KANAL İSTANBUL: GERÇEĞİ YANSITMAYAN KOMİK BENZETMELER VE GERÇEKLER

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Kanal İstanbul konusundaki tartışma giderek, hem “ciddiyet kaybediyor”, hem de “ciddiyet kazanıyor”. Ciddiyet kaybediyor. Çünkü deniliyor ki, Kanal İstanbul ne ise, Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı da odur. Ciddiyet kazanıyor. Çünkü kamuoyunun haberler, yorumlar ve değerlendirmeler üzerinden konu hakkında bilgi sahibi olması, tartışmayı siyasal iktidarın monologu olmaktan çıkarıp ciddi bir çekişmeye konu yapmaktadır.

Bu çalışmada, konuya, uluslararası hukuk ve uluslararası politika bağlamında yaklaşılmıştır.

Bilimsel araştırmalara göre, eğer bir ülkede insanlar geçim derdine düşmüşlerse, hem Dünyadaki gelişmelere ilgisiz kalırlar, hem de demokrasilerde yeri olmayan sorgusuz-sualsiz “siyasal itaat kültürü”nün esiri olurlar. Bu durumdaki insanlar, ne yöneticilerin yaptığı benzetmelere ilgi duyarlar, ne de yöneticileri ve onların yaptığı benzetmeleri sorgularlar. Genelde yaptıkları, gerçekler ile örtüşmese de söylenenleri kabullenmek olmaktadır.

Kanal İstanbul ile Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı arasında kurulan benzerlikte, gerçeğe aykırılık o kadar açık ki… Böyle bir benzetmeye şaşırmamak, hatta komik bulmamak elde değil.

1869 yılında hizmete girmiş Süveyş Kanalı; Akdeniz’i Kızıldeniz üzerinden Hint Okyanusu’na bağlıyor. Süveyş Kanalı’ndan önce Avrupa’dan Hindistan’a ve Çin’e gitmek için veya buralardan Avrupa’ya gitmek için, Afrika’nın güneyinden dolaşılırdı. Afrika’nın en güneyindeki Ümit Burnu’ndan geçilirdi. Süveyş Kanalı ile birlikte, hem Afrika’yı güneyden dolaşma zorunluğu ortadan kalkmış, hem de yol çok kısalmıştır. “Kestirme” bir yol ortaya çıkmıştır. Süveyş Kanalı’nın bağlantı sağladığı coğrafyalar arasındaki ticaretin hacmi ve bunun küresel ticaretteki payı düşünülürse, Süveyş Kanalı’nın hizmete girmiş olması çok ciddi bir gelişmedir. Çünkü sadece ulaşım maliyeti düşmemiştir, ulaşım güvenliği ve ulaşım kolaylığı ticarette adeta patlamaya yol açmıştır. Küresel ticarette artış olmuştur. Ancak Süveyş Kanalı, sadece ticaret ve ekonomi açısından görülebilecek bir konu değildir. Süveyş Kanalı, Mısır’ın Osmanlı vilayeti olduğu ve Avrupa’nın Mısır’ı Osmanlı Devleti’nden koparmaya çalıştığı bir süreçte ortaya çıkmış ve o tarihten 1956 yılına kadar İngiltere’nin yönetiminde olmuştur. Zaman içinde Kahire’den ve uluslararası kamuoyundan gelen tepkilerin etkisinde Süveyş Kanal’ının yönetiminde bazı değişiklikler olmuşsa da İngiliz hâkimiyeti 1956 yılına kadar değişmemiştir. Bu, Süveyş Kanalı’nın ciddi politik ve askeri boyutlarının olduğuna işaret eder ki; buradan da, Süveyş Kanalı’nın küresel politikayı derinden etkileyen özelliği çıkar. Süveyş Kanalı, küresel dengeleri yakından etkileyen bir mahiyete sahiptir. Mısır’ın, 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirme kararı alması üzerine, İngiltere, Fransa ve İsrail ile karşı karşıya geldiği savaş, aynı zamanda bu mahiyete, yani Süveyş Kanalı’nın küresel politikadaki yerine işaret eden bir savaştır. Mısır’ın, siyasal çalkantı ve ekonomik sıkıntı içinde olmasına rağmen, Ağustos 2015’de, 1869’da hizmete girmiş Süveyş Kanalı’na paralel yeni bir kanalı “Yeni Süveyş Kanalı” olarak hizmete sokması, bu mülahazaları beslediği gibi, aynı zamanda bu mülahazalar ışığında görülmesi gereken bir durumdur. Eski ve yeni Süveyş Kanallarının Dünya deniz ulaşımında büyük bir yeri vardır. Bu yer, Süveyş Kanallarına sadece ekonomik açıdan değili, politik ve askeri açılardan da değer katmaktadır. Mısır da, bu değerleri, kendi ulusal hedef ve çıkarları doğrultusunda değerlendirme çabası içindedir.

