İRAN TÜRKİYE’DEN NE İSTİYOR? NİYE? TABLO NE?

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

İran, Türkiye’nin devam eden Afrin operasyonunu durdurmasını istiyor.[i]

İran’ı anlayabiliyorum. Çünkü Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına erişme ve “İran Yayı”nı hayata geçirme konusunda epeyi bir mesafe almış iken; şimdi Türkiye, Afrin operasyonu ile bu süreci sekteye uğratıyor. Onun içindir ki, İran’dan gelen açıklamanın nedeni anlaşılabilirdir.

Burada benim açımdan asıl önemli olan, İran’ın söz konusu isteğinin zamanlamasıdır. Türkiye’nin Afrin operasyonu yeni başlamadı. Operasyonda, iki hafta geride kaldı. Eğer İran; bu operasyona karşı idiyse, niye başlangıçta değil de, şimdi itiraz ediyor diye sormak gerekmez mi? Hadi başlangıçta bir itiraz yapmadı diyelim; daha bir hafta önce, geride kalan Ocak (2018) ayının son günlerinde Soçi’de gerçekleşen Suriye toplantısında bunu niye gündeme getirmedi? Getirseydi, bu medyaya yansırdı. Zamanlama olarak bakıldığında, İran’ın itirazının Rus savaş uçağının düşürülmesinden ve Türk tankının imha edilmesinden sonra geliyor ki, bunu önemli buluyorum.

Bunun sorgulanması gerekemez mi? Acaba Afrin operasyonunun ön koordinasyonunda konuşulanlar ile, sonradan sahada gerçekleşenler arasında örtüşmeyen bir durum mu ortaya çıktı? Ya da Afrin operasyonu devam ederken, İsrail’in ve/veya ABD’nin attıkları adımlar, Türkiye’nin Afrin operasyonu ile ilgili olarak “bilinenlerini” değiştirdi mi? En azından, İran’da (ve Rusya’da) ciddi bir istifam mı ortaya çıktı?

Ortada bir tablo var ve bu tabloda şu aktörler görülüyor: Şam-Tahran ikilisi… bu ikiliye oldukça yakın ve Afrin operasyonu devam ederken uçağı düşürülmüş Moskova… ABD’nin de, Rusya’nın da vazgeçemediği ve bölgesel politikalarında kullandığı ve bu iki süper gücü kullanan Kürtler… Hala “güven vermekten uzak” bir duruş sergileyen, tankı vurulmuş Ankara… Hala PYD’ye silah desteğini sürdüren Washington… ÖSO’ya bağlı bazı unsurlar ile birlikte Suriye’ye güneyden girmeye hazırlandığı ileri sürülen Tel Aviv…  Daha başkaları da var… Ne tablo!… Değil mi?

Bu tabloya bakarken Türkiye’ye ilişkin şu tabloyu da hatırlamak gerekir: 15 yıldan fazla bir süredir aralıksız Türkiye’yi tek başına yöneten iktidar partisinin ortaya çıkışı, ilk iktidara gelişi, iktidarının ilk yıllarındaki duruşu ve ABD’nin bütün bunların hepsindeki yeri/payı ile ilgili görüntü, algı, yorumlar…  Aynı iktidarın bir de bugün ABD konusunda kamuoyuna yansıyan görüntüsü!…  Bir taraftan PYD’nin ve YPG’nin PKK terör örgütünün Suriye kolu olduğu ve bunların hepsinin Türkiye’yi hedef aldığı; diğer taraftan da ABD’nin hala PYD’ye/YPG’ye silah yardımı yapmaya devam ettiği, en yüksek perden söyleniyor ve Türk kamuoyu televizyonlardan bunu açıkça duyuyor ve görüyor… Ve de, devam eden Afrin operasyonunda hala ABD ile işbirliğinden söz ediliyor… Yani ortada, uluslararası hukuk ve politika açısından “saldırı” kabul edilen Türkiye’ye yönelik ciddi silahlı bir eylem var, ABD de bu saldırının/eylemin bir parçası (ortağı) ancak, Ankara hala Washington ile işbirliğinden söz edebiliyor…

Böyle bir tabloda Ankara-Washington ilişkileri sorgulanmaz mı? Bu ilişki, iki yüzü olan bir madalyon gibi görülemez mi? Böyle bakıldığında da, Tahran’ın tedirginliği anlaşılır gelmiyor mu? Benzer bir tedirginliğe Moskova’nın da sahip olabileceği akla gelmiyor mu?

