IRAK-ŞAM İSLAM DEVLETİ (IŞİD) ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

1. Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) isimli örgütün Irak’ta Musul’un kontrolünü ele geçirmesi ve Türkiye’nin Musul’daki Konsolosluk görevlilerini (Konsolos dahil) ve Tük vatandaşı şoförleri enterne edip denetimi altına alması (tutuklaması), bütün Dünyada geniş yankı bulmuştur. Bu yankıya rağmen; IŞİD’ın, terörist bir örgüt; eyleminin de terörist bir eylem olarak görülmesi ve gelişmelere bu bağlamda yaklaşılması, “yüzeysellik” ile malul bir yaklaşımdır. Elbette ki, her terör örgütü gibi, IŞİD’in ve eylemlerinin de uluslararası ilişkiler bağlamında bir anlamı ve yeri vardır. Ancak IŞİD’in uluslararası ilişkiler bağlamındaki anlamının ve yerinin çok daha belirgin ve ciddi olduğu düşünülmektedir. Onun içindir ki, IŞİD’in özellikle ve sadece terör örgütü vurgusuyla ele alınması doğru bulunmamaktadır. Terör örgütü vurgusu IŞİD’ı ve eylemlerini sıradanlaştırır ve bu da isabet derecesi yüksek değerlendirmeler yapılmasını engeller.

Bahse konu gelişmeler, görsel medyada yer verilen ilgili haritalar ve yapılan açıklamalar ile birlikte hatırlanırsa; Irak’ın parçalara ayrıldığı ve bu parçalanmada üç bölgenin öne çıktığı görülür. Birincisi, Irak’ın kuzeyinden başlayıp, İran sınırının önünde, güneyde, Kerkük’ün güneyine kadar uzanan ve batıda, Türkiye sınırına paralel bir koridor halinde Doğu Akdeniz’e ulaşan bölge; ikincisi, bu koridorun güneyini ve Irak’ın aşağı kesimlerindeki Şii bölgesinin kuzeyini içine alıp Suriye ortalarına kadar gelen bölge; üçüncüsü de, güneyde, Suudi Arabistan’a ve Kuveyt’e komşu, Basra Körfezi’ne açılan ve batıdan İran’a bitişik olan bölgedir. Birinci bölge, Irak kuzeyindeki Kürt Özel Bölgesi Yönetimi (KÖBY) ile ilişkilendirilen bölgedir. KÖBY’nin sınırları bellidir ve ancak IŞİD’in söz konusu girişimleri sonrasında KÖBY’ne bağlı “askeri” güçlerin “koruma” amaçlı olarak güneye (Kerkük’e) doğru kaydırılması, bu bölgeyi “genişletmiş” ve Kürtler lehine KÖBY’nin “fiili” sınırlarını değiştirmiştir. İkinci bölge, IŞİD’in kontrolünde olan ve hem Suriye topraklarını hem de Irak topraklarını kapsayan bölgedir. Üçüncü bölge de, Irak’ta Şii nüfusun yoğun olduğu, Tahran’ın nüfuz alanına dahil ve İran’a bitişik olan bölgedir.

Irak’ın parçalanmasını ve bu üç bölgeyi konu edinen haritalar ve açıklamalar medyada yer bulurken, IŞİD’in bir terör örgütü, eyleminin de terörist bir eylem olarak izah edilmesinin ya da gösterilmesinin, maksatlı olabileceği, maksatlı değilse oldukça yüzeysel bir yaklaşım olacağı açıktır. Irak’ın parçalara ayrılmış olarak gösterilmesi ve bu bölgeler, IŞİD’in, Irak’ın işgali ile başlayan süreç içinde ortaya çıkmış, Suriye krizi ile kendisini gösteren ve Türkiye ile birlikte, güney komşuları Irak’ı ve Suriye’yi içine alan bir “alt” senaryonun hazırlanmış ve uygulamaya konulmuş olduğunu akla getirmektedir. IŞİD’ın Irak’ta Musul’u ele geçirmesi ve Bağdat’a doğru ilerlemesi konuşulurken ve söz konusu haritalar ve bölgeler medyada kendisine yer bulurken, Suudi Arabistan’dan, İran’dan, Çin’den ve gelişmelerin bölge Kürtleri üzerindeki olası etkilerinden fazla söz edilmemesi “manidar” bulunmaktadır.

