LÜBNAN’DAKİ GENEL SEÇİMİN SONUCU VE ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Lübnan’da, dokuz yıl aradan sonra, 06 Mayıs 2018 günü, genel seçimler yapıldı. Biraz araştırma yaptım ve gördüm ki, üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen, seçime ilişkin resmi nihai sonuçlar henüz açıklanmamış. Kamuoyuna yansıyan, seçime katılım oranının düşük ( % 49,2) olduğu, Sünnilerin genelde sandığa gitmemeyi tercih ettiği yönündedir. Seçimin, çok genel olarak, Esad’a müzahir olanlar ile olmayanlar arasında geçtiği kabul edilmektedir.

Resmi sonuçlar açıklanmadığı için doğrulanamayan verilere göre; toplam 128 üyeli Lübnan Parlamentosu’nda, Riyad doğumlu Başbakan Saad Hariri’nin partisi Müstakbel Hareket’in koltuk sayısı, 33’den 21’e düşmüş, Hizbullah-(Şii) Emel Hareketi ikilisinin koltuk sayısı 29’a çıkmış ve Cumhurbaşkanı (Hristiyan) Michel Aoun’un partisi Özgür Yurtseverler Hareketi de, milletvekili sayısını 26’e yükseltmiştir. Yine resmi olamayan verilere göre; yaklaşık 30 ay süren bir krizin sonrasında, en büyük desteği Hizbullah’tan alarak Ekim 2016’da Lübnan Cumhurbaşkanı seçilen Genelkurmay eski Başkanı Hristiyan Michel Aoun’un partisi Özgür Yurtseverler Hareketi ile Hizbullah’ın, (Şii) Emel Hareketi’nin ve bunları destekleyen diğer küçük partilerin oluşturduğu, Esad’a müzahir ittifakın, 128 üyeli Lübnan Parlamentosu’nda 70’den fazla sandalyeye sahip olduğu yönündedir.

Ancak, parlamento aritmetiği böyle gözükmesine rağmen, söz konusu ittifakın Lübnan’da yeni hükümeti kurması mümkün değildir. Çünkü iç savaştan sonra Lübnan’da hayata geçirilen siyasal sisteme göre, Başbakanın Sünni, Cumhurbaşkanının Hristiyan ve Parlamento Başkanının da Şii olması zorunluluğu vardır. Onun içindir ki, Sünnilerin Hariri’nin önderliğinde bir araya gelmesi, Hariri’nin yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmesi ve Hariri’nin (önceki hükümette olduğu gibi) diğer partilerin de üye vereceği yeni bir hükümeti kurması beklenmektedir.

Hükümeti, Sünni ve Esad karşıtı Hariri’nin kurmasına kesin gözüyle bakılmasına rağmen, “Parlamento aritmetiği” nedeniyle, asıl gücün Özgür Yurtseverler Hareketi ile Hizbullah’tan ve (Şii) Emel Hareketi’nden oluşan, Esad’a müzahir Hristiyan-Şii ittifakında olacağı kabul edilmektedir. Bu tablo, Hizbullah’ın seçimden başarı ile çıktığına, en azından pozisyonunu koruduğuna işaret etmektedir.[i]

Ancak eğer Şam Yönetimine müzahir, Lübnan’ın eski İstihbarat ve Genelkurmay Başkanlarından Jamil Al-Sayyed’in de bağımsız milletvekili olarak parlamentoya girmiş olduğu hatırlanırsa, Hizbullah’ın pozisyonunu koruyarak değil, pozisyonunu güçlendirerek seçimden çıktığını söylemek daha isabetli ve gerçekçi olacaktır.

Hizbullah’ın Tahran ile olan bağı ışığında, tabiatıyla, bu tablodan Lübnan’daki seçimin sonucunun İran’ın lehine olduğu anlamı da çıkmaktadır. Yani kazanan, sahne önünde Hizbullah, sahne gerisinde İran’dır. Bugün birçok Lübnanlının, Lübnanlılar için ortaya çıkmış gözüken Hizbullah’ın, gerçekte Lübnan’ı değil, İran’ı koruduğunu, İran’ın çıkarlarına hizmet ettiğini düşünmesi, gerçekte bu duruma işaret eder.

Eğer Hizbullah’ın, Suriye’deki iç savaşa, İran’a müzahir ve özellikle İsrail’e karşı bir pozisyonda angaje olduğu dikkate alınır ise, seçimin sonucu, Hizbullah’ın bu pozisyonunun seçmen tarafından desteklendiği anlamına da gelecektir.

Lübnan’daki seçimin sonucu ve sonucun geldiği anlam, Ortadoğu’da İran’ı hedef almış gözüken güncel gelişmeler nedeniyle, ben de istifama yol açmıştır. Bu yazı, bu istifamın ürünüdür ve niçin istifama yol açtığı aşağıda arz ve izah edilmiştir.

