İDLİB KONUSU VE TÜRKİYE’NİN YAKLAŞIMI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. İdlip; Türkiye’nin Hatay ilinin doğusunda kalan ve Türk sınırına kuş uçuşu yaklaşık 35 km. uzaklıkta olan, Suriye’nin kuzey bölgesinde bir yerleşim yeridir. Suriye Kürtlerinin (PYD’nin) kantonal yönetimlerinden biri olan (Türkiye’nin Hatay ve Kilis illerine bitişik) Afrin, İdlib’in hemen kuzeyindedir. Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının (özellikle deniz unsurlarının) bulunduğu Lazkiye, İdlib’in kuzey batısında kalmaktadır. Türkiye ile her açıdan yakından bağlantılı Halep, İdlib’in kuzeydoğusundadır. Keza Suriye’de Sünni kimliği ile anılan Hama ve Humus yerleşim yerleri de, İdlib’in hemen güneyinde yer kalmaktadır.

Bu coğrafi konumu ile İdlib’in en belirgin özelliği, Halep-Lazkiye ulaşım hattını kontrol eden konumudur. İdlib, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz kıyılarına inen güzergâha etkin bir şekilde nüfuz etme imkânı sunmaktadır. Tersinden bakıldığında da, Suriye’nin Doğu Akdeniz kıyılarından başlayıp kuzey yönünde Suriye içlerine yönelebilecek muhtemel bir harekâtta da, İdlib, bu ilerleyişi durdurma/engelleme açısından önemlidir.

II. a. Haritaya bakıldığında, Lübnan’ın, Suriye’nin ülkesi ile Doğu Akdeniz arasında kaldığı görülür ki; bu durum, Suriye’nin Doğu Akdeniz kıyısındaki sahil bandını yarı yarıya azaltmıştır. Bu durum nedeniyle İdlib, Suriye için, öncelikle mevcut sahil bandının elde tutulması ve yani Suriye’nin Doğu Akdeniz’e açılan bir ülke olma özelliğini koruması açısından önemlidir. Belirtilen coğrafi konumu ve jeopolitiği, ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle; İdlib, Suriye’nin ülkesel bütünlüğünü koruma ile doğrudan ilişkilendirilebilecek bir coğrafyadır.

b. Rusya açısından bakıldığında; İdlib, Lazkiye’deki Rus askeri varlığının ve dolayısıyla Doğu Akdeniz üzerindeki Rus nüfuzunun güvenceye kavuşturulması bakımından oldukça önemlidir. Ancak, eğer şunlar hatırlanırsa, Rusların Doğu Akdeniz’deki askeri varlığının ve nüfuzunun İdlib üzerinden güvenceye kavuşturulmasının Rusya için enerji ile ilgili önemli bir boyuta sahip olduğu da görülecektir. (i) Suriye krizinde gelinen noktaya bağlı olarak, bugünlerde İran petrol ve doğal gazının Doğu Akdeniz’e çıkma/ulaşma ihtimali konuşulmaktadır. (ii) Irak (Irak Kürt Bölgesi Yönetimi-IKBY) petrolü, hâlihazırda Doğu Akdeniz’e akmaktadır ve mevcut durumda Irak’tan Doğu Akdeniz kıyılarına kadar uzanan yeni enerji ulaşım hatlarının gündeme gelme ihtimali öne çıkmıştır. (iii) Son dönemde, Doğu Akdeniz’de zengin doğal gaz ve petrol yatakları bulunmuş; bunların işletilmesi, pazarlanması ve ulaştırılması konuları, hem gündeme gelmiş, hem de enerjideki rekabet yeni bir boyut kazanmıştır. Yani Doğu Akdeniz, Rusya için, her zamankinden daha önemli bir coğrafya haline gelmiştir ve bu da, İdlib’i Rusya için önemli kılmaktadır.

