İSTANBUL BB BAŞKANLIĞI SEÇİMİNİN SONUCU NE SÖYLÜYOR?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

23 Haziran 2019 Pazar günü tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Belediye (BB) Başkanlığı seçimi geride kaldı. CHP ile İP’in oluşturduğu Millet İttifakı’nın CHP’li adayı Sayın Ekrem İmamoğlu, AKP ile MHP’nin oluşturduğu Cumhuriyet İttifakı’nın AKP’li adayı Sayın Binali Yıldırım karşısında çok açık ve net bir üstünlük elde etti. İtiraz süreci henüz tüketilmemiş olduğu için nihai resmi sonuç niteliğini taşımasa da, YSK’dan yapılan kesin sonuç açıklamasına göre, Millet İttifakı’nın adayı Sayın Ekrem İmamoğlu, kullanılan oyların yaklaşık % 54.21’ni alarak, 800 binden ( % 9’dan) fazla bir oy farkı ile Sayın Binali Yıldırım’ı geride bırakmıştır.

Bu sonuç, resmi olarak, İstanbul ile sınırlı bir mahalli idare seçiminin sonucu olsa da, Türkiye’nin iç ve dış politikada gelmiş olduğu nokta ve Cumhur İttifakı’nın yürüttüğü seçim kampanyasının niteliği nedeniyle, uygulamada Türk siyasetinin geneli bağlamında oldukça anlamı bir sonuç olarak kabul edilmektedir.

İstanbul’daki seçmen sayısının bütün Türkiye’deki seçmen sayısının 5’te 1’ne denk düşmesi ve İstanbul’daki seçimin kampanya döneminde AKP iktidarının MHP ile birlikte, İstanbul’daki akrabalarını/çevrelerini Sayın Binali Yıldırım lehine etkilemeleri için Anadolu şehirlerinde çalışmış olmaları nedeniyle, İstanbul’daki seçim, gerçekte bir genel seçim havası içinde geçmiştir. Bu, İstanbul’daki seçimin sonucunu, Türk siyasetinin geneli bağlamında oldukça anlamı kılan bir husustur. Aynı bağlamda, İstanbul seçmeninin doğrudan, Anadolu seçmeninin de dolaylı olarak, Türkiye’nin içeride ve dışarıda geldiği noktadan duyduğu hoşnutsuzluğu sandık üzerinden dışa vurmuş olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.

Bilindiği üzere, Türkiye’de, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ne geçilmesi ve bu sistemin bugüne kadarki uygulaması ile birlikte, demokrasiye saygılı ve hukukun üstünlüğüne bağlı hiçbir ülkede örneği görülmeyen bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bu sistemin Türkiye’nin kurumsal yapılanmasında yol açtığı zafiyet artık çok belirgindir. Yasama, yürütme ve yargı dengesi ciddi şekilde bozulmuştur. Hukuken ve fiilen bütün yetkilerin kendisinde toplandığı bir Cumhurbaşkanlığı makamı vardır. Devlet yönetiminde demokrasi, hukuk ve rasyonel kaynak kullanımı adına fren, denetim ve denge işlevlerini layıkıyla yerine getirebilecek bir mekanizmanın kalmamış gözükmesi, bir taraftan Cumhurbaşkanlığı makamının gücüne güç katmakta, bu makama istediğini yapabilme imkânını vermekte, diğer taraftan da hukuksal anlamda “keyfiliğin” önünü açmaktadır. “Cumhurbaşkanlığı hükmet sistemi” ile birlikte ortaya çıkmış bu tablo, vatandaşta ve Türkiye’deki yabancı (gerçek/tüzel, menkul/gayrimenkul) varlıkta belirgin bir güvenlik-gelecek endişesine yol açmıştır. Hemen herkes için, hemen her konuda söz konusu olduğu düşünülen yaygın ve yoğun bir “öngörülemezlik-belirsizlik” ortaya çıkmıştır. Hukuk, söz de var ama, hukukun muhataplarına sunduğu güvende giderek büyüyen sorun nedeniyle hukukun varlığı ve üstünlüğü tartışmalı hale gelmiştir. Olan hukuka duyulan bir güvensizlik eğilimi ortaya çıkmıştır. Toplumdaki ayrışma çok belirgin hale gelmiştir. Hukukun çizdiği sınırlar içinde kalanlar da dâhil farklılıklara gösterilen tahammülsüzlük, öne çıkan aşağılayıcı siyasal dil, halktan kopuk ve halka tepeden bakan siyaset yapma anlayışı, her gün biraz daha bir arada yaşama kültürünü eritmek suretiyle içeride çatışma riskini besler bir etkiye yol açmıştır. Toplumdaki bu ayrışma tablosu, eş zamanlı olarak karşı karşıya bulunan dış sorunlar ile birlikte, beka sorununu ayrıca ağırlaştırmıştır. Türk ekonomisindeki, seçmenin yaşam koşullarında çok belirgin geriye gidişe yol açan, gelişmelere dair yazılanlar ortadadır.