Cebelitarik Boğazı ise, Akdeniz’i Atlas Okyanusu’na bağlar. Bağlı suyolları ile birlikte, yine sadece ekonomik açıdan değil, politik ve askeri açılardan da, küresel bağlamda önemli bir geçiş/kontrol noktasıdır. İngiltere, burada da vardır ve varlığı, Cebelitarık Boğazı’nın küresel önemine işaret eder. İber Yarımadası’nın güney ucunda çok daha küçük bir yarımada üzerinde yer alan “Cebelitarık”, İngiliz toprağıdır ve bu topraklar, İngitere’ye Cebelitarık Boğazı’na girişi-çıkışı kontrol imkânı verir. İngiltere’nin buradaki varlığı, İngiltere ile İspanya arasında, geçmişi 18. yüzyılın başına kadar giden, ancak bugüne kadar gelmiş, bir sorun niteliğindedir. “Sömürgecilik” Dünyada bitmiş ama, İngiltere bu “sömürgesinden” (Cebelitarık’tan) vazgeçmeye yanaşmamaktadır. Burayı elinde tutmak için, savaşı göze aldığını, 1982’deki Falkland savaşını da hatırlatarak, açıklamaktan çekinmemektedir. Hatırlanacağı üzere, Arjantin’in güney ucunda yer alan İngiliz toprağı Falkland ve Güney Georgia Adaları 1982 yılında Arjantin tarafından işgal edilmiş, İngiltere askeri müdahalede bulunarak Arjantin’i bu topraklardan çıkarmıştı. İngiltere, İspanya’ya bu savaşı hatırlatarak, Cebelitarık Boğazı’ndaki varlığını sürdürme kararlılığını ortaya koymaktadır. İngiltere, burayı NATO’nun kullanımına da açmıştır. Bütün bunlar, Cebelitarık Boğazı’nın küresel mahiyetteki çok yönlü önemine işaret eden hususlardır.

Süveyş Kanalı (Kanalları) ile Cebelitarık Boğazı’na ilişkin olarak belirtilen bu hususlar ışığında, Kanal İstanbul ile bunlar arasında benzerlik kurulması, ne kadar gerçekçi, doğru ve isabetli görülebilir? Belirtilen hususlar ışığında, yapılan benzetme, siz komik gelmiyor mu?

