KATAR’DAN VE KUVEYT’TEN ANKARA’YA YAPILAN EŞ ZAMANLI ZİYARETLER

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Katar Emiri Şeyh es Sani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın,  Kuveyt Başbakanı Şeyh es Sabah da Başbakan Yıldırım’ın konuğu olarak aynı gün (14 Eylül 2017 Perşembe günü) Türkiye’yi ziyaret ettiler. Bölgede tansiyonun oldukça yükselmiş olması, söz konusu ziyaretlerdeki eş zamanlılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM çalışmaları için ABD’ye gidecek ve orada Başkan Trump ile görüşecek olması nedeniyle, söz konusu ziyaretler farklı ve ciddi çağrışımlara yol açmaktadır.

Bölgede, artık İsrail-Filistin anlaşmazlığı değil, Türkiye ile bir şekilde yakından ilgili sorunlar gündemin ön sıralarındadır. Bugün itibarıyla bölgeye bakıldığında öne çıkan temel sorunlar şunlardır: (i) Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY)’nin (Erbil’in) ilan ettiği ve 25 Eylül 2017 tarihinde yapılması öngörülen bağımsızlık referandumu, Erbil’in Bağdat’tan kopması, “Irak Kürdistanı’nın” bağımsızlığına kavuşması. (ii) İran’ın Irak’tan sonra Suriye’de de artan varlığı, Tahran’ın kontrolündeki Lübnan Hizbullahı’na bağlı unsurların ve Şii milislerin Suriye’de güçlenmesi, bu durumun İsrail tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanması ve İsrail’den önleyici saldırı hakkımızı kullanırız açıklamasının gelmesi. (iii) Suriye’de Şam Yönetiminin, Rusya’nın ve İran’ın desteği ile, ülkede yavaş da olsa kontrolü ele geçirmeye başlaması ve “Esad’sız Suriye” ihtimalinin giderek zayıflaması. (iv) Katar krizinin, Başkan Trump’ın devreye girmesine rağmen, henüz çözülememiş olması.

Ancak bölgede, bu temel sorunlara bağlı olarak ortaya çıkan, çıkma ihtimali yüksek bulunan ya da bu temel sorunların tetiklediği başka sorunlar da vardır. (i) Erbil’in Bağdat’tan koparak Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasının Irak’ın parçalanması anlamına gelmesi ve Irak’ın ülkesinde başka bağımsız devletlerin ortaya çıkma ihtimalinin bulunması. (ii) Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasının, Kürtlerin “Büyük Kürdistan” emeli nedeniyle, Kürt nüfusa sahip Türkiye’nin ve İran’ın ülke ve ulus bütünlüklerini tehdit etmesi ve Irak’ta ortaya çıkacak bağımsız bir Kürt devletinin, Suriye’de ilan edilmiş “konfederal” Kürt yapılanması ile birlikte, Türkiye ve İran üzerindeki bu tehdidi artıracak olması. (iii) İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki varlığının/nüfuzunun artmasının, İsrail’in yanısıra Suudi Arabistan’ı da rahatsız etmesi; bu rahatsızlığın, her iki ülkenin Rusya’yı İran’ın Suriye’deki etkisini kontrol edebilecek bir güç olarak görmelerine yol açmak suretiyle, özellikle Rusya ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmayı tetiklemesi. (iv) Esad’ın Suriye’de kalıcı olma ihtimalinin giderek güçlenmesinin, bugüne kadar Esad karşıtı duruşları ile öne çıkan ve her ikisi de son dönemde Rusya (ve İran) ile bir yakınlaşmayı yaşayan Türkiye ile Katar’ı Suriye krizi konusundaki yaklaşımlarını değiştirmeye itmesi.

Bu tablonun Türkiye açısından ortaya çıkardığı özel bir durum vardır. O da, Ankara için “ikilemlerin” artmasıdır. Bu ikilemlerin öne çıkanları da şunlardır: (i) Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkması Türkiye’yi İran’a iterken, İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki varlığı Türkiye’yi İran konusunda endişeye sevk etmektedir. (ii) Hâlihazırda NATO üyesi bir ülke olarak Türkiye, NATO ile karşı karşıya bulunan Rusya ile yakınlaşma içindedir ve Suriye’de Rusya ile “koordineli” çalışmaktadır. (iii) Gerek ABD’nin, gerekse Rusya’nın Kürtlere ilişkin yaklaşımı, Türkiye’yi dikkate almamakta; bu iki süper güç, Türkiye’nin özel durumunu görmezden gelmekte ya da ihmal etmektedirler. (iv) Türkiye, Sünni İslam kimliği üzerinden Suudi Arabistan’a yakın bir duruş içinde uluslararası ilişkilerinde öne çıkmış iken, Katar krizinde Suudi Arabistan’ın karşısına aldığı Katar’dan yana bir duruş göstermiştir. Erbil’i bağımsızlık konusunda cesaretlendiren İsrail’in Suudi Arabistan ile olan yakın ilişkileri Türkiye’yi rahatsız ederken, İran’ın bölgede öne çıkması ve dengeleri lehine değiştirmeye başlaması Türkiye’yi Suudi Arabistan’a itmektedir. Sayısı daha da artırılabilecek bu ikilemlerin, hem Ankara’ya duyulan “güvensizliği” beslediği, hem de artan “güvensizlik” ile birlikte Türkiye’yi dış politikada içinden çıkılması zor bir duruma ittiği görülmektedir.