Geçen 17-18 yıl içinde, Türk dış politikasında dinsel mensubiyet (Sünni kimlik) münhasıran öne çıkarılmış; etnik mensubiyet (Türk kimliği) ihmal edilmekle kalmamış, aşağıya doğru bastırılmış, parçalanmak suretiyle zafiyete uğratılmıştır. Dış politikada gerçekçi olunamamış; duygusal, sonu hesap edilmeden istismarcı ve fırsatçı, dolayısıyla biraz da maceracı olunmuştur. Dış politika, tıpkı iç politika gibi, Ankara’nın her istediğini istediği şekilde yapabileceği bir alan gibi görülmüştür. Türkiye, bu dış politika anlayışı ve uygulaması ile, muhataplarına güven vermeyen, dış politikada dip yapmış bir yalnızlığı (dışlanmışlığı) yaşayan, dostluğu aranmayan ve düşmanlığı önemsenmeyen bir ülke haline gelmiştir. Dün Ortadoğu’nun Müslüman/Arap ülkelerine örnek gösterilen bir Türkiye’den, bugün Ortadoğu’nun Müslüman/Arap ülkelerinin genel görünümlerindeki kötüye gidişte pay/rol sahibi olan, üstelik kendisi de bu ülkeler ile aynı seviyeye inmiş, o ülkelere benzemeye başlamış bir Türkiye ortaya çıkmıştır.

İçeride ve dışarıda geldiği bu noktada Türkiye’nin “bir, iri ve diri” olmaya ihtiyacı olduğu çok açıktır. Fakat İstanbul’daki seçimde yürüttükleri kampanyadan, ne yazık ki, AKP iktidarının ve Cumhur İttifakı şapkası altında AKP ile birlikte hareket eden MHP’nin hala bunu göremediği çıkmaktadır.

Türkiye geçen her gün gücünden ve caydırıcılığından kaybetmektedir.

Mevcut bu Türkiye tablosundan; AKP iktidarının, sadece Türkiye’nin gücündeki ve caydırıcılığındaki erimeyi Anayasal yükümlülükleri ışığında gerçekçi bir şekilde göremediği çıkmamakta, aynı zamanda bu erimeyi münhasıran savunmaya ve güvenliğe dair malzeme ve teçhizat alımlarını artırmak suretiyle telafi etme gibi isabet derecesi tartışmaya açık yönelim içinde olduğu da çıkmaktadır. Türkiye’nin gücündeki ve caydırıcılığındaki eriyişin gerçekçi analiz edilerek, bu analizden çıkacak sonuçlara göre adımlar atılması gerekirken, bu yapılmayarak, özellikle savunma ve güvenlik malzemesi ve teçhizatı alımını artırmaya yönelinmesi, yanlıştır ve bu, Türkiye’deki “Ortadoğulaşma”nın bir başka işaretidir. Çünkü Ortadoğu’da çoğu ülkede yöneticiler, sürekli en son teknoloji ürünü silahlar alırlar ve bunu, ülkelerini savunmaktan çok, iktidarlarını sürdürmek için yaparlar. Çünkü silah alımları iktidarlarına dış destek sağlar, alınan silahlar üzerinden içeride halk denetim-baskı altında tutulur. Onun içindir ki, Türkiye, Ortadoğu’daki ağırlıklı/özel yerini kaybetmekle kalmayıp, sıradan bir bölge ülkesi haline gelmeye başladığı, “Ortadoğululaştığı” ifade edilmektedir. Türkiye’nin ABD, Avrupa, bölgesindeki ülkeler, NATO, AB, Türk Dünyası, İslam Dünyası ve uluslararası politikadaki diğer aktörler ile olan ilişkilerine hiç girmiyorum, çünkü durum ortada, herkesin gözü önündedir. Güvensizlik ve yalnızlık çok belirgindir.

Böyle bir iç ve dış tablo, ister istemez, İstanbul’daki seçimi bir mahalli idare seçimi olmaktan çıkarıp bir genel seçim havasına sokmaz mı, böyle bir algıya yol açmaz mı? 17-18 yılda Türkiye’nin bugün geldiği noktadan ve “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nden kaynaklanan seçmen hoşnutsuzluğu çok belirgindir ve İstanbul’daki seçim, bu hoşnutsuzluğun dışa vurulmasına aracılık etmiştir.