Kanal İstanbul, Marmara Denizi’ni Karadeniz’e bağlamayı öngören bir projedir. Fakat Marmara Denizi ile Karadeniz’i biri birine bağlayan doğal bir suyolu zaten vardır. Bu da, İstanbul Boğazı’dır. Niye bu görülmüyor? (i) İstanbul Boğazı var iken, (ii) bu boğaz deniz trafiğine açık iken, (iii) bu deniz trafiğinin yoğunluğunda son yıllarda bir gerileme olduğu ifade edilirken ve (iv) küresel ısınmanın etkisinde Arktik Okyanusu kıyıları üzerinden giderek daha yoğunluk kazanarak işleyecek yeni “kuzey deniz ticaret yolu”nun İstanbul Boğazı’ndaki deniz trafiğini daha da azaltması kuvvetle muhtemel görülür iken, Marmara Denizi’ni Karadeniz’e bağlayacak ikinci bir suyolu olarak Kanal İstanbul’un inşası niye? Belli ki, Süveyş Kanalı ve Cebelitarik Boğazı’nın ekonomik, politik ve askeri açılardan taşıdığı önem, gerçekler ile bağdaşmasa da, benzetme yolu ile Kanal İstanbul’a taşınmak, bu suretle Kanal İstanbul’un inşasına yönelik bir kamuoyu desteği sağlanmak isteniyor. O zaman niye sorusu daha bir önem kazanmıyor mu? Kanal İstanbul, gerçekte niçin yapılmak isteniyor? Bu sorgulamayı muhalefet partileri ve muhalif siyaset adamları yapıyor. Medyaya yansıyan tartışmalardan bu sorgulama ve bu sorgulamanın mecrası görülebiliyor. Ancak Kanal İstanbul’un inşasındaki aşırı ısrar nedeniyle, bu mecradaki sorgulamanın dışında, akla farklı sorular da gelmektedir. Bu sorulardan bir tanesi, Medeniyetler Çatışması tezi ile ilgilidir. Ankara’nın dış politika yaklaşımının “Sünni siyasal ümmetçiliği” çağrıştırmasından hareketle, acaba Ankara, İslam medeniyet grubunun biraz rahat nefes alması ve kendisini toparlaması için, Kanal İstanbul’u kullanarak Batı ve Slav-Ortdoks medeniyet gruplarını Karadeniz’de karşı karşıya getirme peşinde olabilir mi? Ya da Kanal İstanbul’un inşasının Çin’e verileceği iddialarından hareketle, acaba Ankara, Batı ve Slav-Ortodoks medeniyet grupları karşısında İslam ve Konfüçyusluk medeniyet gruplarının bir cephe oluşturmasını mı amaçlıyor? Yoksa Ankara’nın Kanal İstanbul’a yüklediği misyon, İslam Dünyasının hamiliğinde kendisine avantaj sağlamak mı? Bu sorular da akla geliyor.

Ankara’nın Kanal İstanbul’u inşa etmekteki ısrarının arkasında gerçekte ne olduğu tartışıla dursun, Ankara’nın, uluslararası hukuk ve uluslararası politika bağlamında, Kanal İstanbul’un inşasının Türkiye açısından ciddi olumsuz riskleri (tehlikeleri) içerdiğinin farkında olması gerekir. Kanal İstanbul’un inşasında, “dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” riski vardır. Bu risk, ciddi ve yüksektir.