IŞİD ve son eylemleri, gerçekte bir “proxy savaşa”, başka bir ifade ile üstlendiği “aracılık” işlevine işaret etmektedir. IŞİD’e bakılınca; bir tarafta, bölge içi-bölge dışı birçok aktörün hedef ve çıkarları ile uyumlulaştırılmış, onların işine gelen; diğer tarafta da, birden fazla aktörü hedef alan ve birden fazla amaca aracılık eden bir durumun varlığından söz etmek mümkündür.

  1. Küresel ve bölgesel politikaların son 10 yılından başlayarak bugüne gelindiğinde, bazı şeyler daha netlik kazanmakta ve öne çıkmaktadır.
  2. 1979’da, Soğuk Savaş yıllarının koşullarında, İran’da komünistler yerine Humeyni’ye “yol veren” ve arkasından Humeyni rejiminin yerini “sağlamlaştırması” için İran-Irak Savaşına “yol veren” ABD’nin 2003’te Irak’a girmesi, sonuçta İran’ın, Şam-Tahran ilişkisinde fiziki bağlantıyı engelleyen Irak engelinin ortadan kalkmasına hizmet etmiştir. ABD sayesinde, Irak’ta, ülke yönetimi Şiilerin kontrolüne girmiş ve bu da Tahran’ın nüfuzunun Irak’ta yayılması ve güçlenmesi anlamına gelmiştir. İran’dan başlayıp Irak ve Suriye üzerinden “kesintisiz” bir şekilde Doğu Akdeniz ulaşan bir “Şii nüfuz alanı” ortaya çıkmıştır. İran, böylece Doğu Akdeniz’e açılma fırsatını yakalamıştır. Irak’ta bir önceki genel seçim sonrasında kurulan ve geçtiğimiz 30 Nisan (2014)’da yapılan seçim sonuçlarına göre henüz yeni bir hükümet kurulamadığı için halen görevine devam eden Maliki başkanlığındaki Irak Hükümetinin de, ABD ile İran arasındaki “mutabakatın “ürünü ve işareti olduğu kabul edilmektedir.

Irak’taki ve Suriye’deki (+Lübnan’daki) “Şii nüfuz alanı” üzerinden Doğu Akdeniz’e açılmasının İran’a sağlayacağı avantajlar önemlidir. Enerji kaynakları yönünden zengin, devlet yapısı köklü, güçlü silahlı kuvvetlere sahip, ciddi bir nükleer program geliştirmiş İran’ın, artık sadece bölgesel dengeler açısından değil, küresel dengeler açısından da görülmesi gerekir. Bölgesel dengeler İran lehine değişmektedir. Bu değişim, İran ile yakın ilişki içinde olan Çin’in de işine gelmektedir. Çin ile olan ilişkileri, İran’a ayrıca güç vermektedir. Bu noktada, ABD-İran yakınlaşmasından söz edilmesi nedeniyle eskisi gibi İran-Çin ilişkilerinden söz edilmeyeceği, dolayısıyla bu ilişkinin İran’a güç verdiğinden söz edilmesinin yerinden olmayacağı düşünülebilir. Ancak İran’ın geçen süre içerisinde güçlenmiş olduğu, ABD’nin Suudi Arabistan ile arasına mesafe koyduğu ve İran’a yaklaştığı düşünülürse, İran ile ilgili değerlendirmenin değişmeyeceği görülecektir. Yani ABD ile yakınlaşmanın da İran’a güç vereceğinden şüphe duyulmamaktadır. Burada vurgulanmak istenen asıl husus, İran’ın güçlenmiş olduğu, bölgede öne çıktığı ve küresel dengeleri yakından etkileyen bir konuma geldiğidir.