Yürürlükteki Anayasaya göre; Devletin başı olarak, milletin birliğini temsil eden, Anayasanın uygulanmasını ve Devlet organlarının düzenli/uyum içinde çalışmasını temin etme görev ve yetkisine sahip bulunan, üzerine almış olduğu görevleri tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücü ile çalışacağına and içmiş olan Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’daki seçimin kampanya dönemine dâhil olmuş ve bunu yaparken “Cumhurbaşkanı şapkası” ile “AKP Genel Başkanı şapkasını” adeta aynılaştırmıştır. Bu durum ve İstanbul’daki seçimin sonucu, İstanbul seçmeninin doğrudan, Anadolu’daki seçmenin de dolaylı olarak, “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” bağlamında bir partinin genel başkanının hukuken ve fiilen olağanüstü yetkili hale gelmesinden ve bir “parti devleti” algısının doğmuş olmasından duyduğu rahatsızlığı (hoşnutsuzluğu) dışa vurmasına aracılık ettiği çıkarsamasına yol açmıştır. Bunu, İstanbul’daki seçimin bir genel seçim olarak görülmesi bağlamında hatırlamak icap eder.

Ayrıca Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP Genel Başkanı şapkası ile İstanbul’daki seçime müdahil oluşunun, sadece İstanbul seçmeninde değil, Anadolu seçmeninde de, Cumhur İttifakı aleyhine olarak hak/adalet olgularını harekete geçirdiğini, seçmenin (toplumun) demokrasi ve hukuk bilincinin öne çıkmasını tahrik ettiğini de ifade etmek gerekir. Seçmen (toplum); AKP iktidarının, Cumhur İttifakı şapkası altında MHP ile birlikte, İstanbul’daki seçimi kazanmak için partinin gücünü seferber etmenin ötesine geçip “devletin gücünü” de bir şekilde kullanmasına verdiği oylarla olumsuz tepki göstermiştir. Bu çıkarsama, iki hususu beraberinde getirmektedir. Birincisi, İstanbul’daki seçimin sonucunun vatandaşın demokrasiye sahip çıkmaya başladığı anlamına gelmesidir. Demokratik çağdaş yönetim ve hukukun üstünlüğüne bağlılık konusunda bir süredir öne çıkan endişeler karşısında, vatandaş, açıkça “demokratik” tavrını ortaya koymuştur. İkincisi de, AKP hakkında esasen bugüne kadarki seçimler üzerinden zaten ortaya çıkmış olan “bir oy için her şeyi yapabilirler” algısının İstanbul’daki seçimin kampanya döneminde yaşananlar (özellikle terörist başı olarak mahkûm olmuş cezasını çekmekte olan Abdullah Öcalan ile ilgili gelişmeler) üzerinden çok belirgin hale gelmiş olmasıdır. Seçmen, oyları ile, AKP’nin bu siyaset yapma anlayışının artık işe yaramadığını, yaramayacağını göstermiştir.

İstanbul’daki seçim, 31 Mart’taki seçimin kampanya döneminde olduğu gibi öne çıkmasa da, bu kampanyanın ve son anda Abdullah Öcalan faktörünün ortaya çıkarılmasının etkisinde,  uygulamada “beka sorunu” üzerinden, çok anlamlı bir seçim olmuştur.

Akademik çalışma alanı ve birikimi münhasıran bu konular olan bir uzman olarak; Türkiye’nin, milli ve coğrafi bütünlüğünün yakın ve ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu, bir beka sorununun mevcut olduğunu değerlendiriyorum. Böyle bir ortamda; AKP’nin ve MHP’nin Cumhur İttifakı şapkası altında yürüttükleri seçim kampanyası, ortada olan bu gerçek ile örtüşmemiştir. Devlet çarkını işleten AKP’nin ve Cumhur İttifakı üzerinden bu çarka yakın duran MHP’nin, hem önce beka sorununu işlemeleri, sonra Abdullah Öcalan faktörünü devreye sokmaları, hem de beka sorunu ile karşı karşıya bulunan bir ülkede olmaması gereken ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir seçim kampanyası yürütmeleri, tam bir çelişki olmuştur. Ancak bu, bir çelişki olmanın ötesine geçmiş; seçmen, devleti yönetenlerin hem beka sorunundan söz etmelerini, hem de seçim kampanyasında bunu görmezden gelen bir yaklaşım içinde olmalarını, adeta “şaşkınlıkla” karşılamıştır. Bu yaklaşım, iktidar partisi AKP’ye duyulan güvensizliği güçlendirirken, kendisini “son kale” olarak seçmene takdim eden MHP de bundan zarar görmüştür.