Bilindiği üzere, Çanakkale ve İstanbul Boğazları ile Marmara Denizi’ni içeren “Boğazlar Bölgesi”, Lozan Konferansı’nda, 14 Temmuz 1923 tarihli, “Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme” ile, ayrı bir düzenlemeye konu olmuştur. Bu düzenleme ile; (i) Türkiye’nin Boğazlar Bölgesinde ancak sınırlı birkaç yerde ve oldukça sınırlı bir askeri güç bulundurması (md. 8), (ii) Boğazlar ve çevresindeki bölgelerin askerden arındırılması (md. 18), (iii) Boğazlardan geçişin ve Boğaz sularının yönetiminin “Boğazlar Komisyonu” adı ile bir uluslararası komisyonun gözetimi ve denetimi altında olması (md. 10-11-12) ve (iv) Boğazlar Komisyonu’nun görevlerini o zamanki Milletler Cemiyeti’nin gözetimi altında yerine getirmesi (md. 15) öngörülmüştür. Bu, tabiatıyla, Boğazlar Bölgesi’ni yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenlik alanı dışında bırakmakla kalmayan, aynı zamanda yeni kurulmuş devletin üniter yapısını ve güvenliğini daha başlangıçta tehdit altına sokan; Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığını askeri, politik ve ekonomik açılardan olumsuz etkileyen, bu açılardan ciddi riskler içeren bir durumdu. O günkü küresel koşullarda ancak bu kadarı yapılabilmişti ama, koşullar hızla değişiyordu. İkinci bir Dünya savaşının işaretleri alınmaya ve ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Koşullar değişiyordu. Bu değişim sürecinin etkisinde, bir taraftan Boğazlar Bölgesinin uluslararası bir komisyonun kontrolü altında olması kritik bir sorun olarak öne çıkmaya başlamıştı. Diğer taraftan Türkiye de, katıldığı her uluslararası etkinlikte, her fırsatta, Lozan’da 1923’te imzalanmış “Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme”nin kısıtlayıcı hükümleri nedeniyle ciddi güvenlik endişesi içinde olduğunu, dozu giderek artan bir mecrada dile getirir olmuştu. Avrupa’daki gelişmelerin giderek endişe verici bir mahiyet arz etmesi karşısında, Türkiye’nin endişeleri giderek haklı görülmeye ve taraftar bulmaya başlamış; sonuçta, 1923’de imzalanmış Sözleşmenin yerini almak üzere, uluslararası bir çalışma başlamıştır. Bu çalışmanın sonunda, 20 Temmuz 1936 tarihinde, Montrö’de, önceki Sözleşmeyi ortadan kaldıran, “Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme” adıyla yeni bir sözleşme imzalanmıştır. Bu sözleşme, o tarihten bu yana Montrö Boğazlar Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Bu sözleşmenin dibacesinde (girişinde), yeni sözleşmenin yapılmasında, (i) Boğazlardan serbest geçişi, (ii) Türkiye’nin güvenliğini ve (iii) Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin güvenliğini, koruma altına alma düşüncesi ile hareket edildiği yazılıdır. Dibacedeki bu ifadeler, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin özünü teşkil eder. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Ekleri ile birlikte, hem Boğazlar Bölgesi Türkiye’nin egemenliğine bırakılmış, hem de önceki Sözleşme ile getirilmiş “askerden arındırılmış bölge” kısıtlaması kalkmış, Türkiye’nin Boğazlar Bölgesinde kendi güvenliği açısından uygun göreceği her türlü askeri tedbiri alabileceği öngörülmüştür. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile birlikte, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın “Türk Boğazları” olarak nitelendirilmesi, bu sözleşmenin Türkiye bakımından arz ettiği öneme işaret eden bir başka husustur.

O günkü küresel koşulların etkisinde, Lozan Barış Antlaşması’nda kendisini belli eden “eksiklik”, 13 yıl sonra, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile giderilmiştir. Onun içindir ki, Lozan Barış Antlaşması için sıkça kullanılan “Türkiye’nin tapusu” ifadesi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi için de aynen geçerlidir.

Türkiye, egemen bir ülkedir. Hiç şüphesiz, bu egemenlik, Kanal İstanbul’un inşasına izin verir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin küresel ve bölgesel bir dengeyi gözettiği, Kanal İstanbul’un bu dengeyi bozacağı, uluslararası hukukun iç hukuktan önce geldiği hususlarına dayalı bir yaklaşım ile, Kanal İstanbul’un inşasına karşı çıkılması, hukuksal açıdan tartışmaya açık bir yaklaşımdır. Türkiye’nin egemenlikten gelen haklarını kullanamayacağını düşünmek bana isabetli gelmemektedir. Kanal İstanbul’un Türkiye için uluslararası hukuk ve uluslararası politika bağlamında ifade ettiğini düşündüğümü ciddi olumsuzluğu, bu noktadan çok, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin varlığının tartışmaya açılması açısından görülmesi gerekir. Kanal İstanbul üzerinden Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması, Türkiye için çok daha ciddi olumsuzlukları (riskleri/tehlikeleri) içeren bir durumdur. Ankara, özellikle bunu görmek durumundadır.

