KAYYUM ATAMALARINI DOĞRU BULMUYORUM

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

Diyarbakır, Mardin ve Van’ın HDP’li Büyükşehir Belediye Başkanlarının İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmasını, yerlerine söz konusu illerin Valilerinin “kayyum” olarak atanmasını, aşağıda izah edeceğim nedenler ile, doğru bulmuyorum.

Görevden alınan üç Büyükşehir Belediye Başkanı da HDP’li ve görevden alınma gerekçelerinin özü, belediye imkânlarının PKK terör örgütü lehine kullanılması (yani örgüte yardım ve yataklık) suçlamaları, iltisak iddiaları… Bu Büyükşehir Belediye Başkanları, 31 Mart’taki yerel seçimde, adaylıkları kabul edilmiş, seçime katılmış, seçilmiş ve mazbataları verilmiş kişiler…

Hukuksal açıdan baktığımda aklıma gelenler şunlar: (i) Bildiğim kadar ile, görevden alınan Belediye Başkanlar hakkında henüz verilmiş-kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmamaktadır. (ii) Kayyum uygulaması, daha önce uygulanmak durumunda kalınmış, istisnai bir durumdur. Son görevden almalar, bu durumun, hukuksal açıdan istisnai bir durum olmaktan çıktığına işaret etmektedir. (iii) AKP iktidarı, önceki kayyum uygulamasından dersler de çıkarmak suretiyle, TBMM’den gereken yasal düzenlemeyi çıkaracak imkâna sahip olmasına rağmen, bir daha kayyum uygulamasına gerek duyulmamasına hizmet edecek yasal düzenlemeleri aradan geçen süre içerisinde yapmamıştır. (iv) İhtiyaç olduğu yeniden anlaşılan bu düzenlemeleri yapmamış olması nedeniyle, iktidarın, hukuksal ve siyasal açıdan sorumluluğu söz konusudur. (v) İktidar, HDP’li milletvekillerinin ve belediye başkanlarının belediye imkânlarını terör örgütü lehine kullandıklarına (yani PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığına, iltisaklı olduğuna) dair bugüne kadar verilmiş birçok yargı kararı olmasına rağmen, HDP’nin kapatılması için adım atmamıştır. (vi) HDP’nin bu durumu ortada iken, HDP’nin kapatılması yerine sadece HDP’li milletvekilleri ve belediye başkanları için bu şekilde işlem yapılması, hem yapılan işlemin hukuksal açıdan tartışılmasına neden olmakta, hem iktidarın bu açıdan ayrıca hukuksal sorumluluğunu gündeme taşımaktadır. (vii) Türkiye, yıllardır bölücü/ayrılıkçı terör örgütü ile mücadele etmekte ve bu ortamın ürünü olan bir terörle mücadele mevzuatına sahip olmasına rağmen, iktidarın söz konusu olayda bu mevzuatın lafzı ve ruhu içinde kalıp kalmadığı konusunda tereddütler vardır. Son yerel seçimlerde son dakikada yaşanan terörist başı Öcalan ile ilgili iki gelişme, niçin böyle bir tereddüdün olduğu bağlamında oldukça anlamlı bulunmaktadır. Daha öncesine gitmeyeceğim. Bu belirtilenler, doğal olarak, idarenin görevden alma/kayyum atama işleminin hukuksal açıdan sorgulanmasına ve yapılan işlemin hukuksal gerekçesinde samimiyet olmadığı ve/veya salt hukuksal açıdan görülemeyeceği algısına yol açmaktadır.