Muhalefetin “beka” söylemi, devlet çarkından uzak oldukları için, seçmene fazla anlamlı gelmeyebilir. Ancak devlet çarkını işleten AKP’nin ve AKP ile Cumhur İttifakı şapkası altında bir araya gelen MHP’nin, hem beka sorununu işlemeleri, hem de bu sorunu ağırlaştıracak bir seçim kampanyası yürütmeleri, oy uğruna Abdullah Öcalan faktörünü öne çıkarmaları, “olumsuz” olarak seçmenin dikkatini çekmiştir. Çünkü seçmen, Türkiye’nin içerideki ve dışarıdaki durumunun farkındadır. Türkiye’nin yakın ve ciddi bir tehdit ile, bir beka sorunu ile, karşı karşıya bulunduğunu bilmektedir. Bu farkındalık ve AKP’nin hem beka sorunundan söz etmesi hem de bu sorunu ağırlaştıran bir seçim kampanyası yürütmesi, adeta AKP’nin bir oy uğruna neler yapabileceğini çok açık ve net olarak ortaya koymuştur. Bunu, AKP’nin ipliğinin pazara çıkması ya da “aldatma” siyasetinin açığa düşmesi olarak almak da mümkündür. MHP de, Cumhur İttifakı üzerinden, bu bağlamda AKP ile aynı kefede mütalaa edilir bir duruma düşmüş, yani siyasal anlamda ciddi itibar kaybına uğramıştır.

Bu bağlamda en çok dikkati çeken nokta; devlet çarkını işleten AKP’nin samimiyetten uzak beka söylemi üzerinden ipliği pazara çıkmış ve “aldatma” siyaseti açığa düşmüş ve Cumhur İttifakı üzerinden MHP de AKP ile aynı kefede mütalaa edilir hale gelmiş iken, İstanbul’daki seçimin sonucunun, seçmenin beka sorununun farkında olduğunu ortaya koymuş olmasıdır. Millet İttifakı, kucaklayıcı, birlik ve beraberliğe vurgu yapan bir kampanya yürütmüş; beka sorunun farkında olan seçmen de, bu kampanyayı beka sorunu karşısında sergilenmesi gereken bir kampanya olarak görmüş ve bu kampanyaya itibar etmiştir. Ancak seçmenin ayrıca şunu gördüğünü de kabul etmek gerekir: seçmen, sadece beka sorununa sahip çıkmakla kalmamış, 17-18 yıl önce, bugünkü gibi Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi tehdidin olmadığını, bugünkü gibi bir beka sorununun yaşanmadığını, bunların AKP’nin 17-18 yıldır aralıksız tek başına devam eden iktidarının bugün geldiği noktada ortaya çıkmış olduğunun farkında olduğuna da işaret etmiştir.

Bir ülkenin milli ve coğrafi bütünlüğünün ciddi ve yakın tehdit altında olduğu, beka sorunu ile karşı karşıya bulunduğu kriz durumlarında; genellikle, krizin topluma hissettirilmeden yönetilmesi yoluna gidilir. Yani kamuoyuna beka sorunu var denilmediği gibi, beka sorununun varlığı da hissettirilmez, arka planda kalacak şekilde oluşturulacak özel bir çalışma grubu marifetiyle beka sorununun üstesinden gelinmeye çalışılır. Paniğe yol açılmaz, halk korkutulmaz, yatırımcı ürkütülmez. Ülke yönetimine dair “sorumlu siyaset” anlayışı, kriz yönetimlerine genelde bu şekilde yansır. Buradan hareketle, 31 Mart seçimleri ile 23 Haziran’da İstanbul’da yapılan seçime bakıldığında ne görülüyor diye sormak gerekir. Tam tersi yapılmıştır. Üstelik yapan da, devlet çarkını işleten, ülkeyi yöneten AKP iktidarıdır. Ciddi bir çelişki sergilenmiştir.

Bir tespit yapmak gerekirse, şu iki hususa işaret etmek mümkündür. Bir tarafta beka sorununu işlemiş ancak, beka sorununun varlığını dikkate alan bir seçim kampanyası yürütmemiş, tam tersine beka sorununu ağırlaştıran bir seçim kampanyası yürütmüş, bununla da yetinmeyip sırf daha fazla oy alabilmek için son anda bölücü/ayrılıkçı terör örgütünün elebaşı olmaktan mahkûm olmuş, halen cezasını çekmekte olan Abdullah Öcalan’ı devreye sokmuş bir Cumhur İttifakı (AKP+MHP) vardır. Bu tarafın, hem temelde bölücü/ayrılıkçı terör ile bağlantılı beka sorununa dikkat çekmesi, hem de bölücü/ayrılıkçı terör örgütünün elebaşı olmaktan mahkum halen hapis cezasını çekmekte olan Abdullah Öcalan’ın “mektubunu” ortaya çıkarması, çok “yaman” bir çelişki olmuştur.