Yukarıda belirtilen tablolar ışığında, aklıma gelen bazı hususlar şunlar…

Birincisi: Ankara, artık baştanbaşa güneyinden de “komşu” olduğu İran’dan rahatsız iken, ABD’nin İran’ı karşısına almış olması Türkiye’nin işine gelmez mi? Buradan, halen Afrin operasyonunu sürdüren Ankara ile Washington, Tel Aviv ve Riyad arasında, İran’ı hedef alan “örtülü” bir işbirliğinin olabileceği ihtimali çıkmaz mı?

İkincisi: Uluslararası politikada Ankara’dan duyulan ciddi bir rahatsızlık var mı? Ankara herkesle sorunlu mu, yalnız mı? Bunlardan da, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirip ikisinden de kurtulalım diyenler olabilir ihtimali çıkmaz mı?

Üçüncüsü: Bu ihtimalleri ben görebiliyorum. Peki, ya Ankara, ya Tahran? Onlar da görüyorlar mıdır? 15 yıldan fazla bir süredir adeta “kulaklarını tıkamış” olarak aynen yollarına devam etmelerinden her şeyi bildikleri ve gördükleri(!) çıkarılabildiği için, Ankara için bir şey söylemeyeceğim. Buna ihtiyaçları yok. Ancak İran’ın, bu ihtimalleri gördüğünü düşünüyorum. Denilebilir ki, ABD İran’ı karşısına almış iken, İran, Türkiye ile de karşı karşıya gelmek ister mi? Buna cevabım, bunun bir “maliyet-fayda” analizi konusu olduğudur ve bu analizden İran için “fayda” kefesinin ağır basacağını değerlendiriyorum. Yani, ABD ile karşı karşıya gelmiş İran’ın, Türkiye’yi de karşısına alması pekâlâ mümkündür. Niçin mümkün görüldüğü konusunun ayrıntısı, ayrı bir çalışmanın konusu… Ancak en basiti ile buna da biraz cevap vermiş olayım: eğer Ankara’nın mevcut koşullarda bile Washington’a “göz kırptığı” düşünülür ise, İran, zaten Türkiye ile karşı karşıyadır. Yani Türkiye’yi karşısına alması, İran için,  hem çok fazla değişiklik anlamına gelmeyecek, hem de Ankara’dan rahatsız olanların açık/örtülü desteğini arkasına almasına hizmet edebilecektir.

Türkiye, oldukça zor ve bir o kadar da geleceği açısından kritik bir süreçten geçmektedir. Türkiye’yi 15 yıldan fazla bir süredir aralıksız ve tek başına yöneten mevcut siyasal iktidar, bugüne kadar durup izlediği dış politikayı gözden geçirme ihtiyacı duymamıştır. Hala daha ihtiyaç duymamaktadır. Bu, uygulamadan çıkarılabiliyor. Yani bildiği yolda ilerlemeye devam ediyor… Ancak İlerlediği yolda Türkiye’yi uluslararası ilişkilerinde getirdiği nokta da ortada… Bu tabloda, bir de “dik duruştan” söz ediliyor ki, bunu anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Allah aşkına söyleyin, hiç eylemin sözü desteklemediği bir “dik duruş” olabilir mi? Onca ağır suçlamaya konu yapılan ABD hakkında, Ankara, bugüne kadar bir şey yaptı mı, sözün ötesine geçen ciddi bir tasarrufta bulundu mu? Bu nasıl “dik duruş”? “Dik duruş”un içinde güven vardır, muhataplarına güven verir. Dik duruşu” ile muhataplarına güven veren bir yönetim, hiç uluslararası ilişkilerinde “yalnızları” oynar mı?

Ne yazık ki; dün yazdığım bir yazıda değindiğim Türk siyasetindeki “aynılaşmanın” etkisinde, ”dik duruşa” muhalefet de “iltifat” ediyor; onlar da, iktidara destek veriyorlar,  adeta “doğru yoldasın, devam et, yanındayız” diyorlar. Ben bunu, uluslararası ilişkilerde “ortak akıl” diye bir şeyin kalmadığı anlamına alıyorum. Ortak akıl yok. İktidarın dış politikaya ilişkin dünkü tasarrufları da, bugünkü tasarrufları da doğru!… Tablo, maalesef bu.