Siyasal açıdan baktığımda ise, aklıma şunlar geliyor: (i) Türkiye, uluslararası sistemin bir parçasıdır, bir çevre içinde yaşar, bu çevreden etkilenir ve gücü oranında kendisi de bu çevreyi etkiler. İktidarın, dış çevre ile olan ilişkileri ne kadar kopuk olursa olsun, bir etkilenme boyutu şu veya bu şekilde kaçınılmaz olarak vardır. Buradan hareketle, iktidarın, bu çevre nedeniyle, HDP’yi kapatmaktansa, tek tek HDP’li milletvekillerini ve belediye başkanlarını karşısına almayı tercih ettiği çıkarılabilmektedir. (ii) HDP, yaşananlara rağmen, bugüne kadar yapılmış seçimlerin resmi sonuçlarına göre 5-5.5 milyon civarında seçmene sahip bir partidir. TBMM’de “grup” kurmanın ilerisinde bir sayıya sahiptir. Türkiye’deki toplam seçmen sayısı dikkate alınır ise; bunun yaklaşık % 9.5’i HDP’lidir. Bu rakamlara bakan ve HDP tabanı ile olan önceki birlikteliğinin “olumlu” izlerini hatırlayan iktidarın, HDP tabanı üzerinde baskı oluşturmak suretiyle, hem bu tabanı dağıtmak, hem de bundan yararlanmak istediği çıkarsamasında bulunmak da mümkündür. (iii) Türkiye, 40 yıla yakın bir süredir, etnik temelli, bölücü ve ayrılıkçı bir terör sorunu ile uğraşmaktadır, uluslararası terörizmle mücadele etmektedir. Bu mücadelenin, siyasal anlamda gerekleri vardır. İktidarın, bu gerekleri karşılarken terörizmin genel stratejisini hatırlayıp, “bölücülerin” ve “ayrılıkçıların” mağdur/mazlum görüleceği (dolayısıyla toplumsal tabanının genişlemesine yol açacak) adımları atmaktan uzak durması esastır. İktidar, söz konusu kayyum ataması tasarrufu ile, bana göre, bu esası görmezden gelmiştir. Çünkü idarenin söz konusu tasarrufunun bölücü/ayrılıkçı terör örgütü lehine istismara müsait bir mahiyet arz ettiği düşünülmektedir. (iv) Eğer HDP’nin 5-5.5 milyon civarındaki seçmen tabanı ile TBMM’de ve yerel yönetimlerde bugün geldiği nokta, bu iktidarın dün terörizmle mücadelenin siyasal gereklerinin yerine getirmiş olduğu anlamına alınır ise; aynı iktidarın bugün kayyum ataması yoluna gitmesinin, siyasal açıdan çok ciddi bir çelişki olmanın ötesinde, devlete olan güveni zayıflatmak suretiyle siyasetin özünü teşkil eden “bir arada yaşamayı” giderek güçleştirdiğini de görmek gerekir. (v) İktidarın söz konusu tasarruflarının yol açtığı bu güçlüğün, bölücü/ayrılıkçı unsurları dış destek arayışına iteceğini, bu arayışın bölücü/ayrılıkçı unsurları dış unsurların etkisine daha çok açacağını ve Türkiye üzerindeki baskının ağırlaşmasına zemin oluşturacağını (bu yolda -baskı için- gerekçe olarak kullanılacağını) da beklemek gerekir.

Bilemiyorum; iktidarın söz konusu tasarrufları, Suriye’nin kuzeyi bağlamında bugünlerde gündemde olan, Fırat’ın doğusuna yapılması konuşulan operasyon ile, güvenli bölge uygulamasına dair ABD ile Türkiye arasında cereyan eden görüşmeler ile, İdlib’deki güncel durum ile, ya da Irak’ın kuzeyinde Jandarma Genel Komutanı tarafından bizzat sevk ve idare edildiği ileri sürülen operasyon ile, ne kadar bağlantılıdır!… Perde gerisinde ne olup bittiği kamuoyuna yansımadığı için, idarenin söz konusu tasarruflarının bunlarla bir ilgisinin olup olmadığı konusunda isabetli bir değerlendirmede bulunmak şu aşamada benim için güç… Ancak İdlib’deki son gelişmelere baktığımda Türkiye’nin güvenli bölge uygulaması konusuna ABD ile bir şekilde anlaşmış olabileceği; söz konusu kayyum ataması tasarrufuna baktığımda da, hem tam tersi (yani Türkiye’nin ABD’den uzaklaşmaya devam ettiği ve ABD’ye rağmen Fırat’ın doğusuna operasyon yapabileceği), hem de kayyum atamasına gerçekte ABD ile anlaşmaya varılmış olmasının üzerini “örtme” işlevinin yüklenmiş olabileceği aklıma geliyor…