Diğer tarafta ise, esasta CHP ile İP vücut vermekle birlikte, bu iki partinin dışında kalan diğer partilerin de şu veya bu şekilde destek verdiği, seçim kampanyasında beka sorununa yer vermeyen Millet İttifakı vardır. Ben, Millet İttifakı’nın aldığı desteği ve elde ettiği seçim sonucunu, beka sorunu karşısında gösterilmiş bir dayanışma, birlik-beraberlik vurgusu olarak görüyorum.

Hem iktidar olacaksın, hem beka sorunundan söz edeceksin, hem de beka sorununun gerektirdiği bir yaklaşım içinde olmayacaksın!… Beka sorununun farkında olan seçmen, Cumhur İttifakı’nın yaklaşımına bu bakış açısı ile itibar etmemiştir. İktidar partisi AKP’nin (+MHP’nin), böyle bir tehlike ve tehdit varken, bunu bertaraf etmeye yönelik bir yaklaşım içinde olmaması, aksine seçim kampanyasındaki yaklaşımı ile bu tehlikeyi ve tehdidi ağırlaştırması, biraz daha fazla oy alabilmek için beka sorununu ve mektubu üzerinden Abdullah Öcalan faktörünü kullanması, seçmenin (vatandaşın) adeta gözünü açmıştır. Seçmen, AKP’nin (+MHP’nin) siyaset yapma anlayışında hangi noktaya geldiğini bu suretle somut olarak görmüştür.

Beka sorununun farkında olan seçmen, seçim kampanyasına dair söylemlerinde beka sorununa yer vermemiş olsa da, kucaklayıcı-birleştirici bir seçim kampanyası yürütmek suretiyle gerçekte beka sorununun varlığını dikkate aldığı ve buna göre seçim kampanyasını yürüttüğü mesajını vermiş olduğu için Millet İttifakı’na itibar etmiştir.

Millet İttifakı ile ilgili bu tabloyu önemsemek gerekir. Bu tablo bağlamında dikkati çeken iki önemli husus daha var. Birincisi, Cumhur İttifakı’nın beka sorunundan söz edip bununla uyumlu bir seçim kampanyası yürütmemesinin, söyleminde yer almamasına karşılık yürüttüğü seçim kampanyası üzerinden seçmene beka sorununun farkında olduğu mesajını vermiş Millet İttifakı’nın işine gelmiş olduğudur. Millet İttifakı’nın beka sorununa işaret etmesine gerek kalmamıştır. Yürüttüğü kampanya, dolaylı olarak buna işaret etmiştir. Cumhur İttifakı söylüyor ama gereğini yapmıyor iken, Millet İttifakı’nın beka sorununa değinmeden bu sorunun varlığını dikkate alan bir kampanyayı yürütmüş olması, dikkat çekici olmuş, samimi bulunmuştur. Bunu; devlet çarkını işletenlerin “devlet ciddiyetinden” uzak, devlet çarkını yönetmeye talip olanların da “devlet ciddiyetine” işaret etmek suretiyle devleti yönetmeye layık görülmeleri şeklinde almak da mümkündür. Millet İttifakı’nın 31 Mart’taki seçime göre 23 Haziran’da daha da güçlenmiş ve etki alanını genişletmiş olmasını buna bağlamak mümkündür. İktidar partisi AKP (+MHP), beka sorunu ve Abdullah Öcalan konuları üzerinden seçim kampanyasında “sorumsuz siyaset” anlayışını sergilemiş; CHP, İP ve bunlara dışarıdan bir şekilde destek veren diğer muhalefet partileri de seçim kampanyasında “sorumlu siyaset” anlayışını sergilemiştir. Seçmen de, tercihi ile, bu siyaset anlayışları arasındaki farkın farkında olduğu mesajını vermiştir.

