İRAN-İSRAİL GÜNCEL GERGİNLİĞİ VE BUNUN MUHTEMEL BOYUTLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. İçinde bulunduğumuz günlerde, İsrail’in İran’dan duyduğu rahatsızlık farklı bir boyut kazanmaya başlamış; İran’ın kontrolündeki Lübnan Hizbullahı’nın Lübnan-Suriye sınırını IŞİD’dan temizlemek için Lübnan Ordusu ile birlikte başlattığı harekât ve İran’ın Suriye’de artan askeri varlığı, İsrail tarafından, İran tehdidinin daha yakından, üstelik güçlenmiş olarak, hissedilmesine yol açmıştır. Tel Aviv, bundan duyduğu rahatsızlığı son günlerde sıkça ifade eder olmuştur. Rusya’nın İran ile yakınlığı ve Suriye’de bulundurduğu büyük askeri güç nedeniyle, İsrail Başbakan Netanyahu’nun; konu bağlamında, geçtiğimiz günlerde Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki tatil kenti Soçi’de, Devlet Başkanı Putin’e İsrail’in endişelerini ilettiği ve İsrail’in tezleri konusunda Putin’i ikna etmeye çalıştığı ifade edilmiştir.

İran’ın IŞİD ile mücadele bağlamında Irak’ta, Lübnan’da ve Suriye’de doğrudan ya da dolaylı olarak artan askeri varlığı, hiç şüphesiz sadece İsrail’i değil; Rusya’yı ve Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bir konudur. Konu, IŞİD’ın Irak’tan ve Suriye’den çıkarılması bağlamında Orta Asya ve Güneydoğu Asya ile de ilişkilendirildiği için, Çin’i de yakından ilgilendirmektedir. ABD’nin böyle bir tablonun dışında tutulması, hiç şüphesiz eşyanın tabiatına aykırı olacaktır. ABD, belki bu tabloya bakarken en çok hatırlanması gereken aktördür.

II. Irak üzerindeki İran nüfuzunun çok ciddi bir noktaya geldiği, artık açıkça herkes tarafından görülebilen bir husustur. Bağdat Yönetimi, Tahran’ın yakın kontrolü altındadır. Tahran kontrolündeki Şii milisler, IŞİD karşısında Irak Ordusu ile birlikte hareket etmektedir. Şam ile Tahran arasındaki yakınlık, İran Devrim Muhafızları Komutanlığı’nın yurt dışı operasyonlarından sorumlu birimi Kudüs Gücü’ne bağlı unsurların Suriye’de artan varlığı ile birlikte daha belirgin hale gelmiştir. Bugünlerde, İsrail tarafından, İran’ın, Lübnan’da ve Suriye’de füze üretim tesisleri kurma hazırlığı içinde olduğu iddia edilmekte; hatta Suriye’de, Lazkiye ile Tartus arasında (bunların ortasında) kalan Baniyas’ta böyle bir tesisin kurulmasına ilişkin hazırlıklara başlandığı belirtilerek, konuya ilişkin iddia biraz daha somutlaştırılmaktadır. Yine bu bağlamda, İsrail tarafı, Tahran’ın Suriye’de deniz ve hava üssü kurma niyetinde olduğunu da ileri sürmektedir. Bunlar, İran’ın, Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e açılma imkânına kavuşmakta olduğu ve orada kalıcı olacağı anlamına gelmektedir. Eğer Lübnan’da ülke yönetimine dâhil Hizbullah’ın İran ile birlikte hareket ettiği dikkate alınırsa; İran’ın Doğu Akdeniz “çanağı” üzerinde etkili olma imkânının ve avantajının boyutları ve ciddiyeti daha iyi anlaşılmış olacaktır. İran’ın bu suretle Doğu Akdeniz’de varlık göstermesi, hiç şüphesiz, askeri açıdan yeni cephe açma ve elindeki silahların menzili bağlamında, enerji açsından ise bölgedeki enerji kaynaklarına ve enerji ulaşım hatlarına nüfuz etme bağlamında son derece önemli olacaktır.

Türkiye, Anadolu Yarımadasının güney kıyıları, İskenderun Körfezi ve Hatay üzerinden, Doğu Akdeniz “çanağı”nın kuzey ve kuzeydoğu bölümüne hâkim bir konumdadır. Doğudan İran’a komşu olan Türkiye, Irak’ta ve Suriye’de artan İran varlığı nedeniyle, bu ülke ile güneyden de komşu olma noktasına gelmiştir ve Doğu Akdeniz kıyısına çıktığında, bu kıyılar üzerinden de İran’a komşu olacaktır. Eğer İran’ın Güney Kafkasya ülkeleri üzerinden Karadeniz’e açılma çabası içinde olduğu da dikkate alınırsa, Türkiye’nin İran ile “çevrelenmesi” ya da İran’ın Türkiye’yi “çevrelemesi” daha belirgin olacaktır.

