KONU, RUSYA VE ÇİN; ARKA PLANDA DA KATAR…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Çin’in devlete ait enerji şirketi CEFC China Energy Company Limited’in Rus petrol devi Rosneft’e ortak (hissedar) olmak istediği ve tarafların bu konuda ön görüşmelerde bulunduğu ileri sürülmüştür.[i] Taraflar, bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla, uluslararası medyaya bu konuda herhangi bir açıklama yapmamışlardır. Henüz hisse satımı-alımı gerçekleşmemiş olsa da, ilk bakışta sıradan bir ekonomik gelişme gibi gözüken bu konunun, gerçekte uluslararası politikanın seyri açısından oldukça önemli olduğu düşünülmektedir. Keza konu, dolaylı olarak Katar ile de ilişkilendirilebilmekte ve buna bağlı olarak Orta Doğu’daki güncel “çekişme” açısından da anlamlı bulunmaktadır.

II. Konunun küresel politika ve Orta Doğu bağlamında dikkat çekici bulunmasının arkasında, son 1-1,5 yıl içerisinde enerji sektöründe yaşanan, Hindistan’ın da işin içinde olduğu, ciddi büyüklükteki alım-satımlardır. Hatırlanacağı üzere, 2016 yılında, Saudi Aramco’nun da teklif verdiği, Hindistan’ın Gujarat bölgesinde, Vadinar’da yer alan Essar rafinerisinin % 98’i, 13 milyar dolar ödenmek suretiyle, Rosneft tarafından satın almıştı. Bundan kısa bir süre sonra da, Rosneft’in % 19.5’i, Dünyanın en büyük hammadde ticareti yapan şirketler grubu olan (arkasında Katar’ın yer aldığı) İsviçre merkezli Glencore International AG ile Katar Yatırım Fonu (Qatar Investment Authority-QIA) tarafından 11.3 milyar dolara satın alınmıştı. Bu işlemlerin tarihsel sırası nedeniyle, o tarihlerde, Rosneft’in Hindistan’da aldığı rafinerinin arkasında Katar’ın olduğu, Katar’ın Hindistan üzerinden Suudi Arabistan ile karşı karşıya gelmemek için böyle dolaylı bir yola başvurmuş olabileceği değerlendirmesinde bulunulmuştu.[ii] Belirtilen gelişmeler ve değerlendirme nedeniyle, Çinli CEFC’nin Rus Rosneft’e ortak olması; bir taraftan Hindistan’ı da ilgilendiren bir konuya dönüşmekte, diğer taraftan da Katar krizinin perde arkasına adeta “ışık tutar” görülmektedir.

III. Rusya, Dünyadaki en büyük enerji satıcısı ülkelerden biridir. Keza ABD de, artık Dünyanın en büyük enerji satıcısı ülkelerinden sayılmaktadır. Çin ise, Dünyadaki en büyük enerji tüketicisi ülkedir. Çin kadar olmasa bile, Hindistan’ın da enerjide dışa bağımlı bir ülke olduğu ve Rusya ile enerji alanında yakın bağlara sahip olduğu bilinmektedir. Rusya, bir taraftan geniş/büyük ülkesinin Çin’in yayılma alanı olabileceği endişesini taşırken, diğer taraftan ABD/Batı karşısında Çin’in desteğine ihtiyaç duymaktadır. Çin, ABD ile rekabet içindedir ve bu rekabet Çin’i Rusya’ya yakın durmaya itmektedir. Hindistan ise, Çin ile çok sayıda soruna sahiptir ve Çin’in yükselişi, Hindistan ile ABD’yi biri birine itmiştir.