İkinci husus ise,  HDP, Abdullah Öcalan ve bölücü/ayrılıkçı PKK terör örgütü ile ilgilidir. HDP’nin İstanbul’daki seçimlerde Millet İttifakı’na müzahir bir yaklaşım içinde olduğu, bir kısmı Kürt kökenli olan seçmenlerini Millet İttifakı’nın adayı CHP’li Sayın Ekrem İmamoğlu’na yönlendirdiği; Cumhur İttifakı’nın da, bu yönlendirmeyi tersine çevirmek için, mektubu üzerinden PKK terör örgütünün elebaşı olmaktan mahkûm Abdullah Öcalan faktörünü devreye soktuğu bilinmektedir. Seçimin sonucu, bir kısmı Kürt kökenli olan HDP tabanının Abdullah Öcalan’ın mektubuna itibar etmediğini göstermiştir. Bu sonucun çok önemli olduğu değerlendirilmektedir. Niçin böyle değerlendirildiği konusunda birkaç hususa işaret edilebilir. (i) Abdullah Öcalan’ın HDP üzerinde fazla etkili olmadığı anlaşılmıştır. (ii) HDP’nin PKK terör örgütü ile olan bağlantısı konusundaki iddiaların iç politikaya yönelik mülahazalar ışığında abartılmış olduğu akla gelmektedir. (iii) Seçimin sonucu, HDP’nin beka sorunu bağlamında mütalaa edilmesini değil, beka sorununun aşılması bağlamında mütalaa edilmesini çağrıştırmıştır. (iv) Eğer İstanbul’daki seçimin sonucu demokrasi ve hukuk adına olumlu bir gelişme ve geleceğe yönelik umudu besliyor ise; hem HDP’nin bunda payı vardır, hem de HDP bu suretle Türkiye’nin varlığı ve geleceği adına sorumluluk duyduğunu dışa vurmuştur. Bu, Cumhur İttifakı’nın (AKP’nin+MHP’nin) ayrıştırıcı/ötekileştirici “siyasal dili” karşısında, Türkiye adına değerli ve anlamlıdır. (v) Yazdığı mektubun HDP tabanında itibar görmemesi, Abdullah Öcalan’ın “kullanılma” potansiyelinin ciddi şekilde zayıflamış olduğuna işaret etmiştir. Bu, hem Abdullah Öcalan’ı “kullanılacak” bir araç olarak görenlerin gözünde, hem de Abdullah Öcalan’ın bir an evvel hapisten çıkması ve Türk siyasal hayatında yerini alması beklentisi içinde olanların gözünde, Abdullah Öcalan’ı önemsizleştirecektir.

Hiç şüphesiz, yukarında belirtilen Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğünü koruması adına olumlu hususların yanında, bunlarla birlikte akla gelen soru işaretleri de vardır. Bunlardan bir tanesi, mahalli İdareler seçimlerine ilişkin çalışmaların yürütüldüğü Ocak-Haziran 2019 döneminde PKK terör örgütünün genelde eylemsizlik içinde olmasıdır. Bu, birçok açıdan sorgulanmaya muhtaç bir konu olarak görülmektedir. Bir başka husus, HDP’nin İstanbul seçimindeki yaklaşımının ve PKK terör örgütünün seçim dönemindeki genel olarak eylemsizliğinin, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik tehdit ışığında, birlikte yeni bir değerlendirmeye konu yapılması gereğinin ortaya çıkmış olduğudur. Bu bağlamda da, (i) Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik tehdidin, yani beka sorununun münhasıran Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerden kaynaklandığını, (ii) Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerin merkezinde PKK terör örgütünün Suriye kolu olan YPG’nin yer aldığını ve (iii) ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde YPG’yi kendisinin yerel müttefiki olarak gördüğünü ve desteklediğini hatırlamak uygun olacaktır. Acaba bunlar, biraz ötelenmiş (zamana yayılmış) ve bu kez üzerine kalın bir örtü çekilmiş yeni bir çözüm sürecini çağrıştırıyor mu, çağrıştırmıyor mu? Irak’ın kuzeyinde 1990’lı yılların başında Irak Kürtlerini koruma altına almak için oluşturulan güvenli bölge uygulaması ve bugün bu bölgede ileri özerkliğe sahip bağımsızlığa çok yakın Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY)’nin bulunduğu hatırlandığında ve bugün benzer şekilde bu kez Suriye’nin kuzeyinde Suriye Kürtlerini koruma altına almak için bir güvenli bölge oluşturulması üzerinde çalışılması dikkate alındığında, bu sorular ve sorgulama kaçınılmaz olmuyor mu? Türkiye eğer milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehdit ile karşı karşıya ise, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerden kaynaklanan bir beka sorununu yaşıyor ise, sorgulayıcı olunmasından, “yoğurdun üflenerek yenilmesinden” daha doğal bir şey olabilir mi?

Ancak bu sorular ve sorgulama, HDP’nin İstanbul’daki seçim üzerinden sergilediği yaklaşımın Türkiye adına olumlu olduğu gerçeğinin üzerini de örtmemelidir. AKP ve MHP, HDP’nin bu yaklaşımını iyi değerlendirmek, HDP tabanını bölücü/ayrılıkçı Kürtlere itici yaklaşımlarından vazgeçmek durumundadırlar.

