İSTANBUL’DAKİ PATRİKHANE NEYİN KİMİN NESİ?

 Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

İstanbul’daki Patrikhane ile Yunan Ortodoks Kilisesi arasında kriz çıkmış… Nedeni, Yunan Danıştay’ının, üzerinde kiliseler olan anlaşmazlık konusu arazilerin ve bu durumdaki kiliselerde ayin düzenleme yetkisinin İstanbul’daki Patrikhane’ye ait olduğuna karar vermesi imiş[i]

Bu gelişme, önce hukuksal, sonra da siyasal açıdan son derece anlamlı ve önemli bir gelişmedir. Bilindiği üzere, Lozan Barış Antlaşması’na göre, Patrikhane’nin Türkiye’de kalmasına, Türkiye’de kalmayı tercih etmiş Rum azınlığın dinsel ihtiyaçlarını karşılamak için izin verilmiştir. Patrikhane’nin, “Fener ‘Rum’ Patrikhanesi” olarak anılması da bundan ileri gelmektedir. Patrikhane’nin faaliyetlerine dair Türk mevzuatının muhtevası da, hukuksal açıdan İstanbul’daki Patrikhane’nin “olması gereken” bu statüsünü hiç tereddütsüz teyit etmektedir.

Ne yazık ki; Patrikhane’nin Yunan Ortodoks Kilisesi ile yaşadığı söz konusu kriz, bir kere daha göstermektedir ki; İstanbul’daki Patrikhane, uluslararası hukuk ve Türk iç hukuku ile düzenlenmiş Türkiye’deki Rum azınlığın dinsel ihtiyaçlarının karşılanması işlevinin çok ilerisinde, bütün Ortodoks Dünyasını sevk ve idare etme çabası içindedir. Bu, İstanbul’daki Patrikhane’nin, varlığına vücut veren ve faaliyetlerini düzenleyen uluslararası hukuk ve Türk iç hukuku kurallarının dışına çıktığı ve bu çıkışın uluslararası politika ile ilgili olduğu anlamına gelmektedir.

Şunu görmemiz gerekir: Sovyetlerin 1991’de dağılmasına kadar olan dönemde ve Batı Dünyasına dâhil Türkiye’nin Sovyetlere komşu olmasının beraberinde getirdiği o yıllardaki risklerin (tehditlerin) etkisinde, Türkiye, İstanbul’daki Patrikhane’nin Ortodoks Dünyasının bütünü ile ilgili bir işleve soyunmuş olmasına fazla ses çıkarmamıştır. Bunda, Patrikhane’nin bu işleve soyunmasının Sovyetler ve Doğu Bloku karşısında ABD’nin ve Batı Blokunun işine gelmesinin ve Türkiye’nin o yıllarda ABD ve Batı ile olan ilişkilerinin bugünkü gibi olmamasının, yakın olmasının da payı olmuştur. O yıllarda, Türkiye’nin çıkarları bunu gerektirmiş, Türkiye de buna göre hareket etmiştir.

Sovyetlerin dağılması, buna bağlı olarak Ortodokslar üzerindeki ideolojik baskının kalkması ve 2000’li yılların başından itibaren Putin ile birlikte Rusya’nın uluslararası politikada yükselmesi, Rus (Moskova) Ortodoks Kilisesini Ortodoks Dünyasında öne itmiştir. Bu öne itiş, Ortodoks Dünyasının hamiliği konusunda İstanbul’daki (ABD-Batı yanlısı) Patrikhane ile Rus Ortodoks Kilisesi arasında rekabete yol açmıştır. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’daki Patrikhane ile Rus Ortodoks Kilisesi arasında baş gösteren Ukrayna Ortodoks Kilisesi ile ilgili kriz de, bugün İstanbul’daki Patrikhane ile Yunan Ortodoks Kilisesi arasında ortaya çıkmış kriz de, temelde bu rekabet ile ilgilidir. Eğer dinin uluslararası politikadaki işlevi, yani bir araç olarak kullanılması hatırlanırsa; Ortodoks Dünyasına ilişkin bu krizlerin, gerçekte daha büyük siyasal rekabetin yansımaları olduğu, yani Rusya ile ABD (Batı) arasında yaşanmakta olan rekabetin bir parçası/uzantısı olduğu da görülecektir.