Türkiye için söz konusu olan bu durum, Rusya’yı, “en az” Türkiye kadar yakından ilgilendirecek bir durumdur. Çünkü Anadolu Yarımadası ve Karadeniz, hem doğrudan Rusya’nın güvenliğini ilgilendiren, hem de yoğun enerji ulaşım hatlarını içeren coğrafyalardır. Yani Anadolu Yarımadası ve Karadeniz, ekonomik, politik ve askeri açılardan Rusya için kritik önemi haizdir. Onun içindir ki, İran’ın bu coğrafyalar üzerinde etkili olma imkânına ve avantajına kavuşması Rusya için oldukça anlamlıdır, önemlidir.

İran’ın Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz kıyılarına açılması ve Lübnan üzerinden Doğu Akdeniz “çanağı” üzerinde etkili olma imkânına ve avantajına sahip olması; hiç şüphesiz, İsrail ve Suudi Arabistan için de çok önemlidir. Doğu Akdeniz kıyısında, Suriye’ye komşu, küçük bir ülkeye sahip İsrail, bu suretle İran’a komşu olmakla kalmamakta; İsrail için, son dönemde Doğu Akdeniz’de bulduğu doğalgazın değerlendirilmesinde ve taşınmasında ciddi bir risk de belirmiş olmaktadır. Eğer güneyden Kızıldeniz’e girişteki Babül Mendep Boğazı’nı kontrol eden Yemen’deki İran varlığı ve bu ülkede devam eden iç savaş ile, İsrail’in Akabe Körfezi üzerinden Kızıldeniz’e açıldığı da hatırlanırsa, hem İsrail’in artan İran endişesi, hem de son dönemde belirginleşen Tel Aviv-Riyad yakınlaşması daha iyi anlaşılacaktır.

Suudi Arabistan’ın İran tarafından çevrelenmekte olduğu, yukarıda belirtilenlerden kolayca çıkarılabilecek bir husustur.

Yukarıda belirtilenlerin Tahran açısından özeti; İran’ın ekonomik, politik ve askeri açılardan güçlenmekte ve güvenliğini ileriden sağlama avantajına kavuşmakta olduğudur. Bu tablonun İsrail üzerindeki İran baskısını artırması kaçınılmazdır. İsrail’den gelen, eğer İran’ın Suriye’de füze üretim tesisi (deniz ve hava üsleri) kurmaya başladıklarını tespit edersek, kendimizi savunmak için, “önleyici saldırı” hakkımızı kullanabiliriz yolundaki açıklama, adeta İsrail Yönetiminin artan endişesini ve İsrail Yönetimi üzerinde artan baskıyı açıklamaktadır.

III. a. Şam Yönetiminden geçtiğimiz günler gelen bir açıklamada; Suriye Ordusunun Rusya’dan, İran’dan ve Lübnan Hizbullahı’ndan aldığı destekle ilerlediğinden söz edilmesi oldukça anlamlıdır. Hizbullah’ın Genel Sekreteri Nasrallah da, hedeflerinin Lübnan-Suriye sınırını IŞİD’dan temizleme olduğunu açıklamıştır. Lübnan Hizbullahı’na bağlı Şii unsurların, Musul’u IŞİD’dan geri almaya yönelik harekâtta yer aldıkları da bilinmektedir. Bu belirtilenler, bir taraftan Tahran’ın Lübnan Hizbullahı’na yeni ve daha “ileri” bir işlev yüklediği anlamına gelmekte, diğer taraftan da Irak’ı ve Suriye’yi IŞİD’dan temizlemek için Peşmergenin “kullanılmasını” hatırlatmaktadır. Peşmerge ve PYD/YPG nasıl IŞİD ile mücadele üzerinden güçlendiriliyor ve bu suretle bölgede bağımsız bir Kürt devletinin alt yapısı oluşturulmak isteniyor ise; İran’ın da, Lübnan Hizbullahı’nı, IŞİD ile mücadele üzerinden, benzer şekilde “daha ileri görevler için” güçlendirdiği ve hazırladığı düşünülmektedir. Daha somut olarak, İran’ın bu suretle, hem İsrail karşısındaki pozisyonunu güçlendirmeyi, hem de muhtemel bağımsız Kürt devletini kontrol etmenin alt yapısını bugünden oluşturmayı amaçladığı değerlendirilmektedir. Yani, İran için, Lübnan Hizbullahı’n işlevi artık sadece İsrail ile sınırlı değildir. Tahran, Lübnan Hizbullahı’nı artık İran’ın bölgesel üstünlüğüne yön vermek, bu yolda mesafe almak için kullanmaktadır.