c. İran açısından bakıldığında; ilk bakışta, İdlib’in İran ile bir alakasının olmadığı düşünülebilir. Ancak İran’ın Irak’ta ve Suriye’de artan varlığı ve Lübnan Hizbullahı hatırlandığında, Tahran’ın hem Doğu Akdeniz’e açılma, hem de Doğu Akdeniz üzerinden nüfuz sahibi olma imkânını yakalamış olduğu, buna çok yaklaşmış olduğu, görülmektedir. Bu, İran için, Basra Körfezi’ne (Hürmüz Boğazı’na) bağlı/mahkûm olmaktan kurtulma, enerji kaynaklarını değerlendirmede hareket serbestisini artırma ve enerji piyasasındaki konumunu güçlendirme demektir. Bu husus, görünürde biri birilerine yakın bir duruş sergiliyor olsalar da, Rusya ile İran’ın Doğu Akdeniz’de gerçekte karşı karşıya olduklarına da işaret eden bir husustur. Bu, İdlib’in İran ile ilişkilendirilmesine imkân vermektedir. Ancak, İdlib’i İran ile ilişkilendirmede kendisini belli eden başka hususlar da vardır. Bunlardan bir tanesi, İran’ın Suriye’de artan varlığı ve Suriye’nin birçok yerinde kendisini gösteren İran kontrolündeki Şiilerdir. Bir diğer husus da, geçtiğimiz Eylül (2017) Kazakistan/Astana’da gerçekleşen zirvede Rusya, Türkiye ve İran’ın üzerinde anlaştığı İdlib’e ilişkin “Çatışmasızlık Mutabakatı”dır. Bu mutabakat, İran’ı İdlib ile ilişkilendirmede özellikle anlamlıdır. Yoksa, İran’ın mutabakatına ihtiyaç duyulmazdı.