Belirsizlik ve güvensizlik çok belirgin… Güvensizlik, belirsizliği ayrıca besliyor!…

Bunları yazarken, Türkiye’nin, hemen her anlamda, “günübirlik” yaşadığı, orta ve uzun dönemi dikkate alan politikalar üretemediği, üretip bu yolda mesafe alamadığı da aklıma geliyor.

Türkiye beka sorunu ile karşı karşıyadır. Bu sorun, temelde bölücü ve ayrılıkçı terör örgütü ile bağlantılıdır. Ve Türkiye, bugünkü noktaya, AKP’nin tek başına ve aralıksız 17-18 yıllık iktidarında gelmiştir. Onun içindir ki, siyaset yapma anlayışı ve uygulaması bu suretle tebeyyün etmiş AKP iktidarının, “artık” ne terörle mücadelede mesafe almasını, ne de ülkeyi geldiği bu olumsuz noktadan uzaklaştırıp huzura, düzene ve istikrara kavuşturabileceğini düşünebiliyorum.

İçeride kendisine çok güvenen ve istediği her şeyi yapmakta kendisini özgür gören AKP’nin, söz konusu dışarı olunca, bilinen meydan okumalarına rağmen, özgüveninin ciddi şekilde eksik olduğunu değerlendiriyorum. Bu eksiklik için öncelikle aklıma gelenler de, kadrolarındaki birikim yetersizliği, siyaset anlayışındaki samimiyetsizlik ve istikrarsızlık, farklı ve aralarında örtüşme olmayan “ajandalara” sahip olma… Beni böyle düşünmeye sevk eden en temel etken de, AKP’nin terörle mücadeleye ilişkin yaklaşımıdır. AKP; dün, “açılım süreci”ni başlatmıştı, HDP’nin bugün TBMM’de grup kurmanın ilerisinde bir Meclis çoğunluğuna sahip olmasının yolunu açmıştı. Aynı AKP, bugün, HDP’yi kapatmıyor ama, HDP’li milletvekillerini ve belediye başkanlarını tek tek karşısına alıyor. Bir samimiyet ve istikrar görülebiliyor mu? Ya da sorayım, ne görülüyor?

Elbette ki, parti kapatmayı savunmak hoş bir şey değil. Bu, çağdaş hukuk ve demokrasi anlayışı ile bağdaştırılması zor bir konudur. Ancak çağdaş demokratik yönetimler ve çağdaş uluslararası hukuk, hem “özgürlükleri yok etme özgürlüğü”nü ret eder, hem de devletlerin siyasal bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü hedef alan riskleri/tehditleri bertaraf etme haklarını kabul eder. Bir devletin siyasal bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün ciddi tehlike ve tehdit altında olduğu durumlarda, temel hak ve özgürlükleri himaye etmez. Bu mülahazlar ışığında, çağdaş hukuk ve demokrasi anlayışı, parti kapatmayı bütünüyle dışlamış değildir. Siyasal partilerin çağdaş hukuk ve demokrasi içinde çizilmiş sınırların dışına taşması halinde kapatılmasını öngörür, bunu himaye eder. Çünkü bu, hukukun varlık nedenlerinden ve çağdaş yönetimin en temel niteliklerinden olan “bir arada sürdürülebilir yaşam”ın olmazsa olmazıdır.