Önce bazı tespitlerle başlayayım. Lübnan Hizbullahı, İran ile bağlantılıdır. İran, Suriye’de güçlenmektedir. İran’ın Doğu Akdeniz’e çıkması konuşulmaktadır. Bölgesel güç dengeleri İran lehine değiştirmektedir. Hizbullah’ın, Lübnan’da, Lübnan Ordusu’ndan daha güçlü bir durumda olduğu kabul edilmektedir. Ve bu tabloda, ABD Lübnan Ordusu’na silah yardımında bulunmakta ve ABD’nin Lübnan Ordusuna verdiği silahların bir kısmının Hizbullah tarafından kullanıldığı bilinmektedir.

İkinci olarak, seçime ilişkin başlangıçta belirtilen hususlardan da çıkarılabileceği üzere, Lübnan’ın siyasal yaşamında ciddi bir parçalanmışlık vardır. Bu parçalanmışlığın nedeni, ayrı bir konudur ve burada buna değinilmeyecektir. Burada parçalanmışlığa değinilmesinin nedeni, bunun, bütün grupları ve partileri dışarıdan yardım almaya, destek bulmaya ittiğidir. Başka bir ifade ile; parçalanmışlık, Lübnan’ı dış etkilere açmakta, Lübnan’a dışarıdan müdahaleyi kolaylaştırmaktadır. Onun içindir ki; sadece İran’ın ve/veya Suriye’nin değil, İsrail’in, ABD’nin, Avrupa ülkelerinin ve akla gelebilecek diğer ülkelerin de, Lübnan’a nüfuz etme, Lübnan’ı etkileme imkânı vardır.

Üçüncü olarak, cari bölgesel politikada, İran’ın güçlenmesinden, Doğu Akdeniz’e çıkacak olmasından ve Suriye’deki varlığını artırmasından duyulan ciddi bir rahatsızlık vardır. Açık uçları Doğu Akdeniz’in kuzeyi ve güneyi olan, Tahran merkezli “İran Yayı”ndan ya da “İran Hilali”nden söz edilmektedir. İsrail ve Suudi Arabistan, bölgede, bundan rahatsızlık duyan ülkelerin başında gelmektedirler. Öyle ki, bir zamanlar biri birleriyle savaşmış bu iki ülke, İran’a karşı işbirliği içinde olduklarını gizleme gereğini bile duymamaktadırlar. Keza ABD de, İran’dan duyduğu rahatsızlığı, “P5+1” ülkeleri olarak anılan, aralarında kendisinin de yer aldığı altı ülkenin İran ile yapılmış nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmek suretiyle ortaya koymuştur. Başkan Trump, bunu yapmakla kalmamış, İran üzerindeki baskıyı sürmekte ve “bir şeyler olabilir” demek suretiyle İran’ı tehdit etmektedir.

Dördüncü olarak, Lübnan ve Lübnan’daki İran varlığı, bölgesel dengeleri lehine değiştirmede ya da “İran Yayı”nı/”İran Hilali”ni hayata geçirmede, İran’a büyük avantaj sağlamaktadır. Lübnan’a böyle bakınca, Hizbullah’ın seçimden Lübnan’daki pozisyonunu korumakla kalmayıp güçlendirmiş olarak çıkması oldukça önemli ve anlamlıdır. Çünkü bu sonuç, Hizbullah’ın Lübnan siyasetinde “kökleşmesi” anlamına geldiği kadar, İran’ın Suriye’deki, Lübnan’daki ve Doğu Akdeniz’deki pozisyonun güçlenmesi anlamına da gelmektedir. Eğer Suriye’nin (Şam Yönetiminin), Lübnan Hizbullahı ile İran arasında “toprak bağlantısı”nı sağladığına dikkat edilirse, konu çok daha ciddiyet kazanmaktadır. Niçin böyle düşünüldüğünü daha anlaşılır kılmak amacıyla, bir an için, Hizbullah’ın Lübnan’daki seçimden ciddi bir yenilgi ile çıkmış olduğu düşünülmesi yeterli olacaktır. Çünkü böyle bir sonuç, Şam Yönetiminin destekten yoksun kalması, İran’ın da bölgesel dengeleri lehine değiştirmede önemli bir avantajı kaybetmesi anlamlarına gelecekti. Ancak seçimin sonucu böyle olmamış, Hizbullah seçimden güçlenmiş olarak çıkmıştır. Bu seçim sonucundan, Lübnan dış etkilere açık bir ülke olmasına rağmen, Hizbullah’tan ve/veya İran’dan rahatsızlık duyan ya da karşı karşıya bulunan İsrail’in, Suudi Arabistan’ın, ABD’nin ve diğer ülkelerin Lübnan’daki seçime gereken ilgiyi göstermedikleri çıkmaktadır. Hem Hizbullah’tan ve İran’ın güçlenmesinden/yayılmasından rahatsızlık duyacaksın, hem de İran’a müzahir olduğu açık olan Hizbullah’ın katıldığı Lübnan’daki seçime ilgisiz kalacaksın!… Bu, sorgulanmaz mı?