b. Son dönemde arka arkaya Ankara’ya yapılan ziyaretlerde, gerçek/asıl gündemin ne olduğu bilinmemektedir. Bununla beraber, arka arkaya gerçekleşen İran ve Rusya Genelkurmay Başkanları ile ABD Savunma Bakanı’nın Türkiye ziyaretlerinin ağırlıklı konusunun, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY)’nin Irak’tan koparak bağımsızlığını kazanmasına bağlı muhtemel gelişmeler olabileceği akla gelmektedir. Ancak bu ihtimalin yanında, İsrail’in Suriye’de doğrudan ya da dolaylı olarak İran ile kısa süreli bir sıcak çatışmaya girme ihtimali de çağrışım yapmaktadır. Erbil’in bağımsızlık referandumuna verdiği açık destek ve referandum tarihinin çok yaklaşmış olması dikkate alındığında, İran ile gerginliğin artırmasının tam da bu zamana denk gelmesi, İsrail’in, gerçekte bağımsızlık yolunda IKBY’nin (Barzani’nin) önünü açma, yani Erbil’in bağımsızlık sürecine eylemli olarak destek vermek istediği de akla gelmektedir. İsrail’in son günlerde tırmandırdığı İran gerginliğinin arkasında, gerçekte bunun da olabileceği düşünülmektedir. Kısa süreli sıcak bir çatışma ihtimalinden söz edilebilir. Esasen burada belirtilen ihtimaller, iç içe geçmiştir, biri birlerine bağlıdır. Ve bu ihtimaller, geçtiğimiz günlerde Şam Yönetiminden gelen “savaşın sonuna gelindi, biz kazandık” açıklamasının aksine, Suriye’deki iç savaşın devam edeceğini; hatta İsrail’in “İran Suriye’yi ‘Lübnanlaştıracak’“ iddiasının ilerisine geçerek, Afganistan’ı giderek daha çok çağrıştıracak bir mecrada Suriye’de yeni bir çatışma dönemine geçileceğini çağrıştırmaktadır. ABD askeri unsurlarının yıllarca Suriye’de kalabileceğinden söz edilmeye başlaması, bu ihtimale güç katan bir gelişmedir. Keza ABD’de öne çıkan “ırkçılık” olaylarına İsrail’den sert değil “düşük perdeden” bir tepki gelmesi de, yine Suriye’deki çatışmalarda yeni bir döneme geçileceği ve bu yeni dönemde ABD ile İsrail’in yeniden yakın çalışacakları algısına yol açmaktadır.

c. İsrail ile İran arasındaki gerginlik yukarıda ifade edildiği şekilde artarken, gerek Rusya’dan, gerekse Çin’den, fazla bir ses çıkmamaktadır. İsrail Başbakanı Netanyahu, Rusya Devlet Başkanı Putin’i ziyaret etmiştir ama, Putin’den konuya ilişkin bir açıklama gelmemiştir. Çin’in Suriye’ye daha çok eğileceği ve Suriye’deki varlığını artıracağı konuşulmaktadır ama, Pekin’den ses çıkmamaktadır. Moskova ve Pekin açısından genel görünüm bu olmakla beraber, Batı basınında, Irak’tan ve Suriye’den “atılacak” IŞİD unsurlarının Orta Asya’ya ve Güneydoğu Asya’ya gidecekleri işlenmektedir. Eğer IŞİD’ı ABD (ve Suudi Arabistan) ile ilişkilendiren görüşler (iddialar) çıkış noktası alınır ise; bu, IŞİD’ın Rusya’ya ve Çin’e doğru itilmesi, yani Moskova’nın ve Pekin’in IŞİD ile meşgul edilmesi anlamına gelecektir. Bunu, Rusya’nın ve Çin’in Irak’ta ve Suriye’de hareket serbestisini kısıtlama ya da “nüfuzlarını kullanmayacakları” bir pozisyonda tutma isteği/politikası olarak görmek de mümkündür. Ancak Rusya’nın ve Çin’in uluslararası politikadaki konumları ve güçleri dikkate alındığında, böyle bir isteğin/politikanın hayata geçmesi oldukça zor görüldüğü gibi, bu iki süper gücün IŞİD’ın atılması ile Irak’ta ve Suriye’de ortaya çıkacak “boşluğun” doldurulmasına seyirci kalmamaları da beklenecektir.