Bu noktada ayrıca şunları da görmek/hatırlamak uygun olacaktır. Pozitif hukukta, sadece temel hak ve hürriyetler değil, temel hak ve hürriyetlerin kişilere yüklediği sorumluluklar da düzenlenmiştir. Pozitif hukuka göre; temel hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz, temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Herkes, düşünce ve kanaatlerini çeşitli yollarla açıklama ve yayma hakkına sahiptir ama, bu hakkın kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi gibi amaçlarla sınırlandırılabilir. Bunun bir parçası ve devamı olarak, siyasal partiler için de, Devletin bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine aykırı hareket etmeme yükümlülükleri getirilmiş; haklarında bu yükümlülükleri yerine getirmediği kanaati oluşan siyasal partiler hakkında Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılacak kapatma davalarının Anayasa Mahkemesi’nde ele alınacağı ve karara bağlanacağı öngörülmüştür.

Bütün bu belirtilenler ışığında sormak gerekmez mi: eğer Türkiye bir beka sorunu ile karşı karşıya, bu sorun temelde PKK terör örgütü ile bağlantılı ve HDP’li siyasetçiler de resmi olarak sahip oldukları imkan ve kolaylıkları PKK terör örgütü lehine kullanmakla suçlanıyorlar, yargılanıyorlar ve mahkum oluyorlar ise, HDP niye kapatılmıyor? HDP’nin kapatılamaması dışarı ile bağlantılı ise, yukarıda çağdaş demokratik yönetimler ve çağdaş uluslararası hukuk niye kullanılmaz? Açılım sürecine ve ülke parlamentosunda ciddi bir çoğunluğa sahip olarak kendilerine yer bulabilmelerine rağmen, HDP’nin bölücü/ayrılıkçı terör örgütüne yardım ve yataklık etmesi, aralarındaki bağ, niçin bir kamu diplomasisi konusu yapılmaz? Bu kendine güvensizlik niye? Uluslararası kamuoyu, toptancı bir anlayış ile ve peşinen niye, kör, sağır, vicdan yoksunu, taraflı kabul ediliyor?

Bilindiği üzere, AKP iktidarı döneminde 1982 Anayasası birçok kez değiştirilmiş olmasına rağmen, parti kapatma işi biraz zorlaştırılmak suretiyle bu konuyu düzenleyen Anayasa hükmü varlığını korumaya devam etmiştir.

Şu halde, buradaki kritik soru şu: en yetkili ağızlardan ve yargı kararları üzerinden kendi milletvekillerinin ve belediye başkanlarının PKK terör örgütü ile ilişkilendirmesi, HDP’yi bağlar mı, bağlamaz mı? AKP döneminde parti kapatma zorlaştırılmış olmasına rağmen, şahsen, yaşananların “yükseltilmiş çıtayı” aştığını ve HDP’yi bağladığını düşünüyorum. Anayasa Mahkemesi ne karar verir bilemem ancak, kapatma davası açılmasının hukuka saygının bir gereği olacağını ve bu yolda görülebilecek diğer partilerin kendilerini gözden geçirmelerine neden olacağını değerlendirmekteyim. Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı kapatma davası, Anayasa Mahkemesi’nden geri dönse bile, bunun HDP ve benzeri diğer partiler için uyarı niteliği taşıyacağını, üstelik bunun dolaylı olarak Türkiye üzerindeki bazı baskıların hafiflemesine hizmet edebileceğini de düşünüyorum.

Hukuk, ya vardır, ya da yoktur. Var ise, uygulanır; bu suretle, bir arada yaşamının asgari koşulları sağlanmış, dolayısıyla birlik ve beraberlik korunmuş olur. Yok ise, herkesin bildiğini okumaya devam edeceği bir topluma “yol verilmiş” olunur ki; böyle bir ortamda da, olan, Devletin milli ve coğrafi bütünlüğüne olur.