Beşinci olarak, bu çelişkiyi daha dikkat çekici kılan, dolayısıyla Lübnan’daki seçimin daha çok sorgulanmasına yol açan bir başka husus daha var. O da, Lübnan’ın İsrail’in kuzey komşusu olmasıdır. İsrail, (i) Güney Lübnan’dan sıklıkla Hizbullah’ın füze saldırılarına maruz kalmasına, (ii) Hizbullah’ı kendisi için bir tehdit olarak görmesine, (iii) Hizbullah’ın arkasında İran’ın olduğunu bilmesine ve (iv) Lübnan dışarıdan nüfuz edilmesi kolay bir ülke olmasına rağmen, Lübnan’daki seçim ile yeteri kadar ilgilenmemiş gözükmektedir. Seçimden, İran ile bağlantılı Hizbullah’ın güçlenmiş olarak çıkması, beni, bu sonuca götürmektedir. Görünürde, İsrail, Suudi Arabistan ve ABD üçlüsü İran’ın karşısındadır. Fakat bu üçlü, Lübnan’daki seçimde İran karşısında etkili olamamış ve Hizbullah güçlenmiş olarak seçimden çıkmıştır!… Bu, bana anlaşılır gelmemektedir. Ya İran çok güçlü, ya sahnelenen oyun görünenden çok farklı, İran gerçekte hedef değil!… Neler oluyor diye sorgulanmaz mı? Dışarıdan etkiye bu kadar açık Lübnan’daki seçimden, İran bağlantılı Hizbullah güçlenmiş olarak çıkıyor!… İsrail, Suudi Arabistan ve ABD üçlüsü, İran’ın bölgedeki “proxy” unsuru olan Hizbullah karşısında bir şey yapamıyor!… Ve daha güçlerini Lübnan’daki seçimde gösterememiş bu üçlü, doğrudan İran’ı karşılarına almış gözüküyorlar!… Şüpheli değil mi?

Ortada, özellikle ABD ile ilgili olarak, sorgulanması gereken bir durum olduğu değerlendirilmektedir. Çağrışımlar, sorular var. Acaba ABD’nin hedefinde gerçekte İran yok mu? ABD, İran’ı öne çıkarmak suretiyle, gerçekte bölgedeki asıl hedefi için İsrail’i kullanıyor, Suudi Arabistan’ı da çok daha zayıf bir duruma mı düşürmek istiyor? Artık Dünyanın en büyük enerji üreticisi ülkelerden biri olduğu için, ABD’nin hedefinde yoksa Suudi Arabistan mı var? ABD, enerji üzerinden, küresel politikayı kendisi için yeniden düzenlemek peşinde olabilir mi? İsrail’in de Doğu Akdeniz’de yeni bulunan enerji kaynakları üzerinden enerji piyasasında satıcı rolü ile boy göstereceği düşünüldüğünde, ABD için akla gelen soruların kapsamına İsrail de bu boyutu ile ayrıca dâhil midir? Yoksa ABD’nin asıl hedefi, Ortadoğu’da müstakil bir Kürt devleti kurmak mı? İran’a değil, gerçekte buna mı odaklanmış? Kürtler, enerji ve enerji ulaşım güzergâhları hatırlandığında, ABD’nin ve İsrail’in,  Ortadoğu’da “bir taşla, birkaç kuş vurma” peşinde oldukları düşünülebilir mi? Buradan, bu ikilinin, hedefinde Türkiye’nin de olduğu çıkarılabilir mi? ABD’nin ve İsrail’in, bir taraftan Suudi Arabistan ile İran arasındaki dinsel rekabeti, diğer taraftan da hem Türkiye’nin Sünni İslam Dünyasında Suudi Arabistan’dan rol çalmasını hem de Suudi Arabistan’ın Suriye üzerinden ortaya çıkan Türkiye ile İran arasındaki yakınlaşmadan duyduğu rahatsızlığı istismar ettiği; bu suretle, Riyad’ı hem kullandığı, hem de güçten düşürdüğü düşünülebilir mi? Çağrışımlar ve sorular, çok ve çeşitli…