Bu tablo nedeniyle, Çinli CEFC’nin Rus Rosneft’e ortak olması; sadece enerji bağlamında görülebilecek, sıradan ekonomik bir gelişme olmaktan uzak bir konudur. Özellikle siyasal/stratejik açıdan görülmesi daha doğru olacak bir konudur. Enerjide ciddi şekilde Rusya’ya bağımlı olan Hindistan, CEFC’nin Rosneft’e ortak olmasından rahatsız olacaktır. Çünkü Çin, dolaylı olarak, Hindistan’ın Rusya üzerinden enerji ihtiyacını karşılanmasına müdahale etme imkânına kavuşmuş olacaktır. Eğer Çin’in Rosneft üzerinden Gujarat/Vadinar’daki Essar rafinerisinin de ortağı olacağı düşünülürse, Hindistan’ın rahatsızlığı daha da belirgin olacaktır diye değerlendirilmektedir. Çin’in Rosneft ortaklığının yukarıda belirtilen hususlar ışığında Hindistan tarafından “maksatlı” bulunması, Yeni Delhi’nin rahatsızlığının derecesini ciddi şekilde artıracaktır. Ancak Rusya ve Katar nedeniyle, bu son ihtimal oldukça zayıf bulunmaktadır. ABD açısından bakıldığında ise; ilk akla gelen, ABD’nin Asya enerji pazarına girmekte zorlanacağıdır. Ayrıca belirtilen koşullarda Hindistan’ın ABD’nin Çin ile ilgili beklentilerine cevap verme potansiyeli de zayıflayacaktır ki; bu, bir taraftan ABD’nin Çin karşısındaki duruşunu olumsuz etkileyecektir, diğer taraftan da Çin karşısında Japonya ve Güney Kore üzerindeki yükü (“ABD yükünü”) artıracaktır. Belki bu noktada, söz konusu ortaklığın, Çin ile Hindistan arasında bir diyalog zemininin oluşmasına katkı sunacağı da ileri sürülebilir ki; bu da, yine ABD için oldukça olumsuz bir anlam taşıyacaktır. Böyle bakınca, mevcut Amerikan dış politikasının “yaratıcı/yapıcı kaos” politikasını çağrıştırmasının Başkan Trump’ın şahsı ile ilişkilendirilmesi, biraz halksızlık olarak gözükmektedir. Çünkü ABD’nin elinde fazla bir seçenek kalmamış olmaktadır. Küresel hegemonik güç olmanın bugüne kadar gelen yansımaları, adeta ABD’yi “yaratıcı/yapıcı kaos” politikası izlemeye isteklendirmektedir(!). Çünkü ABD için, getirisi büyük, maliyeti düşüktür. Ancak mevcut Amerikan dış politikasının “yaratıcı/yapıcı kaos” politikasını çağrıştırması, bize göre, ikincil bir çağrışıma daha yol açmaktadır ki; bu da, Amerikan Yönetiminin, ABD’nin küresel hegemonik pozisyonunu kaybetme telaşını/endişesini taşıyor olabileceğidir.

IV. Bugün itibarıyla, gerilim çok düşmüş olmakla beraber, Katar krizi devam etmektedir.

CEFC’nin Rosneft’e ortak olması konusunda bugüne kadar taraflar arasında iki ön görüşme yapıldığı ve ön görüşmelerin Temmuz 2017’de başladığı ifade edilmiştir. Bu tarih, Katar krizi ile örtüşen tarihtir.

Katar, genelde, enerji zengini, küçük bir ülke olarak bilinir. Ancak Katar’ın bir diğer özelliği de bilgiye yaptığı yatırım ve bunun Doha’ya sağladığı büyük güçtür. Bilgiye yaptığı yatırım, Katar’a, önde olma; yani yatırım fırsatlarını ve riskleri herkesten önce görüp fırsatları değerlendirme ve riskleri telafi etme imkânı vermektedir. Katar; bu suretle, hem mevcut kaynaklarının boşa gitmesini önlemekte, hem de yeni kaynaklara/imkânlara kavuşmaktadır.