d. ABD’nin ya da Trump Yönetiminin İran’a ve Kürtler konusuna ilişkin yaklaşımı oldukça açıktır, herkesçe bilinmektedir. ABD’nin bu iki konudaki güncel yaklaşımı, genel olarak İsrail ile örtüşmektedir. ABD ile Rusya karşı karşıyadır. Obama döneminde ABD’nin Orta Doğu’ya mesafeli yaklaşması, İsrail’in Suriye üzerinden Orta Doğu’ya güçlü bir dönüş yapan Rusya ile ilişkilerinin artmasına yol açmıştı. Ancak Trump Yönetiminin Orta Doğu konusunda Obama’dan ayrılarak bölgede daha çok varlık bulundurmaya başlaması, İsrail’in Rusya ile olan ilişkilerini etkileyecektir. Çünkü bu etkilemeyi besleyen başka etkenler de vardır. ABD, artık Dünyanın önde gelen enerji satıcısı ülkelerinden biridir. İsrail de, Doğu Akdeniz’de bulduğu zengin doğalgaz kaynakları üzerinden, enerji satıcısı ülkeler kategorisine dâhil olma yoluna girmiştir. Bu bağlamda bakıldığında, Rusya ve İran; hem Dünyanın önde gelen enerji satıcısı ülkeleridir, hem Avrupa enerji pazarını ellerinde tutmaktadırlar, hem de bölgede biri birlerine yakın durmaktadırlar. ABD’nin ve İsrail’in her ikisinin de Avrupa’yı kendilerinin enerji pazarı olarak görmesi ve İran’ı karşılarına almış olmaları, bize göre, ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerin oldukça yakın olduğu eski günlerine dönme ihtimalinin güçlü olduğu ve İsrail’in Rusya ile olan ilişkilerinin bundan etkileneceği anlamlarına gelmektedir. Bu noktada, Tel Aviv-Washington ilişkilerindeki yakınlaşmanın, İsrail’in iç politikasında Netanyahu’nun rahatlamasına ve üzerindeki baskının hafiflemesine hizmet edeceği de düşünülmektedir.

e. Peki Türkiye için ne söylenebilir? Ankara’nın dış politika yaklaşımlarında görülen tutarsızlıklar ve istikrarsızlıklar bir belirsizliğe ve güvensizliğe yol açmış olduğu için, Türkiye için isabet derecesi yüksek bir öngörüde bulunmak bize güç gelmektedir. Bu güçlüğün, bölgesel gelişmeler bağlamında Türkiye’nin mevcut ve muhtemel muhatapları için de geçerli olduğundan şüphe duyulmamaktadır. Şu an itibarıyla, Ankara’nın ABD ve AB ile olan ilişkilerinin geleceği konusunda güvenilir bir değerlendirmede bulunmak oldukça güçtür.

Bir taraftan Türkiye için iç içe geçmiş “çelişkili durumlar” söz konusudur. ABD’nin ve İsrail’in Kürtlere açıkça verdiği destek ve bunun Türkiye’de yol açtığı ülke ve ulus bütünlüğünü koruma endişesi Ankara’yı İran ile birlikte hareket etmeye itmektedir. Diğer taraftan Sünni İslam kimliğini öne çıkarmasının ve Riyad’a yakın durmasının etkisinde İran ile olan ilişkileri “soğuk/mesafeli” bir süreçten geçmekte olan Türkiye’nin, doğudan sonra bütün güneyinden ve Doğu Akdeniz üzerinden de İran ile komşu olma durumu ile karşı karşıya gelmesi; yeni beliren bu komşuluk durumunun, 2015’te imzalanan nükleer anlaşma ve yaptırımların kademeli bir şekilde kaldırılması sonrasında İran’ın güçlenmesi ve bölgesel dengeleri lehine değiştirmeye başlaması üzerinden Ankara için ciddi endişeye dönüşmesi de, Ankara’yı ABD’ye ve İsrail’e (ve de Suudi Arabistan’a) itmektedir.