Bu çağrışımların ve soruların etkisinde hemen öne çıkan husus, Krallıkta iktidarı ele geçiren Salman Ailesinin bugün Suudi Arabistan’da “yaptıklarının”, bende, 2010-11 öncesinde Türkiye’de yaşananları, AKP iktidarının ilk yıllarını hatırlatmasıdır. Bu, şu açıdan önemlidir: Türkiye, ulusal güç olarak, bugün, 10 yıl öncesinin çok gerisindedir. Buradan, Suudi Arabistan’ın da, “yaptıkları üzerinden” gelecek 10 yıl içerisinde güç kaybedebileceği, eriyebileceği çıkarılabilmektedir. BOP ile başlayan, Arap Baharı ile devam eden, sözde özgürlük ve demokrasi dalgası olarak takdim edilen süreç içerisinde ve bu sürecin etkisinde, Türkiye, toplumsal, siyasal, ekonomik ve askeri açılardan ciddi kayıplara uğramıştır. Söz konusu sürecin arkasında ABD olduğu ve Türkiye’nin kayıpları bugün çok net olarak görülebildiği için, Türkiye’nin ABD’nin “oyununa” geldiği daha çok anlaşılabilmektedir. Acaba Suudi Arabistan da, tıpkı Türkiye gibi, ABD’nin “oyununa” geliyor olabilir mi? Bu yazıya konu teşkil eden, asıl çağrışım ya da soru, budur. Elbette ki, iki ülkenin koşulları çok farklı, çok farklı mülahazalar olabilir. Ancak Suudi Arabistan ile ilgili bu çağrışıma ya da soruya eğilmeyi gerektiren hususlar vardır.

Birincisi, belki de en önemlisi, Suudi Arabistan’ın, artık enerjide ABD’nin ciddi rakibi olduğudur. Keza Suudi Arabistan’ın jeopolitiği de, enerji ulaşımını kontrol açısından son derece değerlidir. Çin ve Rusya karşısında, ABD’nin enerji zenginliğini değerlendirmeye ihtiyacı vardır. Bu, Başkan Trump’ın “yeniden, yine büyük Amerika” söylemini hayata geçirilmesi için de anlamlıdır. Rusya’nın Avrupa enerji pazarından yüzünü doğuya, Çin’e, dönmekte olduğu bilinmektedir. İran, nükleer anlaşma üzerinden baskı altına alınmıştır. Geriye enerji üreticisi kimliği ile öne çıkmış Suudi Arabistan kalmıştır. Enerji üreticisi Suudi Arabistan, Rusya’ya ve İran’a göre, ABD için çok daha kolay bir “lokma” gibi gözükmektedir. Suudi Arabistan enerji üretiminin sekteye uğrayacağı bir sürece sokulur ise, örneğin içeride ciddi bir kaosu yaşarsa; bu, ABD’ye, hem Suudilerin enerji piyasasındaki müşterilerini kazanma, hem de Suudi Arabistan’da askeri varlık bulundurma imkânı ve fırsatı verebilecektir. ABD askeri varlığı, Suudi Arabistan üzerinden, ABD’ye, Arap Yarımadası üzerinden ve kıyılarından (Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi, Umman Denizi, Aden Körfezi, Babül Mendep Boğazı, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı güzergâhı üzerinden) işleyen enerji de dâhil deniz taşımacılığını kontrol etme imkânı vereceği gibi, ABD için ayrıca ve özellikle İran karşısında da anlamlı olacaktır.

İkincisi, İran ile yapılmış nükleer anlaşmayı çöpe atmasına rağmen, Başkan Trump’ın İran’a yönelik bir stratejisinin olmadığının ileri sürülmesi[ii], ile ilgilidir. Bu iddia, birinci husus ve Lübnan’daki seçimden Hizbullah’ın güçlenmiş olarak çıkmış olması birilikte mütalaa edildiğinde; bugün itibarıyla, ABD’nin asıl hedefinin gerçekte İran olmayabileceği algısı edinilmektedir. Bu çalışmanın kapsamında olarak, İran’ın, şimdi değil, daha sonraki aşamada ABD’nin asıl hedefi olacağı değerlendirilmektedir. Bugün itibarıyla, ABD’nin asıl hedefinin, enerji zenginliğini değerlendirmek; bunun için de, Avrupa’dan başlayıp Doğu Akdeniz üzerinden Arap Yarımadasına kadar uzanan coğrafyayı enerji açısından kontrolü altına almak olduğu değerlendirilmektedir. (i) Arkasında ABD’nin olduğu Ukrayna krizi üzerinden, Rusya’nın Avrupa enerji pazarından uzaklaşmaya başladığı kabul edilmektedir. (ii) ABD, petrol ve doğal gaz kaynaklarının keşfedildiği Doğu Akdeniz’de İsrail ile birlikte hareket etmektedir. (iii) Uluslararası politikada yaşanan ABD ile bağlantılı gelişmelerin etkisinde, petrolün varil fiyatı yükselmekte ve 2019 yılında petrolün varil fiyatının 100 doları bulabileceği ileri sürülmektedir. Bunlar, ABD’nin asıl hedefinin enerji zenginliğini değerlendirmek ve küresel enerji pazarının kontrolünü ele geçirmek olduğuna işaret etmektedir ki; buna bağlı olarak da, ilk sıradaki hedefin Suudi Arabistan (ve Türkiye) olabileceği akla gelmektedir. ABD’nin hedef önceliğinin enerji lehine değiştiğine dair burada yapılan değerlendirmenin daha iyi anlaşılabilmesi açısından, Rusya örneğinin hatırlanmasında yarar vardır. Rusya, 1991’deki dağılma sonrasında enerji zenginliğini değerlendirmek suretiyle belini doğrultup bugün yeniden süper güç ve ABD karşısında “kutup” olarak görülme noktasına gelmiştir. Artık Dünyanın önde gelen enerji üreticisi ülkelerinden biri olan ABD niye aynı şeyi yapmasın? Eğer enerji zenginliği sadece ekonomik açıdan değil, politik ve askeri açılardan da anlam ifade ediyorsa, ki öyledir, ABD’nin önceliğinin enerji zenginliğini değerlendirmek ve küresel enerji piyasasında güçlenmek olması, akılcı/doğru bir tercihtir. Rusya, bu açıdan, somut ve iyi bir örnektir.