d. Adı İdlib ile ilgili olarak hemen hemen hiç geçmese de, “İdlib konusunun” doğrudan değil ama, dolaylı olarak İsrail için de önemli bir konu olduğu düşünülmektedir. Bu düşüncenin dayandığı en temel husus, yukarıda değinilen İdlib’e ilişkin “Çatışmasızlık Mıutabakatı”dır. Bu mutabakatın taraflarından biri olmasına rağmen, bugün konuşulan (gündeme gelen) şekliyle İdlib konusunda İran’ın adının hiç geçmemesine dikkat etmek gerekir. “Çatışmasızlık Mutabakatı”na bağlı olarak, İdlib’in iç güvenliğinin Türkiye tarafından, dış güvenliğinin Rusya tarafından sağlanacağı, Rusya’nın hava desteği vereceği öngörülürken, İran’ın bu mutabakat çerçevesinde İdlib konusunda ne gibi bir işlevi yerine getireceği hiç gündeme gelmemektedir. Oysa İran, “Çatışmasızlık Mutabakatı”nın taraflarından biridir. Ve bu durum, İran’ın İdlib’e ilişkin mutabakatının, bir başka şekilde alınmış olabileceğini akla getirmektedir. O da, İran’ın, İdlib konusunun dışında kalma karşılığında, Suriye’nin güneybatısında (bu bölge Lübnan’ın güneyine komşudur) serbest bırakılmasıdır. Uluslararası medyada yer alan haberlere bakıldığında, Suriye’nin güneybatısının İran’a bırakılmasının devamının, Suriye’nin bu bölgesindeki Sünni-Arap nüfusta seyrekleştirmeye gidilmesi ve bölgede bu seyrekleştirme ile ortaya çıkacak boşluğun İran kontrolündeki Şiiler tarafından doldurulması olduğu (olacağı) anlaşılmaktadır. Yani varsayım şu olmaktadır: İran, Suriye’nin güneybatısında serbest bırakılma karşılığında, İdlib konusunda “nötr” kalacak; muhtemelen, güneyde seyrekleştirmeye tabi tutulacak Sünni-Arap nüfus da kuzeye (İdlib’e) göçürülecektir. Eğer Astana’da varılan “Çatışmasızlık Mutabakatı”nın İran ile ilgili boyutu yukarıda belirtildiği şekilde ise; bunun anlamı, İsrail’in İran’a “daha çok” komşu olması ve İran’ın İsrail konusunda serbest bırakılmasıdır. Bu, İsrail, bu suretle İran üzerinden İdlib ile ilişkilendiren bir husustur. Doğal olarak, bir ihtimal olarak belirtilen bu durumdan (yani İran’ın Suriye’nin güneybatısında serbest bırakılma karşılığında İdlib’ten uzak tutulmasından) çıkarılabilen bir diğer sonuç da, eğer öyle ise, Rusya ile Türkiye’nin İsrail karşısında İran’dan yana bir duruş sergilemiş olacaklarıdır. Esasen Rusya ile Türkiye’nin İsrail karşısında İran’a müzahir bir duruş sergileme ihtimaline işaret eden başka hususlar da vardır. Bu hususlardan bazıları şunlardır: (i) Erbil merkezli bağımsızlık referandumu konusunda İsrail’den yapılan destek açıklamaları ve bunun Ankara ile Tahran’da doğurduğu ciddi rahatsızlık, (ii) İsrail’in Rusya’ya ilişkin “İsrail’e düşmanlığı yok ama, yine de Putin’den uzak durmak gerek” şeklinde ifade edilen yaklaşımı, (iii) Trump’ın Başkanlık koltuğuna oturması ile ABD-İsrail ilişkilerinde yeni bir yakınlaşmanın yaşanması, (iv) ABD ile İsrail’in her ikisinin de İran’ı hedef almış olmaları, (v) ABD ile Rusya’nın halihazırda karşı karşıya bulunmaları, (vi) ABD’nin Kürtlerin hamisi rolünün çok belirgin olması ve bunun Rusya, Türkiye ve İran nezdinde ciddi rahatsızlığa yol açması. Bu hususlar ve akla gelebilecek benzeri diğer hususlar, Rusya ile Türkiye’nin İsrail karşısında İran’a müzahir bir duruş sergileme ihtimalinin, ihtimal dışı bir durum olarak görülemeyeceğine işaret etmektedir. Yine dolaylı olarak İdlib’i İsrail ile ilişkilendirmeye yol açan bir başka ciddi gelişme daha vardır. O da, İsrail’in, Suriye’nin kuzeyindeki Kürtlerin korumaya ihtiyacı olduğunu açıklaması ve bunun için, 1991-2002 yıllarında Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri korumak için uygulanmış, kamuoyunda “Çekiç Güç” olarak bilinen çok uluslu güce benzer bir güç marifetiyle Suriye’nin kuzeyindeki Kürtler için uçuşa yasak bölge ihdas edilmesi çağrısında bulunmasıdır. Bu açıklama ve çağrı, Astana Zirvesinde ortaya çıkan “Çatışmasızlık Mutabakatı”nın taraflarına İsrail tarafından verilmiş bir “karşılık” gibi görülmektedir. Çünkü Suriye’nin kuzeyinde “Çekiç Güç” benzeri ABD liderliğindeki çok uluslu bir gücün devreye sokulması demek, Rusya’nın, Türkiye’nin ve İran’ın Suriye’de ABD ve çok uluslu güç ile karşı karşıya gelmesi, dolayısıyla Moskova’nın, Ankara’nın ve Tahran’ın Suriye ile ilgili planlarını bozulması demek olacaktır.

