İSRAİL’İN IRAK’TA İRAN HEDEFLERİNİ VURMASI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı

İsrail’in, 1981’de Irak’ın Osirak nükleer santralini hedef alan saldırılarından sonra, şimdi de Irak’taki İran hedeflerini vurduğu medyaya yansıyor. İsrail, bu yöndeki haberleri yalanlamıyor, dolaylı olarak teyit ediyor. Bu duruma bağlı olarak da, İsrail-İran çatışmasında yeni cephenin Irak mı olduğu (olacağı) soruluyor.[i]

Haberde geçtiği üzere, İsrail’in Irak’a hava saldırısında bulunması yeni bir olay değil. Bundan 38 yıl önce de, İsrail Irak’a hava saldırısında bulunmuş, Irak’taki Osirak nükleer reaktörünü imha etmişti. İsrail’in 1981’deki bu saldırısı, İran İslam Devrimi’nin Şubat 1979’da gerçekleşmiş olduğu, İran-Irak savaşının da Eylül 1980’da başlamış olduğu bir sırada yaşanmıştı. İsrail’in, 1981’de Irak’taki Osirak nükleer saldırısını bu koşullarda gerçekleştirmiş olması dikkat çekicidir. Tabiatıyla, akla gelen soru, İsrail’in İran-Irak savaşı devam ederken 1981’de Irak’a yapmış olduğu saldırının, kimin işine geldiği, kimin için nükleer riski ortadan kaldırmış olduğudur. O tarihlerde, Sovyetler Afganistan’dadır, İran da bir iç karışıklığı yaşamaktadır. Yani Irak mahreçli nükleer risk, Moskova’nın gelişmelere müdahil olmasına zemin oluşturabilir, Sovyetler’in Afganistan’dan Ortadaoğu’ya doğru ilerlemesine yol açabilirdi. İsrail’in, Osirak nükleer reaktörünü imha etmesi, bu riski ve ihtimali bertaraf etmiştir. Dolayısıyla İsrail’in Osirak saldırısı, ABD’nin İran’dan çekilmesi ile ortaya çıkan boşluğun Sovyetler tarafından doldurulmasını önleme açısından anlamlı bulunmakta ve saldırının ABD’nin işine geldiği kabul edilmektedir.

ABD açısından bakıldığında, Ortadoğu’da 1981’deki durum ile bugünkü durum arasında bir benzerlik bulmak mümkündür. Dün, ABD, hem Afganistan’daki Sovyet varlığı nedeniyle İslam Devrimi ile birlikte İran’ın içeride bir kaosa sürüklenmesini çıkarına görmemiş, hem de İran İslam Devrimi ile birlikte Ortadoğu’da kaybettiği mevzilere geri dönme çabası içinde olmuş ve bu bağlamda İsrail’den yararlanmıştır. Bugüne bakıldığında ise, ilk görülen, ABD’nin 1990’dan bugüne Irak’ta olduğu; ABD’nin Irak’taki varlığı ile Irak Kürtlerinin Irak’ın kuzeyinde bugün gelmiş olduğu nokta arasında çok belirgin bir paralellik (uyum) bulunduğudur. 199Irak’tali 1’den 2003’teki işgale kadar, ABD liderliğindeki çok uluslu askeri güç, Irak Kürtlerini himaye etmiştir. 2005’te, ülke ABD işgali altında iken, Kürtleri dikkate alan federal bir yapıya geçilmiş, bugün yürürlükte olan Irak Anayasası yapılmıştır. Bugün Irak’ın kuzeyinde ileri özerkliğe sahip olarak ortaya çıkmış (bağımsızlığa çok yakın) Erbil merkezli Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), bu Anayasasının ürünüdür. ABD, sözde Aralık 2011’de Irak’tan çekilmiştir ama, hem bu çekilme tam bir çekilme olmamıştır (geride askeri birlik bırakılmıştır), hem de bugüne doğru Irak’taki askeri varlığını yavaş yavaş yine artırmıştır. Yani Erbil (IKBY), Eylül 2017’de Bağdat’tan kopmayı (bağımsızlığı) referanduma taşırken de Irak’ta ciddi bir ABD askeri varlığı vardır. Bütün bu belirtilenlerin anlamı, ABD’nin, İran-Irak savaşından başlayarak Irak Kürtlerini bugün bu noktaya getirmiş olduğudur. Bunlar, ortada olan, yani herkesin gözünün önünde olan gerçeklerdir. Fakat konu bağlamında ortada olanlar sadece bunlarla sınırlı değildir.