Üçüncüsü, bundan birkaç gün önce, İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney, Başkan Trump’ın daha yeni Körfez ülkelerinin liderlerine gönderdiği bir mektuptan söz etmiştir.[iii] Mektupta, Başkan Trump’ın, ABD’nin Ortadoğu’ya bugüne kadar yedi trilyon dolar harcadığına dikkat çekerek, bölge ülkelerine siz de artık bir şeyler yapın dediğinin yer aldığı ifade edilmiştir. Gizli olduğu belirtilen bu mektubun İran tarafından nasıl ele geçirildiği bu yazının konusu değil. Mektup ile ilgili dikkat çekici bir husus var. O da, Başkan Trump’ın mektubunun hedefindeki asıl ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğunun ileri sürülmesidir. Mektubun gönderilmesinden sonra yaşanan bir olay, bu iddiayı, teyit eder mahiyettedir. BAE, Afrika Boynuzu açıklarında, Aden Körfezi’ne (dolayısıyla Kızıldeniz’e) girişi-çıkışı kontrol eden bir konuma sahip, Yemen’e ait Sokotra Adasını, mektuptan sonraki bir tarihte işgal etmiştir. Haritaya bakılır ise, Arap Yarımadasındaki ülkesi üzerinden Hürmüz Boğazı’nı zaten kontrol etme imkânına sahip olan BAE’nin, işgal ettiği Sokotra Adası üzerinden de bu kez Arap Yarımadasının diğer köşesindeki Babül Mendep Boğazı’nı kontrol imkânına kavuştuğu da görülür. (i) Söz konusu mektup ile işgal arasında bağ kurulabilmesi ile, (ii) gerek BAE’nin gerekse Sokotra Adasının jeopolitiği;     ABD’nin, hem enerji peşinde koştuğunun, hem Suudi Arabistan’a karşı “vaziyet” aldığının, hem de bu işler için Körfez’in küçük ülkelerini kullandığının işareti olarak görülmektedir. Körfez’in bir diğer küçük ülkesi, Suudi Arabistan’a doğudan bir karayolu geçidi ile bağlı,  ada üzerine kurulu Bahreyn’in İsrail’in Suriye’deki İran hedeflerini vurmasına destek vermesi, söz konusu mektupla ilişkilendirilen ve bu nedenle konu bağlamında anlamlı bulunan bir başka işaret olarak görülmektedir.

Dördüncüsü, Asya’nın doğusunda cereyan eden gelişmeler ve bu gelişmelerden ABD’nin önceliği enerjiye verdiğinin çıkarılabilmesidir.  Çin-Japonya ikili ilişkilerinde son günlerde yaşanan olumlu hava ve bunun taraflar arasında yeni bir dönemin başladığı şeklinde yorumlanması, Hindistan Başbakanının kısa aralıklarla iki kez Pekin’i ziyaret etmesi, geçtiğimiz günlerde Tokyo’da gerçekleşen Çin-Japonya-Güney Kore üçlü zirvesi, son günlerde Kuzey Kore konusunda yaşanan olumlu gelişmeler… Bütün bunlar, ABD’nin, önceliği, Çin’i çevrelemeye değil, enerji zenginliğini değerlendirmeye ve küresel enerji pazarının kontrolünü ele geçirmeye yöneldiği ile de açıklanabilecek gelişmeler olarak görülmektedir. ABD’nin önceliği enerjiye verip Çin’i çevrelemede “frene basması”, bölge ülkelerini Çin karşısında destekten yoksun bırakmış; bu yoksun kalış da, Çin ile bölge ülkeleri arasında yeni bir diyaloga zemin oluşturmuş diye değerlendirilmektedir. Enerji zengini olmasına rağmen, henüz bu zenginliğini değerlendirmemiş, ekonomisi ciddi sıkıntı içinde olan ABD’nin, bu koşullarda, hem İran’ı karşısına alması, hem de Çin’i çevreleme politikası izlemesi ne kadar gerçekçi ve akılcı olacaktır? Başarılı olabilir mi? “Federal yapının” dağılması ya da çökmesi, başarılı olamamanın muhtemel sonuçlarından biri olarak görülebilir mi? Çin’i çevrelemede “frene basması” ve önceliği enerjiye vermesi, ABD’nin bu ihtimallerin farkında olduğu anlamına gelmektedir.