Kanal İstanbul’un inşası ile birlikte, “geçiş ücreti alabilmek için” İstanbul Boğazı’nın geçişlere kapatılması ya da geçişe kısıtlama getirilmesi gibi bir durumun olması, hukuken mümkün görülmemektedir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, yürürlüktedir ve açıkça buna manidir. Boğazlardan geçmeye devam edileceği için, bu anlamda ve Möntrö Boğazlar Sözleşmesi açısından, Kanal İstanbul’un inşasında bir sorun yoktur. Sorun, Kanal İstanbul’un kullanılmasının, Karadeniz’e nasıl yansıyacağındadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde, Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin güvenliği dikkate alınarak bu denize kıyıdaş olmayan ülkeler için bir takım kısıtlamalar getirilmiştir. Bu kısıtlamalar üzerinden güdülen amaç, kıyıdaş olmayan ülkelerin (münhasıran ABD’nin) Karadeniz’e güç yığıp kıyıdaş ülkelerin güvenliğini tehdit etmesinin önüne geçmektir. Bu bağlamda medyada geçenlerden anladığım ya da çıkardığım, “İstanbul Boğazı’dan geçersen Karadeniz’deki kısıtlamalara uymak zorundasın, Kanal İstanbul’dan geçersen bu kısıtlamalar seni bağlamaz” şeklinde bir anlayışın olduğudur. ABD, Kanal İstanbul’u kullanmak suretiyle, Möntrö Boğazlar Sözleşmesi ile kendisini bağlı görmeyecek, Karadeniz’e güç yığacak, Karadeniz’in batı kıyılarındaki Romanya ile Bulgaristan’ın da desteğini yanına alarak, Rusya ile burada “güç oyunlarına” girişecek… Bu çağrışım akla geliyor. Karadeniz, Rusya’nın adeta “yumuşak” karnı; ülke ve ulus bütünlüğünü korumada “kırılma noktası”… Eğer Kanal İstanbul’un Karadeniz’e yansıması belirtildiği gibi olacak ise, Rusya’nın bu projeye ilgisiz kalması beklenebilir mi?

Kanal İstanbul’un Karadeniz’e yansımasının yukarıda belirtildiği şekilde olması, mümkün mü? Hangi hukuk mantığı, bu “yansıma/yansıtma anlayışının” gerekçesi olabilir? Montrö Boğazlar Sözleşmesi yürürlükte iken, Kanal İstanbul’un inşası ile, bu sözleşmenin görmezden gelineceği bir uygulamaya yol verilebilir mi? Hukuken bu mümkün değildir. Hukuken mümkün olmamasına rağmen, bir an için, gücün uluslararası ilişkilerdeki işlevinden yol çıkmayı öngören bir yaklaşım ile hareket edildiği varsayılabilir. Bu varsayım, Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne ilişkin farklı yaklaşımları ile de ilişkilendirilebilir. Bütün bunlarla, Montrö Boğazlar Sözleşmesi tartışmaya açılabilir; önce fiili bir durum yaratılıp, sonra da bu fiili durumun yeni bir sözleşme üzerinden hukukileştirilmesi yoluna gidilebilir mi? Gidilebilir.

İşte Kanal İstanbul tartışmasında, Türkiye’nin görmesi gereken asıl husus budur. Kanal İstanbul’un inşası, böyle bir mülahaza ışığında görülmelidir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni tartışmaya açması kuvvetle muhtemel görülmektedir.

Türkiye’nin böyle bir tartışmaya yol verebilmesi için, bu tartışmayı istediği mecrada tutabilecek gücü kendisinde görmesi gerekir. Başka bir ifade ile; Türkiye, Kanal İstanbul üzerinden böyle bir tartışmanın yapılmasına, ancak mevcut Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden daha ileri (Türkiye lehine) bir sözleşmeyi sağlayacak her türlü hazırlığa sahipse yol verebilir. “Devlet anlayışı” bunu söylüyor. Hiçbir devlet, istediği mecrada tutmayacağı ya da mevcuttan daha geri bir sözleşmenin yapılması sonucunu doğurabilecek bir tartışmaya yol vermez. Türkiye de vermemelidir, vermemek durumundadır.

Ankara’nın Kanal İstanbul’a ilişkin yaklaşımının içinde, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaya açılma ihtimalinin ve daha ileri yeni bir sözleşmeye ilişkin bir hazırlığın olup olmadığını bilmiyorum. Bildiğim, Türkiye’nin gücündeki erimenin dikkat çekici olduğu ve bu nedenle Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaya açıldığı bir durumda, bu tartışmayı istediği mecrada tutmakta ciddi şekilde zorlanacağıdır. Ülke gücündeki gerileme, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaya açıldığı bir durumda, mevcudun gerisinde bir sözleşme ile karşılaşma ihtimalinin oldukça yüksek olduğuna işaret ediyor.