Yakın geçmişe bakılır ise; İstanbul’daki Patrikhane’nin, ABD (ve Batı) ile olan yakın ilişkilerine ve o yılların Türk Dış Politikasında Patrikhane’nin nasıl öne çıktığına işaret eden çok sayıda gelişme ile karşılaşılacaktır. Gerek yakın geçmiş, gerekse bugünkü söz konusu gelişmeler, İstanbul’daki Patrikhane’nin, hem ABD-Rusya rekabetine dâhil olduğunu, hem de bu rekabette kullanıldığını göstermektedir. Ancak bunlardan, İstanbul’daki Patrikhane’nin ABD tarafından sadece Rusya’ya karşı kullanıldığı anlamını çıkarmamak gerekir. Bu yanlış ya da eksik olur. Çünkü olaylar, Patrikhane’nin ABD’nin etkisine açık olduğu, yani Amerikan çıkar ve hedeflerine hizmet eder bir görüntü verdiği algısına da yol açmaktadır.

Türkiye, bugün, Suriye’nin kuzeyinden algıladığı, milli ve coğrafi bütünlüğünü yakından hedef alan ciddi bir tehdit ile karşı karşıyadır. Ve ABD’nin yaptıkları, bu tehdide geçen her gün daha fazla ciddiyet katmaktadır. Çünkü ABD, Suriye’nin kuzeyinde (Türkiye’ye bitişik bölgede) ortaya çıkmış YPG terör örgütünü desteklemekte, bu örgüte açıkça, ağır silahlar da dahil, silah ve askeri teçhizat vermektedir. Ve bu bölgedeki Amerikan askeri varlığı (küçük küçük de olsa) sürekli olarak takviye edilmektedir. ABD, bunları, Türkiye’nin algıladığı tehdidi bertaraf etmek için defaatle askeri harekât yapacağım dediği Fırat’ın doğusunda yapmaktadır. Türkiye Fırat’ın doğusunu Türkiye’yi hedef alan tehditten temizleyeceğim derken, ABD’nin Fırat’ın doğusunda hem YPG’yi güçlendirmesi hem de kendi askeri varlığını takviye etmesi oldukça anlamlı değil midir? Bitmiyor. Güncel başka hususlar da var. Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan ve yeni gerginliklere kapı aralayan enerji kaynakları; Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de enerji üzerinden de Rum-Yunan ikilisi ile karşı karşıya getirmekle kalmamış, artık Dünyanın en büyük enerji üreticilerinden biri olduğu için enerji bağlamında da yine ABD ile karşı karşıya getirmiştir. Ayrıca Türkiye’yi ekonomik istikrarsızlık içine itmeye yönelik çabaların ABD ile ilişkilendirilmesi de vardır.

Görülen, koşullar ile birlikte Türk-Amerikan ilişkilerinin de ciddi bir değişikliği yaşamakta olduğudur. Dün biri birlerine yakın gözüken ABD ile Türkiye, bugün biri birlerinden uzaklaşmışlardır ve mevcut tablo bu uzaklaşmanın artarak devam edeceğini söylemektedir. Türkiye, aynı ittifak içerisinde yer almalarına rağmen bugün açıkça karşısında gördüğü için, ABD’den uzaklaşmaya ve bu suretle ortaya çıkan boşluğu Rusya ve İran ile doldurmaya yönelmiştir. ABD ile eş zamanlı olarak sorunlar yaşayan bu üç ülke birlikte hareket etmeye başlamıştır.

Böyle bir güvenlik, ekonomik ve politik tablo karşısında, yakın geçmişte uluslararası politikada kimlerle nasıl bir işlevi yerine getirdiği bilinen İstanbul’daki Patrikhane’nin uluslararası hukukun ve ilgili Türk mevzuatının çizdiği sınırların içine çekilmesi ve yakın kontrol altında tutulması gerektiği değerlendirilmektedir. Ayrıca, eğer Ankara Moskova ile daha çok yakınlaşmayı öngörüyor ise; bunun, bu amaca da hizmet edebileceği açıktır.

Bu noktada, Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlığı Lozan Barış Antlaşması’nda kaynaklanan haklarını kullanamaz iken, İstanbul’daki Rum azınlık için Türkiye’de kalmasına ve faaliyet göstermesine izin verilen Patrikhane’nin antlaşma hükümlerinin dışına çıkarak bütün Ortodoks Dünyası ile ilgili işlevlere soyunduğunu da hatırlamak gerekir. Lozan Barış Antlaşması, “mütekabiliyeti” öngörüyor, var mı, yok. Ne “olan hukuk” uygulanıyor, ne de hukukun genel ilkelerinden “adalet” ve “hakkaniyet” var. Bunun da, İstanbul’daki Patrikhane’yi olması gereken çizgiye çekmede Ankara’nın elini ayrıca kuvvetlendirdiği düşünülmektedir.