Beşincisi, ABD’nin enerji zenginliği salt ekonomik açıdan görülebilecek bir olgu değildir. Enerji zenginliği, sadece ABD’nin ekonomik sıkıntılarını aşması açısından değil, politik ve güvenlik ile ilgili sıkıntılarını aşması ve bu konulardaki hedeflerine ulaşması açısından da önemlidir. Bunlara da aracılık eder. Rusya’nın ABD karşısındaki gücünü ağırlıklı olarak enerji piyasasından aldığı hatırlanırsa, enerji piyasasında güçlenmesi Rusya karşısında ABD’ye de güç verecek, Rusya’nın ABD karşısındaki enerji avantajı kaybolmaya yüz tutabilecektir. Çin açısından bakıldığında, konu bağlamında anlamlı iki husus öne çıkıyor: birincisi Çin’in enerji açısından dışa bağımlı olduğu, ikincisi de bir süper güç ve “kâmil/eksiksiz” bir kutup olmanın yolunun enerji sorununu bir şekilde çözmüş olmaktan geçtiğidir. Bunların anlamı, ABD enerji piyasasında güçlendikçe, Çin’in uluslararası politikadaki ve ABD karşısındaki pozisyonun zayıflayacağıdır. Onun içindir ki, ABD açısından doğrusu, şimdi Çin’i çevreleme politikası izlemek değil, enerji zenginliğini değerlendirmek, enerji merkezlerinin ve enerji ulaşım hatlarının kontrolünü ele geçirmek, bu suretle küresel enerji piyasasında güçlenmektir.

Bütün bu belirtilenlerden çıkardığım, ABD’nin artık bunu yapmakta olabileceğidir. ABD’nin dış politikadaki öncelik sıralamasının değiştiği; Amerikan Dış Politikasının, bütün boyutları ile enerji konusuna odaklandığı düşünülmektedir. Çünkü mevcut koşullar, ABD’yi, her şeyden önce ekonomik sorunlarını çözmeye, bunun için de enerji zenginliğini değerlendirmeye, sonra da küresel enerji piyasasında güçlenmeye itmektedir. Başkan Trump’ın “yeniden, yine büyük Amerika” söylemi hayata geçebilecekse, ancak bu suretle geçebilecektir.  Ekonomik sorunlarını çözememiş, çözemediği gibi yeni ve büyük ekonomik kaynakları gerektirecek yeni uluslararası anlaşmazlıklara taraf olmuş, bu suretle artmış kaynak ihtiyacını “dostlarının” ve “müttefiklerinin” katkıları ile karşılamayı seçmiş bir ABD’nin, “yeniden, yine büyük Amerika” olması mümkün müdür? Dahası, böyle bir ABD’nin süper güç olarak bir geleceği olabilir mi?

Belirtilenlerden, görünenin aksine, “şimdilik” ABD’nin önceliğinin İran olmadığı çıkarılabilmektedir. ABD, İran’ı karşısına alarak, gerçekte “enerji oyununu” sahnelemekte, İran’ı kullanmaktadır. Elbette ki, önceliği enerji olarak değişmiş ABD’nin, İran ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. Ancak bunun zamanı şimdi değildir. ABD, İran’ı karşısına almadan önce, Avrupa’dan başlayıp Doğu Akdeniz üzerinden Suudi Arabistan’a kadar uzanan bir coğrafyada enerji üretimini, enerji ulaşımını ve bunlarla ile bağlantılı enerji pazarının kontrolünü ele geçirmeye yönelecektir diye değerlendirilmektedir.

Sahnenin önünde Suudi Arabistan’ın ABD (ve İsrail) ile çok yakın olduğu ve işbirliği yaptığı görülse de, önceliğini enerji olarak değiştirmiş ABD’nin, sahne gerisinde Suudi Arabistan’ı hedef aldığı akla gelmektedir. Henüz enerji zenginliğini değerlendirememiş, ekonomik, politik ve askeri sıkıntıları devam eden, bu arada önceliğini enerji olarak güncellemiş ABD için, İran değil, Suudi Arabistan kolay bir hedeftir.