e. Türkiye açısından, İdlib konusuna bakıldığında ise öne çıkan husus, devleti yönetenlerden gelen ve medyaya yansıyan açıklamalar olmaktadır. Açıklamalarda, Türkiye’nin, Halep’ten ve diğer yerlerden kaçıp İdlib’e gelen ve burada yüzlerini Türkiye’ye dönmüş olan insanların güvenliğini sağlamak için İdlib’e “ilgi” duyduğu ve İdlib için Fırat Kalkanı Operasyonu elde edilen imkândan/konumdan yararlanılacağı belirtilmektedir. Yetkililerin açıklamasında fazla yer bulmasa da Türk medyasında yer alan bir başka husus da, İdlib’in, Türkiye’nin güney sınırlarına paralel bir “Kürt uşağı” üzerinden Kürtlerin Doğu Akdeniz’e açılımının önlenmesi, PYD kontrolündeki Afrin Kantonunun dört bir yönden “kuşatılarak” hareket serbestisinin kısıtlanması açısından önemli olduğudur. Türkiye için belirtilen bu hususlar yukarıda Rusya’ya, İran’a ve İsrail’e ilişkin olarak belirtilen hususlar ile birlikte mütalaa edildiğinde, Türkiye’nin İdlib konusunda duyduğu ilgi bize göre tartışmaya açık hale gelmektedir. Çünkü her şeyden önce Türkiye’nin ülkesel konumunun ve Fırat Kalkanı Operasyonu üzerinden elde ettiği “kazanım”, dışarıdan bize göre, muhtemel “Kürt koridorunu” önleme açısından yeterli görülmektedir. İdlib’in “Türkiye’nin huzuru” ile ilişkilendirilmesi, mevcut koşullarda, gerçekçi ve rasyonel bulunmamaktadır. İdlib ile Kobani’nin konumları ve koşulları farklı olduğu için, “yeni Kobani’ye izin vermeyeceğiz” söylemi de bize anlamlı gelmemektedir. Fırat Kalkanı Operasyonu ile elde edilmiş kazanım ve Hatay nedeniyle, İdlib, Türkiye’nin “ileriden savunulması” açısından da çok değerli/anlamlı olmadığı düşünülmektedir. Belirtilen bu hususlar ışığında, Türkiye’nin İdlib’e gösterdiği aşırı ilgi, soru işaretlerine neden olmaktadır. Bu soru işaretleri bağlamında, Türkiye’nin Rusya ile birlikte Suriye’de İran’ın önünü kesmeye çalışmış olabileceği akla gelmektedir ki; bu, bize göre, Türk Dış Politikasında bir süreden beri öne çıkmış kendisini gösteren zafiyetin yeni bir örneği olmaya aday bir durumdur. Çünkü böyle bir durum, Ankara’daki “uzak görüş” noksanlığının, “küçük ya da günlük” hesaplar peşinde koşma ve dış politikada Sünni kimliği öne çıkarma alışkanlığının devam ettiği gibi bir algıya yol açmaktadır.

III. İdlib, 2015 yılında ve Suriye’nin içinde bulunduğu koşullarda, El Nusra isimli, çeşitli alt gruplardan oluşan ve radikal Sünni İslami söylemi kullanan, silahlı terör örgütü tarafından ele geçirilmiş; hâlihazırda, bu silahlı terör örgütünün kontrolü altındadır. Bu örgüt, 2012 yılında, Beşar Esad’ı devirerek Suriye’de bir İslam devleti kurma iddiası ile ortaya çıkmış; 2013 yılında El Kaide’ye bağlılığını bildirmiş ve El Kaide’nin Suriye kolu olarak görülmüş; Rusya’nın Eylül 2015’de Suriye krizine müdahil olması sonrasında, 2016 yılında da, üzerinde artan baskıları savuşturmak için El Kaide’den ayrıldığını duyurmuştur.

İdlib; Rusya’nın 2015 yılının Eylül ayı sonlarında Suriye’deki çatışmalara müdahil olmasından (sahaya inmesinden) önce, Suriye’nin o günkü koşullarında, Mayıs 2015’te El Nusra tarafından ele geçirilmiştir. Rusya’nın müdahil oluşu, İran ile birlikte, Suriye krizinin seyrini değiştirmesi ve Şam Yönetiminin “durumu toparlayıp” yavaş yavaş kontrolü ele geçirmeye başlaması ile birlikte, El Nusra üzerindeki baskı artmış ve bu baskı bugün El Nusra’nın IŞİD’dan çıkarılması noktasına gelmiştir. İdlib operasyonu, tam da bu sırada gündeme gelmiştir.