Oysa Türkiye’nin dış politikasında adeta “yangın” var ve muhalefet de yangına “körükle” gidiyor… Uygulamanın da içinden gelen, birikim sahibi bir akademisyen olarak, dış politikayı böyle görüyorum.

Dış politikadaki yangına körükle giden bir muhalefet var iken; “Türk Dış Politikasında bugünkü noktaya nasıl gelindi?”, “Kim getirdi?”, “Gelinen nokta konusunda bir nedamet var mı?”, “Bunlar niye görülmüyor, konuşulmuyor?” diye sormanın bir anlamı ve değeri olur mu? “Aynılaşmanın” hâkim olduğu Türk siyaseti ve muhatabına güven vermeyen bir dış politika anlayış ve uygulaması, Türkiye’ye, uluslararası ilişkilerinde maalesef aydınlık bir gelecek umudu vermiyor. Tam aksine daha “karanlık” bir gelecek çağrışımına yol açıyor.

Aklıma, bir zamanlar çok konuşulan “iki buçuk savaş” stratejisi geliyor ve Türkiye için bugün bunun daha ilerisinde olumsuz bir tablonun olduğunu düşünüyorum. Acaba Türkiye, içinde bulunduğu koşullarda, İran’ı da karşısına almaya hazır mıdır? Afrin operasyonuna başlarken, er veya geç, İran ile karşı karşıya geleceğini görmüş müdür?

Yazılacak, söylenecek o kadar çok şey var ki… Bunların özeti; küresel, bölgesel ve ülkesel koşulların, Türkiye’ye, kaosun yapıcı ya da yaratıcı işlevinden yararlanamayacağını açıkça söylediği…

Endişem odur ki; İran’ın bugün Türkiye’den istediği, yarın Türkiye için yeni ve karanlık bir sürecin başlangıç işareti gibi görülebilir. Türk Dış Politikasında, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde, asıl olan Türkiye’nin varlığına halel getirmemek, hak ve menfaatlerini korumaktır. İç politikaya yönelik hesaplar, bu esaslara dayalı dış politikanın (uluslararası ilişkilerin) ancak yan/ikincil çıktıları olabilir. Bundan fazlası olamaz, olmamalıdır. Çünkü hem evrensel hukuk, hem de evrensel siyaset, bunu ret eder, himaye etmez.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 06 Şubat 2018.

[i] https://uk.reuters.com/article/uk-mideast-crisis-syria-iran/iran-urges-turkey-to-stop-army-offensive-in-northern-syria-idUKKBN1FP1VW, 06.02.2018.


İKİNCİ YAZI: “METAL FIRTINA” ÇAĞRIŞIMLARI, SURİYE KRİZİ VE MENBİÇ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk I. ABD’nin Suriye üzerinden Türkiye’ye girip 14 gün gibi kısa bir sürede Türkiye’yi işgal etmesi üzerine bina edilmiş “Metal Fırtına” kitabının onlarca baskısı yapılmış, toplamda yüz binler ile ifade kitap satışa sunulmuştur. Bu, kitabın milyonlarla ifade edilen okuyucu kitlesinin ilgisini çekmiş olduğu anlamına gelir. Bugün Irak’taki ve Suriye’deki mevut tablo

BİRİNCİ YAZI: “METAL FIRTINA” HAKKINDA BİLGİLENDİRME

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk “Metal Fırtına”, Orkun Uçar ve Burak Turna tarafından kaleme alınmış, Aralık 2004’de, Timaş Yayınları tarafından yayınlanmış, politik kurgu türünden bir roman olarak tanıtımı yapılan, toplam 302 sayfalık bir kitap…

MENBİÇ VE “METAL FIRTINA”

Prof. Dr. Osman metin Öztürk Menbiç!… Uluslararası medyada, NATO üyesi Türkiye ile ABD’nin karşı karşıya geldiğine, “stratejik ortaklar” arasındaki bölünmeye dikkat çekiliyor[i]… Uluslar arası kamuoyu bilmeyebilir; ancak bugün yaşananlar ışığında, acaba Türk kamuoyunda hiç “Metal Fırtına” isimli politik kurgu romanı (!) (2004, Timaş Yayınları) hatırlayan olmuş mudur? O kitapta yazılanlar ile bugün-son dönem Türkiye’de yaşananlar

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.