Eylül 2017’deki Erbil merkezli bağımsızlık referandumundan % 93 oranında evet oyu çıkmış; gelen tepkiler üzerine, referandumun sonucu “buzdolabına” kaldırılmıştır. Yani ortada uygun konjoktürde buzdolabından çıkarılmayı bekleyen bir referandum sonucu da vardır. Gelinen noktada, ABD ve Irak Kürtler için sorun, referandumun bu sonucunun hayata geçirilmesine yönelik koşulları sağlamadır. Böyle bakınca, IŞİD ile mücadele üzerinden eğitilmiş ve donatılmış, anayasaya aykırı olarak IKBY sınırları dışına çıkmış Peşmerge gücü öne çıkıyor. Suriye Kürtlerinin geldiği nokta öne çıkıyor. IKBY’nin bağımsızlığını kazanmasının Suriye Kürtleri de dâhil bölge Kürtleri üzerinde yol açacağı etki ve bu etkinin tetikleyeceği müstakil Kürt devleti olgusu öne çıkıyor. Yani ABD’nin yıllardır izleyegeldiği Kürt politikası iyice belirginleşiyor. Bu politikanın bugün çok kritik bir aşamaya gelmiş olduğu ve Irak’ın bu aşamada çok kritik bir işleve sahip olduğu görülebiliyor.

ABD, Irak’ta “çapı” işgal yıllarındaki kadar olmasa bile nitelikleri nedeniyle “etkin” bir askeri varlık bulunduruyor. Irak Kürtleri, ABD’ye Irak’ta ayrıca güç veriyor. Ancak bunlar, ABD’ye Irak’ta istediğini yapma açısından yetmemektedir ya da ABD, Irak’ta ön planda gözükmeyi çıkarlarına uygun görmemektedir. Bir de Irak’ta artık ciddi bir İran varlığı ve nüfuzu olduğu gerçeği vardır. Onun içindir ki; ABD, IKBY’nin Bağdat’tan kopması konusunda fazla öne çıkmak istememekte, perde gerisinde kalarak bu konuda ilerlemeyi tercihe etmekte diye değerlendirilmektedir. İşte, İsrail’in Irak’taki İran hedeflerini vurması, bunları çağrıştırıyor ki; bu noktada, İsrail’in özellikle Irak Kürtleri ile olan ilgilerini ve saldırıda bunun da payı olduğunu görmek gerekir.

Irak’taki mevcut tabloda, İsrail’in Irak’taki İran hedeflerini vurması demek, IKBY’nin bağımsızlık yolundaki engelleri tasfiye etmek, ABD’nin müstakil bir Kürt devletine kavuşma emelini kolaylaştırmak anlamlarına gelmektedir. En azından ben böyle anlıyorum.

Bu noktada, son dönemde gözlemlenen İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlık da hatırlanmalıdır. Bu hatırlanırken de, hem Irak’ın Arap nüfusu, hem de Suriye’nin kuzeyinde YPG ile birlikte ABD tarafından eğitilp donatıldığı ileri sürülen Sünni Kürler ile ilgili son haberler de akla gelmelidir. Yani İsrail Irak’taki İran varlığını hedef alması Kürtler ile ilişkilendirilirken, aynı şeyi farklı yollarla Suudi Arabistan da yapmaktadır. İsrail de, Suudi Arabistan da, ABD ile birlikte, IKBY’e bağımsızlık yolunu açma, bu suretle bölgede müstakil bir Kürt devletini ortaya çıkarma peşindedirler.

ABD, yıllardır bölgede müstakil bir Kürt devleti kurma peşinde ise; Kürtler, bölgede Irak’a, Suriye’ye, İran’a ve Türkiye’ye dağılmış olarak yaşıyorsa; Irak’ta bağımsızlığa çok yakın IKBY ve Suriye’de Kürt kantonal yönetimleri ortaya çıkmışsa; Irak’taki ve Suriye’deki bu tablo, İran’daki ve Türkiye’deki Kürtleri ayrılma konusunda isteklendiriyor ve onları dış etkilere açıyorsa; Ortadoğu’nun bütününde değişmesi güç bir ABD karşıtlığı ortaya çıkmışsa; ABD’nin önce IKBY’nin bağımsızlığını, sonra da bölgede müstakil bir Kürt devletinin kuruluşunu gerçekleştirebilmesi için, hem perde gerisinde kalması, hem de perde gerisinde kalarak İran ve Türkiye engellerini ortadan kaldırma yolunda İsrail’i ve Suudi Arabistan’ı kullanması, Washington açısından, beklenen bir yaklaşım olmaz mı?