İran ile ilgili bu gelişmeler ve geldiği nokta, Suudi Arabistan’ı ciddi rahatsız etmiştir. Çünkü İran ve Suudi Arabistan; biri Şii kimliği ile, diğeri Sünni kimliği ile, İslam Dünyasının hamiliği rolüne soyunmuş, rekabet içinde iki ülkedir. Her iki ülkenin aynı zamanda enerji satıcısı ülkeler olması, onların bu rekabetlerinin İslam Dünyasını kontrol etme ile sınırlı olmadığına da işaret eder. Onun içindir ki, ABD’nin İran ile yakınlaşmasına Suudi Arabistan’dan gelen tepkinin, sıradan bir tepki olmanın ötesine geçen bir tepki olduğunun görülmesi gerekir. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Orta Doğu’daki küçük Arap ülkelerinin bilgiye-istihbarata yaptığı yatırımın, bu ülkelere gelişmelerin seyri konusunda önde olma avantajı sağladığını, bu bağlamda hatırlamak uygun olacaktır. Suudi Arabistan’ın son dönem dış politikasının (yaklaşımlarının), bu önde oluşla ilişkilendirilmesi gerekmektedir.

  1. Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ve İran’da Humeyni’nin iktidara gelişi ile başlayan ve bugüne kadar gelen süreç, önce “militan İslamist” olgusunu, sonra da “siyasal İslam” olgusunu öne çıkarmıştır. Bu olguların öne çıkışı; İslam Dünyasının, 1970’lerin ortalarındaki “petrol krizinden” daha ileri, daha bilinçli, daha yaygın (bütüncül) ve daha güçlü bir görüntü vermesine neden olmuştur. Sürecin yansıttığı bu görüntünün, özellikle üç açıdan görülmesi gerekir. Birincisi, Müslümanların artık sadece Orta Doğu ile ilişkilendirmemesi, Müslümanların yaşadığı bütün coğrafyalara bakılması ve dolayısıyla hem Dünya enerji kaynaklarının yarısından fazlasının bu coğrafyalarda bulunduğunun hem de bu coğrafyaların Dünyanın en önemli geçiş yerlerini (boğazları-kanalları) içerdiğinin görülmesidir. Bu görüntü,”militan İslamistler” ve “siyasal İslam” ile birlikte, Müslümanların gerçekte “güç” olarak ciddi bir potansiyele sahip olduklarının fark edilmesine ve görünür gelecek itibarıyla potansiyel tehdit olarak algılanmasına neden olmuştur. İkincisi, bu fark edişin ve algılamanın İslam Dünyası için de söz konusu olmasıdır. İfade uygun olur ise, İslam Dünyası kendisini “keşfetmiştir”; gücünü, imkan ve yeteneklerini, avantajlarını, zayıf ve güçlü yanlarını görmüştür. Önce Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı gösterilen direniş, sonra yine Afganistan’da ABD merkezli çok uluslu güce karşı yürütülen mücadele ve en son olarak Suriye’deki iç çatışma, bir anlamda, “keşfe” aracılık etmiştir. Üçüncüsü de, bu fark edişlerin ve algılamaların, İslam Dünyasını hedef alan bir “karşı” hareketi doğurmuş olmasıdır. Huntington’ın “medeniyetler çatışması tezinin”, aslında bu hususların hepsini dikkate alan bir içeriğe sahip olduğu da ileri sürülebilir.

Bu açıdan bakılınca, bazı hususlar daha netleşmektedir diye düşünülmektedir. “İslami terörizm” nitelemesi, İslam karşısındaki cepheyi güçlendirmek ve İslamı baskı altına almaya yönelik “maksatlı” bir nitelemedir.  ABD’nin Suudi Arabistan’dan uzaklaşıp İran ile yakınlaşması, bir taraftan güçlenen İran’ı kontrol etme amacına hizmet etmekte, diğer taraftan da “İslam içi” çatışmayı tahrik ve teşvik etmektedir.

  1. Irak’ta artan İran nüfuzu, Tahran’ın Şam Yönetimini desteklemesini kolaylaştırmakta ve dolayısıyla ömrünü uzatmaktadır. Bu, Suriye’deki krizin -bağlı sorunlar da dâhil her yönüyle- devam etmesi anlamına gelmektedir.