Türkiye için, bir de “çok kritik önemi haiz” Rusya faktörü vardır. İki ülke arasındaki ilişkiler, bugün itibarıyla, yakın gözükse de, gerçekte çok kırılgan olduğu, biraz da adeta “pamuk ipliğine bağlı” gibi gözüktüğü değerlendirilmektedir. Bu, bize göre, Ankara’nın Suriye politikasını derinden etkileyen bir durumdur. Ankara-Moskova ilişkilerinin yeniden bozulması, diplomasi yoluyla çözümü oldukça zor olacak yeni ve farklı bir sürece yol açacaktır diye düşünülmektedir ki; iki ülke, aynı coğrafyayı paylaşmaktadır ve Karadeniz üzerinden komşudur. Ankara-Moskova ilişkilerinin bu durumu, Rusya ile İran arasındaki yakınlık üzerinden Türkiye’nin İran ile olan ilişkilerine, Rusya ile ABD’nin karşı karşıya bulunması üzerinden de Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerine yansımaktadır. Ancak ABD’nin bölgede “NATO üyesi” Türkiye’yi adeta görmezden gelmesi, bununla da kalmayıp dolaylı olarak Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü hedef alan yaklaşımının Başkan Trump ile birlikte daha ileri bir aşamaya geçmiş olması nedeniyle, Türkiye’nin Suriye konusunda ABD ile birlikte hareket etmesinin artık çok güç olacağı düşünülmektedir. Bununla beraber, Ankara’nın “batık maliyetlerinin”, genelde doğuya özgü kabul edilen ancak uluslararası ilişkilerde yeri olamayan duygusallığının ve bugüne kadar dış politikada sıkça sergilemiş olduğu (yalnızlığa düşmesine neden olan) “zik-zakların” etkisinde, zayıf bile olsa, Ankara’nın yeniden yüzünü ABD’ye çevirme ihtimalinin bulunduğu da kabul edilmektedir. Bu ihtimal, bize göre, Rusya’yı tedirgin etmekte ve Türkiye’ye hep şüphe ile bakmasına yol açmaktadır.

Yukarıda belirtilenler ışığında, Türkiye’nin İran kaynaklı güncel endişelerinin uygun ve güvenilir bir şekilde karşılanmasına bağlı olarak, Ankara’nın ve Tahran’ın Irak ve Suriye konusunda benzer bir yaklaşım içinde olması, daha gerçekçi ve uygulanabilir bulunmaktadır. Bu, Rusya’yı rahatlamak suretiyle, Moskova’nın Türkiye-İran ilişkilerinde daha yapıcı bir rol oynamasına ve bu yolda sorumluluk üstlenmesine de hizmet edebilecektir. Moskova’nın ve Tahran’ın Pekin ile olan mevcut olumlu ilişkileri dikkate alındığında, Ankara ile Tahran arasında belirgin ve samimi bir diyalog zemininin oluşmasının Çin’in de işine gelebileceği ve Pekin’in böyle bir sürece katkı verebileceği de düşünülmektedir.

Ankara’nın Tahran’a “bakarken” ayrıca şu hususları da görmesi gerektiği düşünülmektedir. (i) Soğuk Savaş yıllarında, o zamanki SSCB ile oldukça uzun bir kara sınırı ve Karadeniz üzerinden komşuluk ilişkisi içinde bulunabilmiş Türkiye, o yılların birikimine sahip bir ülkedir. Doğudan, güneyden ve Doğu Akdeniz üzerinden İran ile komşu olunması, elbette ki bir endişeye yol açmalıdır ama, bu endişeyi çok da büyütmemek gerekir. (ii) Katar’ın İran ile ilişkilerini geliştirmek istemesini “önemsemek” gerekir. Türkiye, büyük ve güçlü bir ülkedir. Ve yukarıdaki mülahazalar ışığında, bugün itibarıyla, İran ile diyalog içinde olmasının Türkiye’ye getirisi yüksek olacaktır diye değerlendirilmektedir. (iii) İran, bir dönem, Afganistan’da Taliban karşısında, Kuzey İttifakı ve Pakistan ile birlikte hareket etmiştir. Bu, ülke çıkarlarının uluslararası ilişkilerdeki yönlendirici etkisine işaret eden, bugün Türkiye için anlamlı bulunan bir örnektir.

IV. Yukarıda verilen tablodan yola çıkılarak, İran-İsrail gerginliğinin, Suriye’de kısa süreli sıcak bir çatışmaya dönüşme riskini içerdiği, ancak bu riskin düşük olduğu düşünülmektedir. Gerek Başkan Trump’ın, gerekse Başbakan Netanyahu’nun ülkelerinde kamuoyu baskısı altında bulunmaları ve her iki liderin de Suriye’deki sıcak bir çatışmanın üzerlerindeki baskıyı hafifletmede işlerine yarayabileceğini düşünebilecek olmaları, bize göre, riski güçlendirmemektedir.