Suudi Arabistan’ın içeride ve dışarıda çok sıkıntılı bir süreçten geçmekte olduğunu, epeyi bir süredir yazıyorum. Üzerinde açık-örtülü, çok yönlü ve çok ciddi bir ABD baskısı ve tehdidi vardır. Riyad Yönetimi, hem ABD’ye adeta mahkûm gibidir, hem de ABD’nin “oyununa” gelmektedir. Suudi Arabistan’ın Kürtlere olan ilgisi böyle gözükürken, İsrail’in Kürtlere ve İran’a olan ilgisi bundan çok farklıdır, münhasıran ABD merkezli (ABD dayatmasına bağlı) bir ilgi olarak görülememektedir. İsrail, açık İran tehdidi altındadır, hatta bitişik coğrafyalarda (Lübnan’ın güneyinde ve Golan’da) İran ile proxy bir çatışma içindedir. Onun içindir ki, Irak’taki İran varlığını hedef alması, Lübnan’ın güneyinde de, Golan’da da İsrail’in işine gelir. Bu noktada, İsrail’in Suriye’deki İran varlığını sıkça hedef aldığını (ve bu nedenle zaman zaman Rusya ile karşı karşıya geldiğini) da dikkate almak gerekir. Bunların anlamı, ABD’nin ve İsrail’in Suriye’deki ve Irak’taki İran varlığına ilişkin yaklaşımlarının örtüştüğü; ABD’nin bu iki ülkede doğrudan İran’ı karşısına almak yerine İsrail’i kullandığı; bunun İsrail’in de işine geldiği; İsrail’in Suriye’deki ve Irak’taki İran varlığını hedef alırken ABD’nin imkân ve kolaylıklarından istifade ettiğidir.

Bu noktada da, oldukça kritik bir başka konu kendisini belli ediyor. O da, ABD’nin, İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın Irak ve Suriye Kürtlerine ilişkin bu yaklaşımlarının Türkiye (ve İran) için ne anlama geldiğidir. Irak ve Suriye Kürtleri, Türkiye’nin ABD, İsrail ve Suudi Arabistan ile komşu olmasına aracılık ediyor gözükmüyor mu? ABD, epeyi bi süredir bölgede müstakil bir Kürt devleti kurma peşinde değil mi? İsrail, bunu çıkarına görüp ABD’ye destek vermiyor mu? İçinde bulunduğu koşulların etkisiyle bile olsa, Suudi Arabistan da bu resmin içinde gözükmüyor mu? Ankara’nın, Washington, Tel Aviv ve Riyad ile olan ilişkilerinin oldukça sıkıntılı olduğu herkesin malumu değil mi? Öyle ise, nasıl oluyor da, Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile güvenli bölge uygulamasına gitmeyi müzakere edebiliyor? Bu, ne kadar anlaşılabilir görülebiliyor?

Peki, Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile güvenli bölge uygulamasında adım adım ilerlerken bununla eş zamanlı olarak Irak sınır bölgesinde ve Irak’ın kuzeyinde terörle mücadele operasyonlarını yoğunlaştırmasını nasıl anlamak gerekir? Irak’ın kuzeyinde, IKBY ve IKBY sınırı ile Suriye sınırı arasında kalan bölgede, ABD’nin küçük üsler halinde askeri varlığı var iken; Türkiye’nin bu bölgeye yönelik terörle mücadele operasyonlarını yoğunlaştırması ne gibi çağrışımlara yol açıyor? Denklemin içinde olmak, dışında olmaktan daha iyidir diye mi düşünülüyor? Eğer bu düşünce ile hareket ediliyorsa, bunun dayandırıldığı “durum muhakemesi” sorgulanmaya muhtaç demektir. Çünkü bu, Türkiye’nin mevcut gücünün, muhatabın niyet ve maksadının ve cari koşulların objektif olarak görülememiş olduğu anlamına gelir. Sadece Türkiye’nin dış politikada dip yapmış bir yalnızlığı yaşıyor olması bile, bu anlamı çağrıştırmaktadır. Çünkü dış politikada yalnızlık, salt politik bir olgu değildir, ekonomik ve askeri/güvenlik boyutları da olan bir olgudur.