Dünya nüfusunun yaklaşık 3/5’i Asya’dadır. Çin ve Hindistan gibi gelişmekte ve yükselmekte olan ülkeler de Asya’dadır. Büyük nüfus ve gelişen ekonomi, enerji demektir. Katar, Rosneft’e ortak olmak ve Rosneft ile birlikte Hindistan’daki Essar rafinerisini satın almak suretiyle, aslında Asya pazarında kendisine büyük yer açmıştır. Ve bu, Suudi Arabistan için mevcut/muhtemel pazar kaybı anlamına gelmiştir. CEFC’nin Rosneft’e ortak olması, Suudi Arabistan’ın Çin pazarı ile ilgili beklentisini aşağıya çekeceği açıktır. Sadece Suudi Arabistan değil, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de, kuvvetle muhtemel Katar’ın bu tasarruflarından benzer şekilde etkilenmiştir. Böyle bakınca, Katar krizinin, gerçekte Asya enerji pazarında “pazar kavgası” olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. (i) Katar, Suudi Arabistan’ın da satın almak istediği Hindistan’daki Essar rafinerisini Rusya ile “bir” olarak satın almıştır. (ii) Katar, arkasından Rosneft’e ortak olmuştur. (iii) Sonrasında ise Katar’ın ortağı oluğu Rosneft’e CEFC’nin ortak olması gündeme gelmiştir. Böyle bakınca, sorumluluk anlamında olmamak kaydıyla, krizi başlatan taraf aslında Katar’dır. Katar, Asya’da Suudi Arabistan ile rekabete girişmiş ve kazanmıştır; Suudi Arabistan ise, kaybetmiştir. Suudi Arabistan, arka arkaya söz konusu kayıpları verince, yanına BAE’ni ve Bahreyn’i de alarak, öfke ile, Katar’ karşısına almış ve krizi başlatan (sorumlu)  taraf olmuştur.

Kriz sırasında Arap Birliğinden ciddi bir ses gelmemesi, krizin perde gerisinin yukarıda belirtildiği şekilde olması ile ilişkilendirilebilir. Krizin başlangıcında Suudi Arabistan’a açık destek veren ABD’nin sonradan bu duruşunu değiştirmesi de, yine krizin perde gerisi ile açıklanabilir diye düşünülmektedir. ABD, sadece Katar’ın hedef alınması ile bir sonuca ulaşılmayacağını (Asya’nın enerji pazarında yer açılamayacağını) görmüştür. Çünkü Katar’ın hedef alındığı krizin perde arkasında Rusya ve Çin vardır, ve kriz Hindistan’ı da ilgilendirmektedir. Katar’ın krizdeki duruşunu bugüne kadar esnetmemiş olması, dik durması, hatta krizi başlatan Körfez ülkelerine karşı giderek sesini yükseltmesi, herhalde bu perde gerisi ile açıklanması uygun görülecek bir durumdur.

Katar krizine ilişkin bu bakış açısından yola çıkıldığında; Orta Doğu’daki güncel çekişmenin dinsel/mezhepsel görüntüsünün zayıflayacağı, önümüzdeki dönemde enerjide pazar kazanma çekişmesinin daha yoğun olacağı gibi bir sonuca ulaşılabilmektedir. Ciddi mezhepsel rekabet içinde olan Riyad ile Tahran arasında son günlerde cereyan eden dolaylı görüşmeler, bu bağlamda da anlamlı bulunmaktadır.

Yukarıdaki değerlendirme ışığında Katar krizinden, Katar’ın “küçük” ama güçlü (“marifeti büyük”) bir ülke olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri, Katar’a istediklerini yaptıramamışlardır. Bu, güç demektir. Katar’ın gücünün, özellikle enerjiden değil, bilgi üretimine verdiği büyük önemden ileri geldiğine dikkat etmek gerekir. Katar’a bu şekilde bakınca, “büyük” ve güçlü” Türkiye’nin dış politikada “dip” yapmış gözüken yalnızlığı, doğal olarak, anlaşılır gelmemektedir.