Bunları hatırladıktan sonra, söz konusu ziyaretlerdeki eş zamanlılığa ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM çalışmaları için gideceği ABD’de Başkan Trump ile bir araya geleceğine dönüldüğünde akla gelenler şunlar olmaktadır. Trump’ın göreve gelmesinden yaklaşık dört ay sonra gerçekleşebilen ve sadece 25 dakika süren ilk görüşmeden sonra, Trump’ın BM çalışmaları için ABD’ye gelecek Erdoğan’a randevu vermesi, Orta Doğu’ya ilişkin yukarıda değinilen tablonun da etkisinde, önemli bulunmaktadır. Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgedeki duruma ilişkin önemli konuları konuşacakları algısı edinilmektedir.

Geçtiğimiz Haziran (2017) ayında ortaya çıkan Katar krizinin başlangıcında ABD’nin Suudi Arabistan’ın yanında olarak Katar’ı karşısına aldığı, Kuveyt’in de bu krizde arabulucu rolüne soyunduğu, ABD’nin (Başkan Trump’ın) sonradan duruşunu değiştirerek bu kez Katar’ın yanında bir yaklaşım içinde devreye girdiği ancak krizi sonlandıramadığı hatırlandığında ise; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Katar krizinin çözümünde ABD’ye müzahir olmayı istemiş ve söz konusu eş zamanlı ziyaretlerin de bu kapsamda düzenlenmiş olabileceği akla gelmektedir. Akla gelen bir başka ihtimal de, ABD’de gerçekleşmesi öngörülen ve ilk bakışta “sembolik” olmanın ötesine geçmeyeceği varsayılan Erdoğan-Trump görüşmesine, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söz konusu eş zamanlı ziyaretler üzerinden bir değer ve anlam yüklemesi yapmak istemiş olabileceğidir.

Söz konusu eş zamanlı ziyaret ve bu ziyaretin çağrıştırdığı bölgeye ilişkin yukarıdaki hususlar birlikte mütalaa edildiğinde, belki de ortaya çıkan en önemli husus, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM çalışmaları kapsamında ABD’ye yapacağı ziyaretin ve bu ziyaret kapsamında Başkan Trump ile yapacağı görüşmenin Ankara-Moskova ilişkilerinin seyrini derinden etkileme potansiyelini içerdiğidir. Çünkü (i) Moskova’nın Tahran ile olan ilişkileri oldukça yakındır. (ii) Moskova’nın Kürtlere yakın olduğu/durduğu bilinmektedir. (iii) Moskova, Suriye’de ciddi bir askeri varlık bulundurmaktadır ve krize müdahil olduktan sonra Suriye’deki dengeleri değiştirmiştir. (iv) Moskova, enerji üzerinden Doha ile çok ciddi bir yakınlaşma içindedir. (v) Moskova-Riyad ilişkileri, bir yakınlaşma süreci içine girmiştir. (Öyle ki, önümüzdeki günlerde Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Riyad’ı ziyareti ve 2018 yılı başında da Suudi Arabistan Kralının Moskova’yı ziyareti konuşulmakta, bugünlerde bu organizasyonun üzerinde çalışıldığı ifade edilmektedir.) (vi) Keza Moskova’nın Tel Aviv ile olan ilişkileri de yakın sayılabilecek bir düzeyde görülmektedir. Rusya bağlamında bölgeye ilişkin tablo bu şekilde iken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump ile yapacağı görüşmede Rusya’yı görmezden gelen ya da ihmal eden bir adımı atmasının Türkiye için çok ciddi (telafisi imkânsız derecesinde) sonuçları olabileceği değerlendirilmektedir.

Bu noktada akla gelen bir diğer husus da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD’de Başkan Trump ile yapacağı ifade edilen görüşmenin hemen öncesinde, Türkiye’nin, Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alınmasını öngören sözleşmeyi imzalaması, “pey” vererek sipariş vermesi ve Rusya’nın da bu siparişi “sıraya” koymasıdır. Bu konu da, yine söz konusu eş zamanlı ziyaretler ve bunun yol açtığı yukarıda değinilen bölgeye ilişkin çağrışımlar bağlamında, önemli bulunmaktadır. Şöyle ki; bu sözleşmenin imzalanması ile, Türkiye’nin; bir taraftan ABD ile olan ilişkileri konusunda Rusya’ya “bana güvenebilirsin” mesajını vermeyi, diğer taraftan da Washington’un Erdoğan-Trump görüşmesinin gündemine bazı konuları dâhil etmesini önlemeyi amaçlamış olabileceği akla gelmektedir. Yani Ankara, S-400 alımına ilişkin sözleşmeyi imzalamak suretiyle doğrudan ve dolaylı muhataplarına bunun üzerinden kendine göre bir mesaj vermeyi düşünmüş olabilir. Ancak Ankara’ya ilişkin mevcut ciddi güvensizlik nedeniyle, bu mesajlar istenildiği gibi yerini bulmasının güç olacağı değerlendirilmektedir.