Bu noktada, belki birileri, Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Türkiye’nin G-7’ye dahil olabileceğine işaret etmesini hatırlayabilir!…

Bence, özde, Rusya Devlet Başkanı Putin’in bu işaretinde ifadesini bulan Türkiye yaklaşımı ile ABD Başkanı Trump’ın Türkiye yaklaşımı arasında bir fark yoktur. Biri Türkiye’nin gözünün içine baka baka milli ve coğrafi bütünlüğümüzü hedef alan ayrılıkçı/bölücü terör örgütünü hala himaye etmeye ve güçlendirmeye devam ediyor, diğeri de Türkiye’yi “gaza getirerek”  her açıdan (özellikle ekonomik açıdan) Türkiye’yi şu sıkıntılı günlerde sömürmeye çalışıyor. ABD de, Rusya da, sömürüyor; ikisi arasındaki tek fark sömürme yöntemlerinde… Her ikisinin de, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarını sürdürme ihtirasının farkında olduğu ve bunu istismar ettiği açık değil mi?

Türkiye’ye yazık ediliyor. Mevcut dış politika anlayışı ve uygulaması acilen değişmelidir. Kamuoyunda, izlenen dış politikanın fazla bir karşılığı kalmamıştır; başka bir ifade ile, kamuoyunda, dış politikaya yönelik ciddi bir hoşnutsuzluk vardır. Bunu görebiliyorum. Gördüğüm bu. Bildiğim de, toplumdan yeteri kadar destek görmeyen dış politikaların işe yaramadığı, uygulayacılarını başarısız kıldığıdır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 06 Eylül 2019.

[i]https://foreignpolicy.com/2019/08/27/is-iraq-the-new-front-line-in-israels-conflict-with-iran/?utm_source=PostUp&utm_medium=email&utm_campaign=14698&utm_term=Flashpoints%20OC, 29.8.2019.

 


GÜÇLÜ LİDER-GÜÇLÜ ÜLKE ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Her siyasal lider, yönettiği ülkenin güçlü olmasını ister. Ancak bir ülkenin güçlü olması, içeriden bakıldığında görülen güçten çok farklı bir şeydir. İçeriden bakıldığında görülen güç, görecelidir, subjektiftir, gerçekçi bakış ile fazla bir anlam taşımaz. Asıl güç, ülke, uluslararası ilişkiler sistemi ile birlikte mütalaa edildiğinde görülen güçtür. Siyasal liderler, bu son

ANKARA İÇİN SURİYE YAKLAŞIMINI GÖZDEN GEÇİRME VAKTİ GELMİŞTİR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Şarku’l Avsat’a dayandırılan bir habere göre; Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin siyasi kanadı Suriye Demokratik Meclisi’nin Yürütme Kurulu Başkanı İlham Ahmed, geçtiğimiz günlerde, Rusya’nın Suriye’deki Humeymim askeri üssünde, Rus heyeti ile görüşmüş.[i] SDG temsilcisi, bu görüşmenin ertesi gün de, Şam’a geçerek, Şam’da Suriye Ulusal Güvenlik (İstihbarat) Bürosu Başkanı Ali

İDLİB ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Geriye dönülüp 2011’de Suriye’de ortaya çıkan iç savaşın bugüne kadar olan seyri bir film şeridi gibi gözden geçirildiğinde, arkasındaki asıl amacın Kürtleri denize çıkışı olan müstakil bir devlete kavuşturmak olduğu görülebiliyor. İdlib, bu amaca ulaşılması bağlamında kritik önemi haiz, Suriye’nin kuzey batısında, Türkiye’nin Hatay iline komşu Suriye’ye ait

2019’DA TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE DIŞ POLİTİKADA 2020 ÖNGÖRÜSÜ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Türkiye, 2019 yılında, dış politikada, çözümlerin değil, sorunların bir parçası oldu. Sergilenen dış politika anlayışı ve uygulaması ile, daha sorunlu, soru işaretlerinin daha çok olduğu bir dış politika görünümü ortaya çıktı.

KANAL İSTANBUL: GERÇEĞİ YANSITMAYAN KOMİK BENZETMELER VE GERÇEKLER

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Kanal İstanbul konusundaki tartışma giderek, hem “ciddiyet kaybediyor”, hem de “ciddiyet kazanıyor”. Ciddiyet kaybediyor. Çünkü deniliyor ki, Kanal İstanbul ne ise, Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı da odur. Ciddiyet kazanıyor. Çünkü kamuoyunun haberler, yorumlar ve değerlendirmeler üzerinden konu hakkında bilgi sahibi olması, tartışmayı siyasal iktidarın monologu olmaktan çıkarıp ciddi bir

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.