İran, ambargolu yıllarda direncini, yaratıcılığını ve dolayısıyla gücünü göstermiş bir ülkedir. Şimdi artık nükleer programa da sahiptir. Suudi Arabistan ise, güç olarak İran’ın çok gerisindedir ve güncel durumu iç açıcı gözükmemektedir. Riyad, kendisi merkezli çok uluslu bir güçle Yemen’i karşısına almıştır ama, Yemen’den Riyad’a fırlatılan füzeleri bile önleyememekte, bunun için ABD’nin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Ülkede, Krallığın Salman ailesine geçmesinden kaynaklanan bir kırılganlık söz konusudur. Enerji zenginliğine rağmen, çok artan savunma harcamaları nedeniyle, Suudi Arabistan ekonomisi zor bir dönemden geçmektedir. İran ile mezhepsel bir rekabet içinde olmanın ötesinde, içeride kendi Şii nüfusu ile sorunlar yaşamaktadır.

Bu tabloda, eğer ABD’nin önceliğini enerjide güçlenmek olarak yenilediği görüşüne iştirak edilir ise; İran’ı değil, Suudi Arabistan’ı hedef almak ABD için daha akılcı ve ekonomik bir yaklaşım olacaktır. ABD’nin, İran’ı gündemde tutmaya devam ederken, gerçekte örtülü yollarla Suudi Arabistan’ı hedef alması pekâlâ mümkündür. Demokrasi ve özgürlük olguları, ABD’nin, ülkeleri karıştırmada, ülkelere nüfuz etmede ya da ülkeleri istediği noktaya çekmede/itmede kullandığı, yani istismar ettiği olgulardır. Suudi Arabistan açısından bakıldığında, bu bağlamda bana anlamlı gelen üç güncel gelişmeden söz edilebilir. Birincisi, bundan kısa bir süre önce İran’da halkın reform talebinin öne çıkması ve halk ile yönetimin karşı karşıya gelmesidir. Bu olay, ilk bakışta ve doğal olarak sadece İran ile ilgili görülse de; öyle olmadığı, İran’daki bu olayların Suudi Arabistan’a sıçramasının istendiği düşünülmektedir. İkincisi ve bu değerlendirmeye yol açan etken, son dönemde Suudi Arabistan’da İslam’ın “katı” yorumundan ayrılma anlamına gelen, reform olarak anılan ve patenti ABD’ye ait “ılımlı İslamı” çağrıştıran, bir dizi gelişmenin yaşanmasıdır. Özellikle kadınlara, giyim-kuşam, sinema, futbol maçı, araç kullanma, kamuda görev alma gibi konularda tanınan, daha önce kadınların mahrum olduğu, bazı imkânlar dikkat çekici olmuştur. Üçüncüsü de, geçtiğimiz günlerde, enerji piyasasında enerji üreticisi kimliği ile ciddi bir yere sahip Kazakistan’da, Almatı kentinde yaşanan, demokrasi ve özgürlük talepli, yönetimi protesto gösterisidir. Bu üç olay, aşağı yukarı eş zamanlıdır. Üç ülkenin öne çıkan ortak özelliği, üçünün de enerji üreticisi kimlikleri ile öne çıkmış ülkeler olmalardır. ABD ile ilgili deneyimler ve üç olayın benzer niteliği, olayları ABD ile ilişkilendirmeye imkân vermektedir. Bütün bunlar, ABD’nin önceliğinin enerji olarak değiştiği algısına yol açmakta ve bu yöndeki algıyı beslemektedir. Üç farklı ülkede ortaya çıkmış bu üç olay ışığında, Suudi Arabistan’da yaşanan ve “ılımlı İslamı” çağrıştıran gelişmeler ile ilgili olarak da; (i) Suudi istihbaratının ABD’nin ülkelerini hedef aldığının farkında olduğu, (ii) İslam’ın “katı” yorumundan ayrılma anlamına gelen adımların ABD’nin Suudi Arabistan’da kaos çıkarma peşinde olduğunun işaretleri gibi gözüktüğü ve (iii) Suudi Yönetiminin ABD’nin girişimini attığı adımlar ile boşa çıkardığı düşünülmektedir.

ABD’nin demokrasi ve özgürlük olgularını genelde nasıl kullandığı artık iyice bilindiği için, örtülü yollarla Suudi Arabistan’ın nasıl hedef alınacağı az-çok tahmin edilebilmektedir. Kadınların, gençlerin, iş adamlarının, Şii nüfusun özgürlük ve demokrasi taleplerinin öne çıktığı gösteriler, mitingler, protestolar ve sonuçta, Suudi Arabistan’ın enerji zenginliğini değerlendiremez bir kaos ortamına düşmesi, enerjideki Suudi pazarının el değiştirmesi, Suudi enerji pazarının ABD’ye geçmesi… Suudi Arabistan için ABD’nin muhtemel senaryosunun bu olabileceği düşünülmektedir.