Bölgedeki güncel tablo gerçekten çok hassastır ve bugünkü Türkiye, “Ergenekon” ve “15 Temmuz” olaylarının da etkisinde, ciddi zafiyet görüntüsü veren bir ülkedir. Bu görüntü, Türkiye için iyi bir görüntü değildir. Bölgeye ve Türkiye’ye ilişkin bu algı nedeniyle, mevcut konjonktürde atılacak yanlış bir adımın, Türkiye’nin dış politikadaki dip yapmış “derin” yalnızlığının doğrudan ve açıkça Türkiye’nin hedef alınacağı bir mecraya kaymasına neden olma potansiyeli yüksek görülmektedir. Bölgede tansiyon yükselmiştir. Yükselen tansiyonun içinde birikmiş bir enerji vardır. Keza gelinen noktada, bölgede, (i) bazı gelişmeleri dikkatlerden kaçırmaya (örtmeye) ya da onların önünü açmaya, (ii) kendisine yönelik ciddi tehdidi bölgede başkasına yansıtmaya, (iii) bölgedeki gruplaşmaları zayıf düşürmeye ya da koşulları lehine değiştirmeye ihtiyaç duyanlar da vardır. Bunlar, mevcut konjonktürde Türkiye’nin doğrudan ve açıkça hedef alınma ihtimali ile ilişkilendirilebilecek hususlardır ve Türkiye’nin verdiği zafiyet görüntüsü bu ihtimalin zayıf görülmemesini gerektirmektedir.

Türkiye, bu görüntüyü ağırlaştırabilecek ve bu ihtimali güçlendirebilecek adımları atmaktan uzak durmak zorundadır.

“Riski çok olanın nimeti de çoktur” anlayışı, ciddi “güven” kaybını ve yalnızlığı yaşayan Türkiye’nin itibar edeceği bir anlayış olmamalıdır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 15 Eylül 2017.


MOKSOVA’NIN “ŞAM ONAYI” DAYATMASI NELER SÖYLÜYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan daha yeni yapılan bir açıklamada, Türkiye’nin Suriye topraklarında düzenlemeyi planladığı herhangi bir harekât öncesinde Şam hükümetinden onay alması gerektiği ifade edilmiş[i]… Zamanlaması çok manidar gelen bir gelişme… Çünkü açıklama, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna operasyon yapmayı konuştuğu, Ankara ile Washington’un Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmayı müzakere ettiği,

LÜBNAN HİZBULLAHI’NA SİLAH VEREN ABD, YPG’YE SİLAH VERMEKTEN VAZGEÇER Mİ?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD, askeri yardım paketi kapsamında Lübnan Ordusuna 150 zırhlı araç hibe etmiş[i]… ABD yıllardır Lübnan’a askeri yardımda bulunuyor. Hatta bu yardımın kapsamında zaman zaman ağır silahların ve insansız hava araçlarının olduğu da biliniyor. ABD’nin Lübnan Ordusuna yaptığı bu yardımlar, hem Ortadoğu’daki mevcut konjonktür bağlamında, hem de Türkiye açısından

SURİYE’DE ABD İLE GÜVENLİ BÖLGE GÖRÜŞMELERİ “TAM GAZ” GİDİYOR AMA…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Bilindiği üzere, Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturulması konusu, Türkiye ile ABD arasında görüşülmektedir. Medyaya yansıyanlardan, bu görüşmeden çıkan ilk mutabakatın “ortak hareket merkezi” oluşturulması olduğu anlaşılmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturulması konusu bu mecrada iken; Türk medyasında, bugün, konu bağlamında dikkatimi çeken iki açıklama ile karşılaştım[i]. Açıklamalardan

KÜRESEL ISINMA VE TÜRK DİPLOMASİSİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Dünya medyasında birkaç gündür dikkat çekici bir haber var. Sibirya’nın, İskandinavya’nın kuzeyinin, Alaska’nın ve Grönland’ın geniş bölgelerinin alevler içinde olduğu ifade ediliyor. Anılan bölgelerde bugüne kadar genelde yıldırım düşmesi nedeniyle çıkmış yangınlar, bu yıl, iklim değişikliğinin etkisinde ortalamanın üzerine çıkan yaz sıcaklarına bağlanıyor. AB’nin Dünya gözlem programı Copernicus’un

TÜRKİYE’NİN SURİYE’NİN KUZEYİNDE ABD İLE BİRLİKTE ÇALIŞMASI DOĞRU DEĞİL

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD ile ilgili bir haber, bir-iki gündür ekonomide yaşananlar ve yine özellikle bir-iki gündür ilgili Bakanların medyaya yansıyan açıklamaları, haberleri ve görüntüleri… Bu çalışma, bunları, bunlara yapılmış anlam yüklemelerini ve konuya ilişkin değerlendirmeleri içerir.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.