Yine Irak’ta artan İran nüfuzu; Pekin ile Tahran arasındaki yakın ilişki nedeniyle, Kuzey Kore’den başlayıp Doğu Akdeniz’e kadar uzanan stratejik bir çizgide Çin’e avantaj sağlamakta; Çin’in “geniş” Orta Doğu bölgesinde varlığını artırmasına ve korumasına hizmet etmektedir. Bölgesel dengelerin İran lehine değişmesi, Çin’in küresel dengelerde öne çıkmasında, Pekin Yönetimine avantaj sağlamaktadır. Irak’ta artan İran nüfuzu, Tahran’ın Pekin’den uzaklaşıp Washington ile yakınlaşması durumunda da, benzer şekilde ABD’ye avantaj sağlayacak ama, Tahran’ın da bunda çıkarı olacaktır. Çin’in IŞİD’a ilişkin yaklaşımı belirsizliğini korurken; ABD’nin de, İran’ın da, IŞİD karşısında biri birlerine ihtiyacı vardır. Ve Çin’in bölge Kürtlerine ilişkin yaklaşımı belirsizliğini korurken, Şii nüfuz alanının “kesintisiz” Doğu Akdeniz kıyılarına uzanması, Tahran ile Washington arasındaki yakınlaşmanın derecesine bağlı olarak, ABD’nin de işine gelecektir. İran Kürtlerinin dışarıda bırakılması karşılığında, bölge Kürtlerinin yeni bir kimliğe ve statüye kavuşmalarında İran’ın ABD’nin işini kolaylaştırabileceği düşünülmektedir. Keza bu yakınlaşmanın, ABD ile İran’ın Suriye’de birlikte hareket etme potansiyelini içereceği de kabul edilmelidir.

Belki bu noktada Suudi Arabistan-Çin yakınlaşması konusunda bir-iki hususa daha değinmek gerekecektir. Bunlardan birincisi Riyad-Pekin ilişkilerinin Basra Körfezi’ne nasıl yansıyabileceği ile ilgilidir. Eğer İran, Basra Körfezi’ni kontrol etmeyi bir devlet politikası olarak bugüne kadar izleye gelmişse, Suudi Arabistan’ın İran karşısındaki güvenlik endişelerini izale etmek için Çin’i Basra Körfezi’ne çekmesi, Tahran ile Pekin’i kaşı karşıya getirecektir ki; bunun, bağlı başka sonuçları da olacaktır. Böyle muhtemel bir durumda; (i). Tahran, hızla Pekin’den uzaklaşacaktır. (ii). İran-ABD yakınlaşması hızla gelişecektir. (iii). Riyad-Tahran gerginliği tırmanacaktır. (iv) Çin için, Orta Doğu’daki bulunuşunun maliyeti artacaktır. (v). Riyad, Çin’i Orta Doğu’ya çekmenin ciddi maliyeti üstlenmek ve bunu sürdürmek durumunda kalacaktır. (vi). Büyük bir pazar olarak Çin’in Riyad’ın katlanacağı maliyeti telafi etmesi beklenmeyecektir. Nedeni de, Çin’in ekonomik büyümesinin dışa dayalı olması ve kalabalık nüfusunun alım gücünün hala düşük olmasıdır. İkinci husus da, IŞİD ile ilişkilendirilen Suudi Arabistan’ın, Doğu Türkistan konusunda Pekin’in ile birlikte hareket etmesinin beklenmesidir. Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri, Sünni’dir ve Çin, “toptancı” bir yaklaşımla bütün Doğu Türkistanlıları “militan İslami aşırıcılık” ile itham etmektedir. Eğer Suudi Arabistan-Çin yakınlaşması gelişme gösterirse, Doğu Türkistan konusunun, oldukça farklı şekillerde kullanılması (ya da gündeme gelmesi) beklenecektir. Yine bu konu bağlamında; (a) Çin’in Afganistan işgali sırasında Sovyetler karşısında İslami direnişçilere örtülü destek verdiğinin ve (b) son dönemde, Suudi Arabistan ve Çin ile stratejik işbirliğine gittiği ifade edilen Pakistan’ın hem bu işbirliğinin hem de “Sünni” Taliban ile olan bağlantısının da yapılacak değerlendirmelerde göz önünde bulundurulması gerekir.