Ocak-Haziran 2019 döneminde yürütülen mahalli idareler seçimine dair çalışmalar sırasında; milletvekili genel seçimlerinde 5-5.5 milyon civarında seçmenin oyunu almış, TBMM’de “grup” oluşturacak seviyede kendisine yer bulmuş HDP için Cumhur İttifakı’na vücut veren AKP ile MHP’nin kullandığı “dil”, sorgulanmaya muhtaç bir konudur. HDP, meşru bir partidir. Meşru olmasaydı, kapatılırdı. TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP ile aynı çatı altında yer almazdı. AKP ve MHP milletvekillerinin katıldığı Meclis çalışmaları HDP’li Meclis Başkanvekili tarafından yönetilmezdi. Bunlar varken, hem HDP için kullanılan “dil” rasyonel olmaktan uzaktır, hem de bu “dili” kullanan AKP ile MHP’nin siyaseti ülke için yapmadıkları algısı doğmaktadır.

Bir diğer açıdan şunları görmek gerekir: AKP, iktidar partisidir, devlet çarkını işletmektedir, Türkiye’yi yönetmektedir. MHP de, devlet çarkını işletmeye ve Türkiye’ye yönetmeye taliptir. HDP’ye oy veren 5-5.5 milyon civarında bir seçmen ve bunların aileleri var iken, nasıl oluyor da Türkiye’yi yöneten AKP ve Türkiye’yi yönetmeye talip MHP, HDP için böyle bir “dil” kullanabiliyor, anlaşılır değildir!… Hem ülkem için siyaset yapıyorum, “önce ülkem” diyeceksin, hem de 5-5.5 milyon seçmeni aileleri ile birlikte yok varsayacaksın!… Çelişki çok açık…

Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğü yakın ve ciddi bir tehdit ile karşı karşıya ilken, bir beka sorunu yaşanıyor iken, AKP ve MHP mahalli idareler seçimlerine dair süreçte birlikte buna işaret ediyor iken, genelde bu koşullarda birlik ve beraberliğe her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuluyor iken, bu iki partinin (AKP+MHP) HDP için kullandığı “dil” çok açık ve ciddi bir çelişki olmuştur. HDP için kullanılan “dilde” ifadesini bulan bir durum var ise, devlet çarkı elinde bulunan iktidar partisi AKP niçin hukuk içerisinde gereğini yapmamaktadır, bu çarkı harekete geçirmemektedir?

Bütün bunlar, bana göre, İstanbul’daki seçimin, iktidar partisi AKP’nin “bir oy uğruna” neler yapabildiğine işaret eden hususlardır. MHP de, Cumhur İttifakı üzerinden AKP ile bu kefede mütalaa edilir bir duruma düşmüştür.

MHP’nin, hangi, gerekçeyle Cumhur İttifakı üzerinden AKP ile birlikte hareket ettiği belirsizliğini korumaktadır. Siyaset bağlamında “ölçü”, MHP’nin AKP ile birlikteliğinin iktidar partisi üzerindeki etkisidir. MHP, Cumhur İttifakı üzerinden AKP’nin hangi konudaki yaklaşımının değişmesini sağlamıştır? Öçlü budur. Bu açıdan bakıldığında, kim, MHP’nin AKP’nin siyaset yapma anlayışında bir değişikliğe yol açtığını söyleyebilir? MHP’nin AKP ile birlikte hareket etmesinin, Türkiye’nin milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi tehditte bir gerilemeye yol açtığı, beka sorununun hafiflediği söylenebiliyor mu? Yoksa, yukarıda da ifade edildiği üzere, tehdidin ve sorunun güçlendiği mi akla geliyor? Bu noktada MHP’nin parti olarak mevcut durumunu da görmek gerekir. MHP’nin “başına sürecek merhemi olsaydı” önce kendi başına sürer, bu durumda olmazdı…

Öyle anlaşılıyor ki; MHP, “nimetlerine” bakarak Cumhur İttifakına vücut vermiş, muhtemel “külfetleri” görememiştir. Bu da, bir taraftan MHP’nin Cumhur İttifakı’nda yer alışının “sağlıklı” bir değerlendirmenin ürünü olmadığına, diğer taraftan da MHP’nin mevcut yönetimindeki yetersizliğe işaret etmektedir.