Politikanın özü, varlığı sürdürmenin ön koşulu olan “kıt kaynaklar” sorununu çözmektir. Bu, uluslararası ilişkilerin yönünü niçin ülke çıkarlarının tayin ettiğini açıklar. Varlığı ve çıkarları korumanın yolu da, güçlü olmadan geçer. Güç de, muhatabını istediğin yönde etkileyebilmek demektir. Öyle ise, muhatabını istediğin yönde etkilemeye yarayan hususları ulusal güç kapsamında mütalaa edip kullanmak icap eder.

Küresel ve bölgesel koşullar değişmiştir. Ve İstanbul’daki Patrikhane’nin karşısında Rus Ortodoks Kilisesi vardır. Patrikhane’yi kontrol altına almanın zamanıdır. Türkiye için söz konusu mevcut konjonktür nedeniyle, bunu, en azından Türkiye’nin aleyhine faaliyetlerde Patrikhane’nin adının geçmemesi adına yapmak gerekir diye düşünüyorum.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 06 Ekim 2018.

[i] Hürriyet, 06 Ekim 2015, s. 15.


ÇİN’İN SURİYE (İDLİB) İLGİSİ, BÖLGE VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Geçtiğimiz haftalarda medyada eş zamanlı olarak yer alan Çin ile ilgili iki haber dikkat çekici bulunmuştur. Bunlar, Türkiye’nin “Çin atağından”[i] ve Çin’in Suriye’de sınırımıza çok yakın bölgeye (İdlib’e) asker göndereceğinden (konuşlandıracağından)[ii] söz eden haberlerdir. Türkiye’nin Çin’e açılacağını açıkladığı bir sırada Çin askerinin Suriye/İdlib’te konuşlandırılacağının gündeme gelmesi, Çin’in Ortadoğu’da sahaya inebileceği

SURİYE KRİZİNDE KRİTİK EŞİK: FIRAT’IN DOĞUSU…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bildiğim kadarıyla, ABD’nin Suriye’deki varlığı terörle mücadeleye ilişkindir ve IŞİD ile sınırlıdır. ABD liderliğindeki Koalisyon Güçleri, BM Güvenlik Konseyi’nin IŞİD ile mücadeleye dair kararı uyarınca Suriye’de bulunmaktadır. Bugün itibarıyla, Suriye’nin IŞİD’dan temizlenmesinde sona gelinmiştir. Fırat’ın doğusunda IŞİD kalmamıştır. IŞİD, Türkiye’nin da çabaları ile, Fırat’ın doğusundan temizlenmiştir. Peki, Fırat’ın doğusunda, terör

SURİYE KRİZİ “KRİTİK” DEĞİŞİMLERİ YAŞIYOR GİBİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’ne dâhil Kürtler, Suriye’de IŞİD ile mücadelede sona gelinmesi ile birlikte, ABD’nin Suriye ilgisinin “yenilenmiş” ve ABD’nin daha kararlı gözüktüğünü; bunun, ABD’nin çekileceği endişesi ile Şam Yönetimi ile başlatılmış diyalogu zayıflattığını, görüşmelerin durma noktasına geldiğini; bunda, Şam Yönetiminin anayasada Kürtler lehine değişiklik yapmaya yanaşmamasının da payının olduğunu

TRUMP YÖNETİMİ “GEÇMİŞTE” YAŞIYOR

Prof. Dr. Osman metin Öztürk Batı ile yaşadığı gerginliklerin Çin’in Skynet kitlesel (uydu) gözetleme sistemini tehlikeye attığı; ABD’nin başlattığı ticaret savaşının ve uyguladığı yaptırımların, Çin’in güvenlik birimlerini yenilikçi çözümler üretmeye zorladığı ifade ediliyor.[i]  Belirtilen bu tespitler, Trump Yönetiminin Çin yaklaşımının işe yaradığına işaret ediyor. Anacak bu, ABD’nin Çin sorununu kendisi açsından kalıcı/güvenilir bir çözüm yoluna

GÜNEY PASİFİK: AVUSTRALYA ÇİN İLE KARŞI KARŞIYA

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’in bütün Dünyada artan varlığı dikkat çekiyor. Daha önce Latin Amerika’daki Çin varlığına işaret eden bir yazı kaleme almıştım. Birkaç gün sonra, Center for Security Studies (CSS, ETH Zurich)’de yer alan, Fergus Hanson’ın “Are We Being Played in the Pacific?”[i] başlıklı kısa analizi okuyunca, Çin’in Güney Pasifik’te de giderek artan

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.