Benzer senaryoların, aynı amaçla (küresel enerjinin kontrolünü ele geçirmek amacıyla), daha sonra ve belirlenmiş bir öncelik sıralaması dâhilinde Kazakistan’da, Türkmenistan’da, Azerbaycan’da uygulamaya konulması…

Bu arada, Rusya’nın, Azerbaycan’ın ve enerji üreticisi diğer Türk Cumhuriyetlerinin Batıya sevk ettikleri enerjinin güzergâhı üzerinde kilit bir konumda bulunan Türkiye’nin de; “Kürt ayrılıkçılığı”, toplumsal ve siyasal parçalanmışlık, ekonomide beklenen tıkanma üzerinden, ABD tarafından hedef alınarak kaosa sürüklenmesi; bu suretle, Türkiye üzerinden geçen enerji boru hatlarının ve tanker taşımacılığının sekteye uğratılması…

Eğer ABD önceliğini enerji olarak değiştirmişse, gerçekçi bir bakış açısı ile, somut olaylardan algılananlar ışığında, aklıma gelenler bunlar…

Paylaşmak istedim.

Bakalım olaylar beni doğrulayacak mı?

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 12 Mayıs 2018.

[i] https://www.worldpoliticsreview.com/articles/24704/lebanon-s-elections-show-hezbollah-survived-its-intervention-in-syria, 11.5.2018.

[ii] https://www.brookings.edu/blog/order-from-chaos/2018/05/09/after-dumping-the-nuclear-deal-trump-has-no-strategy-for-iran/?utm_campaign=Brookings%20Brief&utm_source=hs_email&utm_medium=email&utm_content=62803362, 11.5.2018.

[iii] https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2018/05/09/irans-supreme-leader-says-trump-is-making-demands-of-gulf-allies-the-u-s-wants-to-own-humiliated-slaves/?noredirect=on&utm_term=.1916b56a0d0a, 11.5.2018.

 


İDDİA: TÜRKİYE ORTADOĞU’DA SUUDİ ARABİSTAN’IN YERİNİ ALMAYA SOYUNMUŞ…

Prof. Dr. Osman metin Öztürk ABD Başkanı Donald Trump: “Suudi Arabistan olmasaydı İsrail’in başı dertte olurdu” demiş[i]… Haberi görünce, twitter’da ve linkedin’de, habere yer vermiş ancak “yorum yapmayacağım” notunu düşmüştüm… Nedeni, haberin bendeki ilk çağrışımının, “bildiğim”(!) Suudi Arabistan algısı olması idi… Fakat sonra… Bir süredir, olaylardan-gelişmelerden hareketle, artık enerji satıcısı olan ABD’nin, Suudi Arabistan’ın enerji

ABD: TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ BÜYÜK SIKINTI…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu açıklama yapıyor, diyor ki; “ABD ile aramızda iki sorun var. FETÖ elebaşının iade edilmemesi ve terör örgütü YPG/PKK’ya destek verilmesi[i]”… Sayın Bakan’ın bu açıklamasına konu dört aktör var. ABD ve üç terör örgütü… Ancak üç terör örgütünün ABD ile olan bağı-bağlantıları dikkate alındığında ortaya sadece

IŞİD SURİYE’DE FIRAT’IN AŞAĞI KISMINDA İSE ABD’NİN YUKARIDA İŞİ NE!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk “ABD liderliğindeki ‘cihatçı karşıtı’ koalisyonun destek verdiği Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri”, Suriye’nin doğusunda, IŞİD unsurlarına yönelik saldırılarına devam ediyormuş[i]… Haber, Mardin’e bağlı Nusaybin’in hemen güneyindeki Suriye/Kamışlı’dan verilmiş… Bilindiği üzere, Suriye’de, ABD liderliğinde, cihatçılara karşı oluşturulmuş, çok uluslu bir güç var. Bir de, yine cihatçılara karşı kullanılan, Suriye Kürtlerinin liderliğinde,

ENERJİDE PAZAR KAPMA PEŞİNDEKİ ABD POLONYA’DA BUNU BAŞARMIŞ GİBİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ABD’nin Polonya’ya sıvı doğal gaz satmasını öngören anlaşma taraflar arasında imzalanmış… ABD, bu suretle, Polonya’nın enerji açısından Rusya’ya bağımlılığı azaltacakmış… Bu, bir başlangıçmış; ABD, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tamamını enerjide Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtarmayı hedefliyormuş[i]…

YUNANİSTAN’DA HÜKÜMET İLE KİLİSE ARASINDAKİ ANLAŞMA

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Yunanistan Hükümeti ve “bağımsız” Yunan Ortodoks Kilisesi, din ve devlet işlerini biri birinden ayırmaya yönelik, bir anlaşmayı imzalamış… Yunanistan’ın gerçekten laik bir ülke haline gelmesi bağlamında, anlaşma, tarihi önemde bulunuyor[i]. Anlaşma ile; toplam kamu çalışanlarının yaklaşık % 18’ne denk gelen din adamlarının devlet memuru statüsüne son veriliyor, “bordrodan” çıkarılıyor. Fakat

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.