Bu değişim süreci, Suriye’deki dengelerin Şam, Moskova ve Tahran lehine değiştiği bir görüntüye yol açmış ve bu tabloda iki husus öne çıkmıştır. Birincisi, Türkiye’nin Suriye yaklaşımında ciddi bir değişim olmuş; son Astana Zirvesinde ifadesini bulduğu üzere Türkiye, Suriye konusunda Rusya ve İran ile birlikte hareket etmeye başlamıştır. Bu değişimde, Batının -Türkiye’ye rağmen- Irak ve Suriye Kürtlerine verdiği açık desteğin ciddi etkisi olmuş; Ankara, Rusya ve İran ile birlikte hareket etmekle kalmamış, aynı zamanda Batıdan da uzaklaşmaya başlamıştır. Öne çıkan ikinci husus ise, İran’ın bölgede artan nüfuzundan İsrail’in duyduğu büyük rahatsızlık ve bu rahatsızlığın Trump Yönetiminin İran’ı karşısına alması ile aynı zamana denk gelmesidir. Öne çıkan her iki husus da, İdlib operasyonu bağlamında anlamlı bulunmaktadır.

İsrail’in açık destek verdiği (ve ABD’nin ise “örtülü” olarak destek verdiği düşünülen) Erbil merkezli bağımsızlık referandumu, bölgede Şam, Moskova ve Tahran lehine işleyen söz konusu değişim sürecine “müdahale” niteliğini taşımaktadır. Kürtler üzerinden, bu kez işin içine Irak da dâhil edilmek suretiyle, bir süredir azalma eğilimi gösteren Suriye’deki çatışma ortamında yeniden şiddetli çatışma dönemine geçilmesi ihtimali belirmiştir. İsrail-ABD ikilisi, çatışma/gerginlik üzerinden bölgesel dengedeki değişimin yol açtığı kayıplarını bu yolla telafi etme (dengeleme) yoluna gidebilirler. Hem bu ihtimal, hem de bu ihtimale bağlı olarak Türkiye’nin de hedef alınması ihtimali zayıf görülmemektedir. İdlib operasyonuna bakarken, bu tabloyu ve bu tablonun yol açtığı ihtimalleri ihmal etmemek gerekir.

Türkiye, oldukça hassas bir dönemden geçmektedir. Ülke ekonomisinin iyi bir durumda olmadığı, artık herkesçe görülebilmektedir. Türkiye, silah almak için bazı vergilere zam yapma ihtiyacı duyar hale gelmiştir. Ciddi bir sığınmacı “yükü” altındadır. Savunma harcamaları artmıştır. İç barış ciddi şekilde zedelenmiştir. Toplumdaki ayrışma, geçen her gün kendisini daha çok hissettirmektedir. Toplumda gelecek konusunda bir karamsarlık belirmiştir. Dış politikadaki yalnızlık artarak devam etmektedir. ABD, AB ve NATO ile olan ilişkilerin durumu ortadadır. Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğünü hedef alan Kürt ayrılıkçılığı, daha ciddi bir riske dönüşmüştür. En üst düzeydeki yetkililerce de ifade edildiği üzere, Türkiye ciddi bir ulusal güvenlik sorununu yaşamaktadır. Türk Ordusu, bir taraftan “malum” olaylar üzerinden güç kaybetmiş, diğer taraftan da -bize göre- artmış angajmanları üzerinden ilgi ve güç ufalanmasını yaşamaktadır. Bu tablo, Türkiye açısından, “kırk kez ölçüp, bir kez biçmeyi” öngören bir tablodur ve bize göre İdlip operasyonunun sorgulanmasını gerektiren bir durumdur.

İsrail’in Erbil merkezli bağımsızlık referandumuna verdiği açık desteğin arkasında, “güven vermeyen” ya da en azından “ne yapacağı belli olmayan” Türkiye’yi İran’a itmek suretiyle, bölgedeki belirsizliği azaltma ve böylece bölgeye ilişkin daha güvenilir/gerçekçi operasyonel planlar yapma amacının yer almış olabileceği de varsayılmaktadır. Bu varsayım, Türkiye’nin İdlib operasyonunu sorgulamasını gerektiren bir durum olarak görülmektedir. Eğer İsrail’in bir süredir İran nedeniyle ABD’ye bölgeye müdahale etme çağrısında bulunduğu ve İsrail-ABD ikilisinin bölgesel dengelerdeki değişime müdahale ihtimalinin ortaya çıktığı dikkate alınır ise, İsrail-ABD ikilisinin hedefinde sadece İran’ın değil, Türkiye’nin de “bir şekilde” olabileceği, doğal olarak akla gelmektedir. Bu ihtimallerin akla geldiği bir ortamda, acaba Türkiye’nin İdlip operasyonu ne kadar doğru görülebilecektir?