Çünkü Rusya, Suriye’de sahadadır, büyük güç bulundurmaktadır ve sahayı düzenlemektedir. ABD, Avrupa’nın kuzeyinden ve Ukrayna’dan sonra, Suriye’de de Rusya’yı karşısına almakta zorlanacaktır. Rusya’nın ve Çin’in ABD karşısındaki duruşları ve ABD’ye ilişkin yaklaşımları benzerlik arz ederken, ABD’nin Suriye’de sıcak bir çatışmayı başlatması ve Rusya ile karşı karşıya gelmesi, ABD için çok ciddi bir risk olacaktır. Yani ABD’nin Suriye’de sıcak bir çatışmayı göze alması, şimdilik oldukça zayıf bir ihtimal olarak gözükmektedir.

Ancak İsrail’in (ABD’nin dolaylı desteğine sahip olarak), 1981’de Irak’ta Osirak reaktörünü tahrip etmek için yaptığı saldırıya benzer bir saldırıyı tek başına Suriye’de gerçekleştirmesi her zaman için mümkün görülmektedir. Bunun için, önce Suriye’de (ya da Lübnan’da) İran’a ait “Osirak benzeri” bir tesisin varlığının tespit edilmesine de ihtiyaç yoktur. Böyle bir tesis, medya üzerinden, “yapay”/”görsel” olarak yaratılabilir ve İsrail hava saldırısını meşru/haklı göstermede pekâlâ kullanılabilir. Erbil’in bağımsızlık referandumu için öngördüğü 25 Eylül (2017) tarihi yaklaşırken, İsrail; Kürtleri bağımsızlık yolunda cesaretlendirmek, karşı girişimleri caydırmak ve Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığının önünü açmak için, oldukça sınırlı ve işaret niteliğinde böyle bir adımı atabilir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 30 Ağustos 2017.


BAŞKAN TRUMP’IN AVRUPA’YA “SOPA GÖSTERMESİ” ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Başkan Trump, geçtiğimiz günlerde, NATO Genel Sekreteri’ni kabulünde, Avrupalı müttefiklerine, özellikle Almanya’ya, “sopa” gösteriyor[i]… Avrupa ülkeleri NATO katkı paylarını artırmaz ise, ABD’nin müttefikleri için savunma yükümlülüğünü yerine getiremeyebileceğine dikkat çekiyor. Ya NATO’ya katkı paylarınızı artırın ya da güvenlik konusunda başınızın çaresine bakın diyor. Bu söylem, Başkan Trump’ın seçim kampanyasından bu

HİNDİSTAN VE ABD’NİN RUSYA YAPTIRIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Putin, Almanya Başbakanı Merkel’den sonra, bugün (21 Mayıs 2018) Hindistan Başbakanı Modi’yi de Soçi’de kabul ediyor.  Putin-Modi görüşmesinin, 4-6 saat süreli, gayri resmi bir zirve olacağı ifade ediliyor[i]. Önümüzdeki günlerde Japonya Başbakanı Abe ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron da, Putin’i ziyaret edecekmiş… Bu ziyaretler, yeniden Devlet Başkanı seçilen Putin’i tebrik ziyaretleri

LÜBNAN’DAKİ GENEL SEÇİMİN SONUCU VE ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Lübnan’da, dokuz yıl aradan sonra, 06 Mayıs 2018 günü, genel seçimler yapıldı. Biraz araştırma yaptım ve gördüm ki, üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen, seçime ilişkin resmi nihai sonuçlar henüz açıklanmamış. Kamuoyuna yansıyan, seçime katılım oranının düşük ( % 49,2) olduğu, Sünnilerin genelde sandığa gitmemeyi tercih ettiği yönündedir. Seçimin, çok

ABD SİLAH SATMAZ İSE, TÜRKİYE BUNA KARŞILIK VERECEKMİŞ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Türk Dış Politikası, bana göre, tam bir komedi… Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasına bir tepki olarak ABD’de Türkiye’ye silah satılmasını engellemeyi öngören bir yasa tasarısının gündemde gelmesi üzerine, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu açıklama yapıyor ve diyor ki, bu yasa çıkarsa, Türkiye buna “karşılık” verir[i]… Bu

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.