Siyaset yapmaya dair kişisel bir beklentim yok. Muhtemel siyasal oluşumlar ile bir bağlantı içinde de değilim. Gördüğüm, Türk siyasetinde bir “yenilenmeye” ihtiyaç olduğudur. Bu olmaz ise; Türkiye’nin, Ortadoğu’nun sıradan bir ülkesi olma yolundaki “düzenli(!)” ilerleyişini sürdüreceğinden, milli ve coğrafi bütünlüğünün telafi imkânı olmayacak ciddi bir zarar göreceğinden ciddi olarak endişe duyuyorum. İşbu yazı, izhar ettiğim bu endişenin ve bu ciddiyetin bir tezahürüdür.

Son söz: Kayyum atamalarını doğru bulmuyorum. HDP’nin mevcut haliyle varlığını koruması, hem kayyum atamalarının “yerleşik” bir uygulamaya dönüşme, hem de bundan böyle yapılacak seçimlerin giderek anlamını yitirme riskini besleyecektir. Bunlar, aynı zamanda, “Türkiye algısını” daha da olumsuzlaştırma ve Türkiye üzerindeki dış baskıyı daha da ağırlaştırma potansiyeli de bulunan durumlardır.

Ankara, seçimle gelmiş HDP’li belediye başkanlarını görevden alıyor ama, HDP’yi kapatmıyor!… Bu, samimiyetsizliği ve güvensizliği ayrıca besleyen çok ciddi bir çelişkidir. HDP, kapatılmalıdır. Kapatma, hem tehdit/risk, hem de beka sorunu konusundaki ciddiyete ve samimiyete işaret edecektir. Üçüncü aktörler nezdinde, kapatmayı savunmayı, mevcut durumu savunmaktan daha kolay gördüğümü ifade etmeliyim. Bunu, Türkiye’nin hayrına olacağına inanıyorum.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 20 Ağustos 2019


ZAFER AYI, ZAFER HAFTASI VE ZAFER BAYRAMI MESAJI

30 Ağustos Zafer Bayramı denilince hemen akla; 1922 yılının 26 Ağustos’unda başlayan ve 30 Ağustos’unda Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi (Büyük Taarruz)  gelir. Ancak 30 Ağustos Zafer Bayramı, sadece “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nde (Dumlupınar’da) kazanılan zafere, Büyük Taarruz’a, işaret etmez. Hem Büyük Taarruz içinde cephelerde kazanılmış zaferler, hem de Türk Tarihinde Ağustos ayı içinde kazanılmış

KURBAN BAYRAMI MESAJI

Sitemiz üzerinden bizleri izleyenlerin Kurban Bayramlarını kutluyor, kendilerine esenlik dolu günler diliyoruz. Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ASCMER Başkanı Ankara, 09 Ağustos 2019

SİYASET YAPMA ANLAYIŞINDA BATI İLE MAKAS AÇILMAYA DEVAM EDİYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Almanya’da Angela Merkel, Aralık 2018’deki Hristiyan Demokrat Parti (CDU) Kongresinde parti liderliğinı bıraktı, Başbakan olarak 2021’deki genel seçime kadar görevini sürdürecek, sonra kenara çekilecek. Halefleri az-çok belli: Ursula von der Leyen (AB Komisyonu Başkanı) ve Annegret Kramp Karrenbauer (Almanya Savunma Bakanı). İngiltere’de Theresa May, geçtiğimiz Haziran ayının başında,

BU ÜLKÜ OCAKLILAR ALKIŞLANMAZ MI?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ataları, kendilerini de O’nun evlatları olarak gören, vatan, millet ve bayrak sevdalısı gençlerin buluştuğu Ülkü Ocaklarının son dönemde neler yaptığını bilen var mı? Ben medya üzerinden biliyorum. Ve bunu, yüreğinde ülkesinin ve insanlarının ayrı bir yeri olan herkes ile paylaşıyorum. Bakın bu gençler son 45 gün içinde neler yapmış: i. Türkiye’nin

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.