  1. Halihazırda Irak’ın kuzeyinde ileri derecede otonomiye sahip bir Kürt Özel Bölgesi Yönetimi (KÖBY) mevcuttur. Tahran Yönetimi, ülkesindeki Kürtleri ciddi baskı altında tutmaktadır. Suriye’de, Kürtler müstakil hareket etme imkânını yakalamıştır. Türkiye’de ise, Kürtler, siyasal sürece dâhil olmuştur ve Ankara Yönetimine meydan okuyacak bir duruma gelmiştir. Bölgesel koşullar, bu dört ülkedeki Kürtlerin “Büyük Kürdistan” çatısı altında bir araya gelmelerine elverişli gözükmektedir. Güçlenen ve koşulları kendisi lehine değiştiren Tahran nedeniyle, belki İran’daki Kürtler bu sürecin dışında kalabilir ama, mevcut tablo, -genel olarak- bu elverişliliğe işaret etmektedir.

(i). Irak’taki KÖBY, (ii). KÖBY’ne bağlı silahlı güçlerin Kerkük’e inmesi, (iii). İç savaş ortamında Suriye’nin Rojava bölgesinin Kürtlerin kontrolüne girmesi, (iv). Türkiye’nin güney sınır çizgisine paralel bir kuşağın (koridorun) Doğu Akdeniz kıyılarına kadar “açık tutulması”, (v). Bölge Kürtlerini kapsayan KCK uygulaması, (vi) Barzani’nin Rojava’ya yönelik tavrından çıkarılan birleşik yapının “liderliği” sorunu ve (vii). Bağdat’ın ülkeyi kontrol etmekte gerçekten zorlanması ve bunun bir boşluğa yol açmış olması, yıllardır konuşulan “Kürt Kartının” yeni bir boyutta ve kimlikte kendisini gösterebileceğine işaret etmektedir. Bu durumun, en çok Türkiye’yi olumsuz etkileyeceğinden şüphe duyulmamaktadır.

III. Uluslararası ilişkilerde gücün ölçüsü, bir aktöre, normal koşullarda yapmayı ret edeceği bir şeyi yaptırmaktır. Yani bir aktörün, karşısındaki aktöre bakarak, bazı şeyleri yapmaktan çekinmesi ya da kendisini bazı şeyleri yapmaya mecbur hissetmesidir. Uluslararası ilişkilerde gücün ölçüsü budur. Gerisi laftır… Ya da “havanda su dövmektir”…

Günümüz uluslararası ilişkileri, bir taraftan istihbaratın önleyici işlevine duyulan ihtiyacı artırmış, diğer taraftan kriz yönetimini önemli kılmıştır. Ayrıca henüz pozitif hukukun bir parçası haline gelmemiş olsa da, uluslararası toplum, “önleyici savunma” bağlamında kuvvete başvurulmasını artık “meşru” saymaktadır. Yani artık telafi edilmesi güç sonuçlar doğurabilecek gelişmelerin, daha bu gelişmeler hayata geçmeden, hazırlık aşamasında iken, kuvvet kullanılmak suretiyle bertaraf edilmesi meşru sayılmaktadır.

IŞİD’a ve bu örgütün Irak’ta yaptıklarına bakarken, bu hususların hatırlanması uygun olacaktır. Afganistan’daki ve Suriye’deki “militan İslamistlerden” ya da “militan İslami aşırıcılardan” rahatsız olanlar ve endişelerini dile getirenler, acaba IŞİD’a karşı niye “önleyici” savunmada ya da saldırıda bulunmamışlardır? Afganistan’da ve Suriye’de savaşan Avrupalı ve Amerikalı militanların evlerine dönüşleri ciddi bir endişe kaynağına yol açmış iken, acaba IŞİD, niçin ve nasıl hiçbir engelle karşılaşmadan Irak’ta ve Suriye’de ortaya çıkmıştır? Bu sorular, IŞİD’ın, sıradan bir terör örgütü olarak görülmesine manidir ve IŞİD üzerinden ne denli ciddi bir “proxy savaşın” yürütüldüğüne işaret eder.