Türkiye açısından İdlib konusuna yaklaşılırken dikkate almayı gerektiren bir başka husus da, 2011 yılından bu yana yaşananların bize söylediği, Suriye’de çatışan grupların kendilerine parayı verenlerin “düdüğünü” çalmakta olduğudur. Türk ekonomisi, iyi bir durumda değildir. Hem “dış Dünyada” Ankara’ya karşı duyulan güçlü rahatsızlık, hem de Riyad ve Doha gibi kaynakların artık eskisi gibi işlememesi (ki ikinci husus, birinci hususla da ilişkilendirilebilir),ülke ekonomisinin geleceği konusunda iyimser olmaya manidir. Bu ekonomik tablo, Ankara’nın Suriye’de çatışan gruplar ile olan/olacak ilişkilerini doğrudan etkileyen bir durumdur. Ayrıca Ankara’nın Suriye krizine ilişkin yaklaşımındaki (duruşundaki) değişimin bu gruplar nezdinde doğurduğu hoşnutsuzluğu ya da hayal kırıklığını da, yine bu bağlamda zikretmek gerekir. Bunlar, bize göre, Türkiye’nin, ÖSO (ve içindeki gruplar) üzerinde artık eskisi gibi etkili olmayacağı anlamına gelmektedir ki; bu, Türkiye’nin, İdlip konusunda adım atmadan önce, ilişki içinde olduğu/olacağı grupları gözden geçirmesini gerektirmektedir. Ankara, bu gruplar ile olan ilişkilerinde artık ciddi risk almış olacağının farkında olmak durumundadır ki; bu, İdlib operasyonu için de göz önünde bulundurulması gereken bir husus olarak görülmektedir.

İdlib operasyonu, Türkiye’nin PYD kontrolündeki Afrin Kantonunu kontrol etme ile de ilişkilendirilmektedir. Ancak bu kontrol için Türkiye’nin İdlib’e ihtiyacı olmadığı değerlendirilmektedir. Çünkü Afrin Kantonu, doğudan, kuzeyden ve batıdan zaten Türkiye’nin kontrolü altındadır ve üç yönden sahip olan bu avantajın Afrin Kantonunu kontrol için yeterli olduğu düşünülmektedir. Afrin Kantonu çıkış noktası alındığında, İdlib’te olmanın sağlayacağı ilave avantajın fazla bir değerinin olmayacağı değerlendirilmektedir. Değeri olmadığı gibi, bunun açıkça ifade edilmesinin, Kürtlere müzahir uluslararası kamuoyundan Türkiye’ye gelmekte olan baskıyı artırma yönünde olumsuz bir yansıması da olacaktır.

Türkiye açısından İdlib operasyonuna bakılırken şu husus da akla gelmektedir. Halep’ten ve Suriye’nin başka yerlerinden kaçıp İdlib’e gelenlerin büyük bir çoğunluğunun, kuvvetle muhtemel, Sünni olduğu düşünülmektedir. Bu düşüncenin üç temel dayanağı vardır. Birincisi, onları kaçmak zorunda bırakan temel etkenin İran (ve Rusya) destekli Şam güçlerinin ilerleyişi olduğu; ikincisi, İdlib’in Sünni El Nusra’nın kontrolünde olması; üçüncüsü de, İdlib’in Sünni kimliği öne çıkmış Türkiye’ye çok yakın olması ve gelenlerin Türkiye’nin sığınmacı yaklaşımını dikkate alarak Türkiye’ye geçebileceklerini düşünmesidir. Türkiye’nin İdlib içinde görev yapacağının ileri sürmesi de, yine bu bağlamda mütalaa edilebilir. Bu mülahazalar ile ifade edilmek istenen husus, İdlib konusunun, Ankara’ya duyulan güvensizliğin artarak devam etmesine neden olabileceği ve bunun Türkiye için çok ağır sonuçları beraberinde getirebileceği ihtimalini çağrıştırmadır. Bu ihtimalin içinde, hem Türkiye’nin Rusya’yı kaybetme riski vardır, hem de ülke koşulları farklı olsa bile başta Kerkük’tekiler olmak üzere (Türk ve Müslüman olan) Irak Türkmenleri için askeri harekâta girişmeyen Ankara’nın İdlib’teki Sünni Müslümanları korumak için askeri harekâta girişmesinin içeride istismar edilmesi riski vardır. Birincisi zor koşullarda Türkiye’nin destekten yoksun kalması, ikincisi de ulusal gücün zaafa uğraması anlamına gelecektir.