Bana göre, İstanbul’daki seçimin asıl kaybedeni MHP olmuştur. Çünkü AKP yarın MHP ile yollarını ayırdığında, hafızalarda kalacak olan MHP’nin Cumhur İttifakı üzerinden AKP ile birlikte hareket ettiği, AKP ile aynı kefede mütalaa edileceğidir. 17-18 yıldır ülkeyi aralıksız ve tek başına yöneten AKP’nin siyaset yapma anlayışı ve “bir oy uğruna” neler yapabileceği az-çok tebeyyün etmiş iken, MHP’nin AKP’yi etkileyebileceği ve değiştirebileceği düşüncesi ile Cumhur İttifakı üzerinden AKP ile yan yana gelmesi ciddi bir hata olmuştur.

Adı “Cumhur İttifakı” olan birlikteliğin, “cumhuru” ne kadar kucaklayabildiği İstanbul’daki seçimlerde görülmüştür. Millet ittifakı ve TBMM’de aynı çatı altında bir arada bulunulan HDP için kullanılan “dil”, Cumhur İttifakı’nın ruhu ile bağdaşmamıştır.

Türkiye milli ve coğrafi bütünlüğüne yönelik yakın ve ciddi bir tehdit ile karşı karşıya ise, bir beka sorunu yaşanıyor ise, bu durum birlik ve beraberliği her zamankinden daha çok gerektiriyor ise, MHP’nin Cumhur İttifakı şapkası altında AKP ile birlikte hareket etmesi, söz konusu tehdidi ve beka sorununu hafifletmesi gerekmez mi? Peki hafifletmiş midir, ağırlaştırmış mıdır? Yukarıda gerekçeleri ile ifade edildiği üzere, ağırlaştırmıştır. Yani MHP’nin iktidar partisi AKP’ye verdiği destek boşa çıkmıştır. MHP, kayıpları ile baş başa kalmıştır, kalacaktır.

MHP’yi çok daha zor günlerin beklediğini düşünüyorum. Çünkü İstanbul’daki seçimin sonucu ve yukarıda değinilen niteliği bir erken seçimi çağrıştırmaktadır. Dış politikanın iç politika üzerindeki belirleyici etkisi ile, AKP iktidarının dış politikada içine düştüğü derin yalnızlık çukuru ve uluslararası politikada AKP iktidarından duyulan artan rahatsızlık bu çağrışımı ayrıca ve özellikle beslemektedir. Bu koşullarda, MHP’nin, yapılacak bir erken seçimden başarıyla çıkma şansı oldukça düşüktür. MHP’de, yeni bir siyaset yapma anlayışı ile iktidar hazırlığını güncelleyecek bir yönetim değişikliğine ihtiyaç olduğu çok açıktır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 27 Haziran 2019.


KURBAN BAYRAMI MESAJI

Sitemiz üzerinden bizleri izleyenlerin Kurban Bayramlarını kutluyor, kendilerine esenlik dolu günler diliyoruz. Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ASCMER Başkanı Ankara, 09 Ağustos 2019

SİYASET YAPMA ANLAYIŞINDA BATI İLE MAKAS AÇILMAYA DEVAM EDİYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Almanya’da Angela Merkel, Aralık 2018’deki Hristiyan Demokrat Parti (CDU) Kongresinde parti liderliğinı bıraktı, Başbakan olarak 2021’deki genel seçime kadar görevini sürdürecek, sonra kenara çekilecek. Halefleri az-çok belli: Ursula von der Leyen (AB Komisyonu Başkanı) ve Annegret Kramp Karrenbauer (Almanya Savunma Bakanı). İngiltere’de Theresa May, geçtiğimiz Haziran ayının başında,

BU ÜLKÜ OCAKLILAR ALKIŞLANMAZ MI?

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ataları, kendilerini de O’nun evlatları olarak gören, vatan, millet ve bayrak sevdalısı gençlerin buluştuğu Ülkü Ocaklarının son dönemde neler yaptığını bilen var mı? Ben medya üzerinden biliyorum. Ve bunu, yüreğinde ülkesinin ve insanlarının ayrı bir yeri olan herkes ile paylaşıyorum. Bakın bu gençler son 45 gün içinde neler yapmış: i. Türkiye’nin

1974 KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NIN YILDÖNÜMÜ MESAJI

Kıbrıs Türklerinin kendi topraklarında egemen olmasının, özgür ve bağımsız olarak yaşamasının önünü açan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 45. yıldönümünde; başta “Kıbrıs Davası”nın asla unutulmayacak ismi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “Kurucu” Cumhurbaşkanı “Gazi” Rauf R. Denktaş olmak üzere, bu harekata katılarak bu harekatta şehit düşen, gazi olan ve ter döken Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kıbrıs Türk

22 YILDIR AYNI GENEL BAŞKAN İLE MHP’NİN GELDİĞİ NOKTA…

Yazamayayım, yapmayayım diyorum ama, olmuyor.  Yazma ihtiyacı duyuyorum. Çünkü…

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.