  1. Suudi Arabistan, Irak’a komşudur ve IŞİD’ın Irak’ta güçlenmesi işine gelir. Çünkü IŞİD, (i). İran’ın Irak’taki nüfuz alanını daraltacaktır, (ii). Tahran destekli Şii Irak Yönetimi ile Suudi Arabistan arasında “tampon” işlevini görecektir. (iii). İran’ın Doğu Akdeniz’e çıkışını engelleyecektir. (iv). Şam Yönetiminin İran desteğini sekteye uğratacak dolayısıyla ömrünü kısaltacaktır. Ancak -daha önce de ifade edildiği üzere- IŞİD’nin idamesi, Riyad Yönetimine aynı zamanda bir “yük” olarak da yansıyacaktır. IŞİD’nin idamesinin gerektireceği mali kaynak ve ilgi, Suudi Arabistan’ın hareket serbestîsini olumsuz etkileyecektir. Suudi Arabistan’ın İran karşısındaki coğrafi konumu ve yarımada oluşunun savunma açısından neden olduğu zayıflıklar ile İran’ın gücü, imkânları ve yetenekleri dikkate alındığında, Riyad Yönetiminin IŞİD ve benzeri araçlar üzerinden İran ile ilgili endişesini karşılaması oldukça güçtür. Ayrıca Suudi Arabistan ile ilişkilendirilecek “Sünni radikalizmin” yaygınlaşmasının Riyad üzerinde oluşturacağı uluslararası baskıyı da görmek gerekir. Bu noktada, Suudi Arabistan ile ilgili olarak, Çin ve Pakistan akla gelmektedir. ABD’nin Asya’da izlediği politikanın Çin ile Pakistan’ı biri birine ittiği ve Suudi Arabistan ile bu iki ülke arasında “stratejik işbirliğinin” doğmuş olduğu hatırlanırsa, bunun, hem Suudi Arabistan’ı IŞİD konusunda rahatlatabileceği, hem de Sünni İslam Dünyasını Pekin’in etkisine açacağı ifade edilebilir. Ancak Çin’in askeri gücü, izlediği politikanın niteliği ve bugüne kadarki askeri angajman durumu dikkate alındığında, Pekin Yönetiminin, -bugün itibarıyla- Riyad Yönetiminin savunma ve güvenlik ihtiyaçlarına cevap vermesi güç gözükmektedir. Çin’in denizaşırı askeri angajmanı Suudi Arabistan ile başlasa bile, bunun İran karşısında ne kadar caydırıcı olabileceği tartışmaya oldukça açıktır.

Acaba Şii İslam Dünyasının ABD’nin, Sünni İslam Dünyasının da Çin’in etki alanına girmesinin bölgesel ve küresel politikalara yansıması nasıl olur? Bu, IŞİD’nin çağrıştırdığı, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Bir başka önemli konu da, ABD-İran yakınlaşmasının, Çin-İran ilişkilerini nasıl etkileyeceği ve Çin’in, İran’ın neden olacağı boşluğu Suudi Arabistan ile doldurup dolduramayacağıdır. İran’ın Çin’den uzaklaşıp ABD ile yakınlaşmasının Pekin üzerinden kendisine gelecek maliyete katlanabileceği düşünülmesine rağmen, Suudi Arabistan’ın Çin üzerinden nasıl ve hangi koşullarda “acil” sorunlarını çözebileceği belirsizdir, güç gözükmektedir.

IŞİD’nin eylemlerinin Irak Kürtlerine hareket alanı açması ve Irak Kürtlerinin “koruyucu” kimliği ile “sözde” insani hizmetler üstlenmesine imkan vermesi, ABD’nin ve İsrail’in yıllardır emek verdikleri, “istedikleri gibi” bir Kürt kartına sahip olmalarına hizmet edecek gözükmektedir. Bu kartın, kısa vadede Türkiye’ye, orta vadede de İran’a çevrilecek bir silaha dönüşme ihtimali zayıf gözükmemektedir. IŞİD’ın varlığı, Irak’ta bir boşluğa yol açmıştır ve bu boşluk da, Kürtlere ve Kürtlerin arkasında yer aldığı varsayılan aktörlere, istediklerini yapma imkan ve fırsatını verecektir diye düşünülmektedir.

