydınlık bir gelecek göremiyorum.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 28 Ocak 2020


ZAFER AYI, ZAFER HAFTASI VE ZAFER BAYRAMI MESAJI

30 Ağustos Zafer Bayramı denilince hemen akla; 1922 yılının 26 Ağustos’unda başlayan ve 30 Ağustos’unda Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi (Büyük Taarruz)  gelir. Ancak 30 Ağustos Zafer Bayramı, sadece “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nde (Dumlupınar’da) kazanılan zafere, yani Büyük Taarruz’a işaret etmez. Hem Büyük Taarruz içinde cephelerde kazanılmış zaferler, hem de Türk Tarihinde Ağustos ayı içinde

1974 KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NIN YILDÖNÜMÜ MESAJI

Kıbrıs Türklerinin kendi topraklarında egemen olmasının, özgür ve bağımsız olarak yaşamasının önünü açan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 46. yıldönümünde; başta “Kıbrıs Davası”nın asla unutulmayacak ismi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “Kurucu” Cumhurbaşkanı “Gazi” Rauf R. Denktaş olmak üzere, bu harekata katılarak bu harekatta şehit düşen, gazi olan ve ter döken Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kıbrıs Türk

TARİH YALAN SÖYLEMEZ. SAHİP ÇIKILIP İSTİFADE EDİLMELİ.

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Tarih, çok boyutlu ve önemli bir disiplin… Demokratik-meşru seçimler üzerinden ülkeyi yönetme sorumluluğunu üzerilerine almış olan siyaset adamları için, tarih, ayrıca ve özellikle önemlidir. Niye? Çünkü tarih/tarihçi, ülke yöneticilerine ışık tutar. Tarihin/tarihçilerin tuttuğu ışık, onları, ya geçmişte yapılmış hatalara düşmekten korur ya da geçmişte elde edilmiş başarıların güne

MHP’DEKİ MEVCUT YÖNETİM VE HAS PARTİ/SAYIN NUMAN KURTULMUŞ ÖRNEĞİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Genel Başkan Sayın Bahçeli’nin ifadesiyle, MHP, “son kale”dir. Ne demek, “son kale”? Anladığım, AKP iktidarında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş değerlerinin ve “milli” karakterinin korunmasına ve geleceğine dair artan bir endişe ortaya çıkmış; MHP diyor ki; “vatandaşlarımız endişe etmesin, MHP var, MHP ‘son kale’dir, buna geçit vermez.” Doğru. Niye?

CUMHUR İTTİFAKI MHP’NİN GELECEĞİNİ KARARTIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı MHP, ırkçılıktan uzak bir anlayış içinde, kucaklayıcı ve toparlayıcı bir milli ve manevi değerler manzumesinden güç ve ilham alarak, büyük Türk Milletinin varlığını korumayı ve yüceltmeyi esas olan bir partidir. Büyük Türk Milleti’nin yükselişini, sahip olduğu milli ve manevi değerler manzumesinin ürünü “milliyetçilik ülküsü”nde görür. Türk Milletini yüceltmek,

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.