İdlib için Fırat Kalkanı Operasyonu elde edilen sahanın kullanılacağının ifade edilmesi, dışarıdan görülebildiği kadarı ile doğru bir ifade değildir. Çünkü hem “fiili olarak” elinde tuttuğu bu sahanın hatırlanmasına ve bu konuda Türkiye üzerindeki baskının artmasına, hem de “maksatlı” olarak Türkiye’nin “yayılmacı” görülmesine ve/veya gösterilmesine neden olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca bu saha üzerinden İdlib’e girilmesi, Türkiye sınırından uzaklaşılması anlamına gelecektir ki; bu, askeri unsurların idamesi, takviyesi ve tahliyesi açılarından da görülmesi gereken bir husustur.

İdlib’e geçiş için Hatay ilinin öne çıkarılması, daha uygun bir hareket tarzı olurdu diye düşünülmektedir. Çünkü Hatay, Fırat Kalkanı Operasyonu ile elde edilen bölgeye göre, İdlib’e daha yakındır, İdlib’e bitişiktir. Bu, İdlib’te bulundurulacak askeri varlığın idamesi, takviyesi ya da tahliyesi açısından son derece önemlidir. İdlib’e giriş için Hatay’ın kullanılması, buradaki askeri alt yapının “istenildiği” gibi ve ciddi bir “tepki” ile karşılaşılmadan geliştirilmesine imkân ve fırsat verecektir ki; bu da, “Kürt koridorunun” oluşumunu önleme ve Hatay’ın daha iyi korunmasını sağlama açısından oldukça önemli görülmektedir. Hatay, ayrıca Türkiye’nin İdlib’e askeri müdahalede bulunmasının “meşruiyeti” açısından da bize göre anlamlıdır. Çünkü yukarıda ifade edildiği üzere, Hatay, İdlib’e bitişiktir. Ve Türkiye’nin hemen bitişiğindeki İdlib’ten algıladığı tehdidi bertaraf etmek için İdlib’e girmesi, meşruiyet açısından daha anlaşılır bulunmaya hizmet edecektir. Türkiye, hem Astana Zirvesi’nde ortaya çıkmış “Çatışmasızlık Mutabakatı”nın meşruiyet açısından fazla bir değeri olmadığını, hem de Rusya’nın ve İran’ın Suriye’deki varlığı Türkiye için bir “emsal” teşkil etmeyeceğini dikkate almak durumundadır. Çünkü “Çatışmasızlık Mutabakatı”, bir BM Güvenlik Konseyi mutabakatı/kararı değildir. Moskova’nın ve Tahran’ın Şam ile olan ilişkileri de, Ankara’nın Şam ile olan ilişkilerinden farklıdır. Şam’ın, hem Moskova’ya ve Tahran’a yönelik “davetleri” olabilir, hem de Rusya’ya ve İran’a karşı çıkmaları beklenmez. Meşruiyet konusu, İsrail-ABD ikilisinin bölgedeki sürece müdahale ihtimalinin mevcut olduğu ve bunun Türkiye’nin hedef alınması ihtimalini de içerdiği mevcut konjonktürde, Türkiye tarafından dikkate alınmasında yarar görülen bir husustur. Türkiye, konjonktürün Şam’ı “intikam almaya” isteklendirebileceğine de ihtimal vermek durumundadır.