Onun içindir ki; Ankara, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin, değil masaya yatırılmasına, tartışılmasına bile imkân ve fırsat vermemek durumundadır. Çünkü böyle bir tartışma ve süreç ile; (i) Boğazlar Bölgesinin yeniden Türkiye’nin egemenliğinden çıkması, (ii) bugün “Türk Boğazlar” dediğimiz İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının bu özelliklerini kaybetmesi, (iii) bugün Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesi için algılanan yakın ve ciddi tehdidin bir benzerinin yarın Marmara ve Trakya bölgesi için algılanması, (iv) Türkiye’nin güvenliğinin (dolayısıyla varlığını korumasının ve sürdürmesinin) çok ciddi bir soruna dönüşmesi, ihtimalleri öne çıkacaktır.

Türkiye’nin hak ve menfaatleri ile geleceği açısından, Kanal İstanbul’un hızla gündemden düşürülmesine ihtiyaç vardır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 22 Aralık 2019.

 


ALMANYA’NIN VATANDAŞLIK HAMLESİ SIRADAN GÖZÜKSE DE GERÇEKTE ÇOK CİDDİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Almanya, geçtiğimiz günlerde, dikkat çekici bir haber ile yazılı medyada gündeme gelmişti… Alman vatandaşı olduktan sonra, “izinsiz” olarak, 2000 yılından sonra yeniden Türk vatandaşlığını aldığı tespit edilen 1 milyon civarında Türk kökenlinin Alman vatandaşlığı iptal edilmiş… Almanya, sonradan izinsiz olarak Türk vatandaşlığına geçenleri, Türkiye’de Yüksek Seçim Kurulu  (YSK)

ABD’NİN MÜSLÜMAN UYGUR TÜRKLERİNE İLGİSİNİN ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD Senatosu’nda, Sincan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan)’nde Müslüman Uygur Türklerine yönelik, “Uygur Human Rights Policy Act (Uygur İnsan Hakları Politikası Yasası)” tasarısı kabul edilmiş.[i] Senato’dan geçen metne göre; Pekin’in Müslüman Uygur Türklerine yönelik insan hakları ihlallerine karşı, Washington Çin Hükümeti yetkililerine yaptırımlar uygulayabilecek. Bölgedeki işkence, yargısız gözaltı,

YENİ SİSTEMDE HUKUKSAL AÇIDAN ASKERİ HAREKÂTIN SEVK VE İDARESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı İdlib’de 33 Türk askerinin şehit düştüğü günlerde televizyon ekranlarındaki bazı görüntüler nedeniyle, “yeni sistemde” Milli Savunma Bakanı’nın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları ile olan ilişkilerine değinme ihtiyacı duymuş ancak, acının dorukta olduğu bir sırada yanlış anlaşılabilirim endişesiyle o günlerde bunu yapmamıştım. Televizyon ekranlarındaki o görüntüler, bana göre, bir

ULUSLARARASI HUKUK IŞIĞINDA TÜRKİYE’NİN SURİYE’DEKİ (İDLİB’DEKİ) ASKERİ VARLIĞI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Türkiye İdlib’de 34 askerini şehit vermesinin acısını yaşarken, iç ve dış kamuoyunda bir sorgulama var ki, yetkililerden Türkiye’nin Suriye’deki (İdlib’deki) varlığına dair açıklamaları duyuyoruz.  Türkiye’nin, “Suriye halkı davet ettiği için Suriye’de olduğu” ifade ediliyor, zaman zaman da Adana Protokolü’ne işaret ediliyor. İdlib üzerinden Suriye krizinde bugün gelinen noktada,

İDLİB: ULUSLARARASI HUKUK VE KORONA VİRÜSÜ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Sayın Erdoğan’ın İdlib konusunda muhataplarına verdiği süre dolmak üzere… Son üç güne girildi… Evet, Türkiye’nin İdlib’deki varlığı “önleyici savunma” kapsamında görülebilir, Türkiye Suriye’de terörizmle mücadele edebilir ama, bir de bu işin “aması” var…

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.