IŞİD ve eylemleri, Irak’a komşu Ürdün’ü yakından etkileme potansiyelini de içermektedir. İsrail-Filistin barış görüşmelerinin kesilmiş olduğu, FKÖ’nün Hamas ile ortak bir hükümet kurdukları ve Filistin halkının Sünni kimliği ve geçmişi dikkate alındığında, Ürdün’ün Filistin ile IŞİD arasında kalacağı ve gelişmelerden olumsuz olarak etkilenecek ülkelerden biri olacağı düşünülmektedir. Suriye krizi nedeniyle, ülkesinde, nüfusunun onda birine yakın Suriyeli sığınmacı bulundurduğu için her açıdan sıkıntılı günler geçiren Ürdün’ü daha zor günler beklemektedir.

Sesi fazla çıkmayan Kuveyt’in de, tehdit ve risklere oldukça açık olduğu düşünülmektedir.

Yeni rezervlerin bulunması ve kaya gazının keşfedilmesi nedeniyle, enerji yönünden Orta Doğu’ya olan bağımlılığın geçen süre içerisinde azalmış olduğu değerlendirildiği için, Orta Doğu’nun yeni senaryolara kolayca konu yapılmasını beklemek gerekir. Ayrıca eğer ABD Asya’ya yöneliyorsa ve Çin de Orta Doğu’daki varlığını artırıyorsa, ABD’nin geride sorunlarla dolu bir Orta Doğu’yu bırakmak isteyebileceği de düşünülmelidir. Bu, Çin’in Orta Doğu’daki varlığının maliyetini artıracağı ve Çin’i Orta Doğu’da meşgul edeceği için, Asya’da ABD’nin işine gelecektir. Bölgedeki etnik kimliklerin hem Sünni hem de Şii nüfusu içermesi, eğer amaç Orta Doğu’yu bir kaosa sürükleyip bu kaosu Çin’in kucağına bırakmak ise, bunu kolaylaştıracaktır.

Görünen, IŞİD ve benzeri yeni oluşumlar üzerinden kaotik bir ortama doğru yol alındığı ve bu ortamın Orta Doğu ile sınırlı kalmayacağıdır.

 osmetoz/ascmer, 15 Haziran 2014, www.ascmer.org

Anahtar Kelimeler: ışid,  terör, 

test

test

TÜRKİYE: DIŞARIDAKİ VE İÇERİDEKİ ŞU TABLOYA BİR BAKIN!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Türkiye, dışarıdan adeta kuşatma altında… Batıda, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlara Atina lehine artık ABD de angaje olmuş; Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’yi karşısına almış ABD, Yunanistan’da da Türkiye’yi karşısını almış ve buradaki askeri varlığını sürekli artırmaktadır. PKK/YPG terör örgütüne verdiği destek, artık herkesçe biliniyor. Doğuda, Azerbaycan-Ermenistan sınırında sıcak çatışma

KAFKASYA’YA DAİR BİR KAÇ HUSUS DAHA…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Kısa bir süre önce, “Kafkasya’yı ne bekliyor?”[i] diye bir yazı kaleme almıştım… Aşağıdaki hususlar o yazıyı tamamlıyor…

YA HİNDİSTAN KAOSA/İSTİKRARSIZLIĞA SÜRÜKLENİRSE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk “ABD demek kaos demek”, ne kadar doğru olur bilemiyorum. Ancak ABD’nin genelde kaoslarla anıldığı, gittiği hemen her yerde bir şekilde kaos çıktığı ya da kaoslara angaje olduğu ifade edilebilir. Türkiye’den bakıldığında da böyle görülebiliyor. Türkiye için, ABD’nin kaos üreticisi bir ülke olma özelliği artık o kadar belirgin ki… Kaos, kelime

PEŞMERGE “TÜRK KERKÜK”E NİYE GERİ DÖNER!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Irak’ın kuzeyindeki “Türk Kerkük”ün güvenliğinin sağlanmasının Bağdat ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) arasında varılan anlaşma uyarınca IKBY’e bağlı Peşmergeye bırakılmasına gösterilen tepki giderek büyüyor[i]. Konuyu, geçtiğimiz 29 Ekim’de twitter ve linkedin hesaplarım üzerinden dile getirmiş, Irak Türkmen Cephesi (ITC)’nin önceki Başkanı ve Kerkük Milletvekili Sayın Erşat Salihi’nin kişisel twitter

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.