Bilgi, her alanda güç demektir. Hiç şüphesiz, buna dış politika/diplomasi de dâhildir. Türkiye’de ortada olana bakıldığında, Ankara’nın, ya bilgiye-bilgi üretimine yatırım yapmadığı ya da bundan her neyi anlıyorsa, bu anlayışının ve bu anlayışa dayalı uygulamasının işe yaramadığı çıkarılmaktadır. Dış politikada dip yapmış değerli (!) yalnızlık, bunun çok somut bir işareti niteliğindedir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 19 Ağustos 2017.

 

[i]“Exclusive: China’s CEFC in early talks to buy Rosneft stake” https://www.reuters.com/article/us-rosneft-m-a-china-idUSKCN1AX1CP, 17 Ağustos 2017.

[ii] “Rusya sadece enerji impratoru olma yolunda değil…”, 27 Aralık 2016, http://ascmer.org/rusya-sadece-enerji-imparatoru-olma-yolunda-degil/


TÜRKİYE İLE ABD ARASINDAKİ ViZE KISITLAMASININ KALDIRILMASI IŞIĞINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Türkiye’nin ülkesindeki ABD temsilciliklerinde çalışan personele adli soruşturma konusunda verdiği bazı güvenceler sonrasında, Türkiye ile ABD arasındaki vize kısıtlamalarının 28 Aralık 2017 Perşembe günü itibarıyla kaldırıldığı ileri sürülmüş[i]; Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği ise, vizelerin kaldırılması konusunda Türkiye’nin her hangi bir güvence verilmediğini açıkladığı belirtilmiştir.[ii] Türkiye ile ABD arasındaki yakın ve yoğun

BM GENEL KURUL’UNDA ALINAN KUDÜS KARARI ABARTILMAMALI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ABD’nin İsrail nezdindeki Büyükelçiliği’ni Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı alması, dolaylı olarak, Kudüs’ün bütünüyle İsrail’e ait olduğunu kabul ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu tanıma anlamına gelmesi nedeniyle yükselen tansiyon ışığında, konu, Türkiye’nin de çabasıyla, BM Genel Kurulu’na taşınmıştı. Genel Kurul’a,  özetle, Kudüs’ün karakterini, statüsünü ve demografik yapısını değiştiren herhangi bir

TÜRKİYE’NİN FİLİSTİN NEZDİNDEKİ DİPLOMATİK TEMSİLCİLİĞİNİ DOĞU KUDÜS’E TAŞIMASI ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Türkiye, Doğu Kudüs’te Büyükelçilik açmayı amaçlıyormuş, bu yönde bir niyete sahipmiş[i]… Konu, çok önemli; ancak anlaşılan o ki, Türkiye’yi yönetenler, iç politikadaki “ben yaptım, oldu” ya da “isteseler de, istemeseler de bu olacak” şeklindeki yaklaşımlarının uluslararası politikada da geçerli olabileceğini düşünüyorlar. Eğer öyle ise, bu doğru bir yaklaşım değildir ve

KUDÜS KONUSUNDA İRAN’DAN FİLİSTİN’E GELEN DESTEK ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bir süredir Orta Doğu’da, küresel politikayı etkileme potansiyeli oldukça yüksek bulunan, ciddi/önemli gelişmeler yaşanmaktadır. İlk bakışta basit ve sıradan gibi gözüken bu gelişmeler, biraz üzerine eğilince “derinlik” kazanıyor. Şii İran’dan gelen Kudüs konusunda Sünni Filistin’e destek açıklaması da, bana göre, bu türden bir gelişme… Haritaya lütfen bir bakın ve şunu

RUSYA, TÜRKİYE’YE AFRİN KONUSUNDA YEŞİL IŞIK YAKMIŞ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Türkiye’de günlük olarak yayınlanan Sözcü Gazetesi’nin bugünkü (13 Aralık 2017) nüshasının 11. sayfasında, “Putin yeşil ışık yaktı, Afrin operasyonu an meselesi” başlıklı bir haber var. Konu, bana göre çok önemli. Bundan şüphe duyulmamalı. Haberi okuyunca hemen aklıma gelen altı husus şunlar oldu.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.