İdlib konusu Türkiye’nin ulusal güvenliği ile ilişkilendirilse de; bu ilişkilendirmede, Irak/Erbil konusunun, Suriye/İdlib konusundan daha önemli olduğu değerlendirilmektedir. Türkiye’nin İdlib operasyonu için ileri sürülen ya da açıklanan müdahale gerekçeleri; yukarıda belirtilen hususlardan da çıkarılabileceği üzere,  Erbil’e göre, oldukça zayıftır. Bu, Türkiye için ayrıca risk demektir.

Sonuç olarak; İdlib konusunda kamuoyuna yansıyanlar, okuduklarım, harita, birikimim ve sezgilerim, İdlib konusunun, Suriye’nin bir diğer sorunu olan “Golan Tepeleri” sorununa benzer bir soruna dönüşme potansiyelini içerdiğini söylemektedir. İdlib’e, kuvvetle muhtemel, bölgede Rusya’yı ve İran’ı dengeleme, bu vesileyle Ankara’ya da “dersini verme/bildirme” işlevi yüklenecektir diye düşünülmektedir. Suriye krizinde bir çözüme doğru yol alınıyor görüntüsü, son gelişmeler ışığında, artık gerçekçi bulunmamaktadır. Suriye krizinde çatışmaların tekrar artabileceği, çözümsüzlüğün süreklilik arz edeceği (kalıcı hale geleceği), bölge içi ve dışı aktörlerin adeta çözümsüzlükte anlaşmış olacakları bir tablonun ortaya çıkacağı ve Suriye krizinin giderek daha çok Türkiye’yi içine çekeceği değerlendirilmektedir. Bunun kısa adı, Türkiye’nin, İdlip üzerinden oldukça tehlikeli bir adım atmakta olduğudur. Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonunda, koşullar İdlib’e göre daha elverişli olmasına rağmen, 7-8 ay içinde ancak El Bab’a kadar ilerleyebildiğini, Menbiç’e yönelemediğini, PYD/YPG unsurlarını Fırat’ın doğusuna geçmeye zorlayamadığını hatırlamak durumundadır.

Durum böyle olmasına rağmen, savmakta zorlandığım, bir soru aklıma gelmektedir Acaba Türkiye, İdlib üzerinden, Suriye Kürtlerini Şii milislere ve “Sünni cihatçılara” karşı koruma gibi bir işe soyunmuş olabilir mi? Bu mümkün mü? Herhalde bu, Türkiye için “beterin beteri” olacaktır.

Türkiye, gücünü ufalamaktan, “oradan oraya” koşmaktan artık vazgeçip, gelecek kötü günlere hazır olmak için, yeniden “bir, iri ve diri” olmaya odaklanmalıdır. Bugün, buna ihtiyaç vardır. Bunun için duygusallıktan uzak samimi bir öz eleştiri şart. Belki bundan önce, devleti yönetenlerin az ve öz konuşmalarına ihtiyaç var.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 09 Ekim 2017.


RUSYA’NIN SURİYE’DEN ÇEKİLME KARARI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya’nın Suriye’deki askerlerinin büyük bölümünü geri çekme kararı alması; Dünya’daki, Orta Doğu’daki ve Rusya’daki mevcut koşullar ışığında, Moskova için, hem politik, ekonomik ve askeri açılardan, hem de stratejik/taktik açıdan oldukça önemli/değerli bir hamle gibi gözükmektedir.

CUMHURBAŞKANI (VE AKP GENEL BAŞKANI) SAYIN RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN “LOZAN” ÇIKIŞI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Cumhurbaşkanı (ve iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Atina ziyareti öncesinde başlayıp ziyaret sırasında da devam eden “Lozan” konusundaki açıklamalarını “ilk duyduğumda” ayrıntılı bir eleştiri yazısı kaleme almayı düşünmüştüm. Sonra, konuşmalarının içeriğine bakınca, ayrıntılı bir yazıya gerek olmadığı kanaatine vardım. Batı Trakya’daki “Müslüman” azınlığın Türk kimliğine ve

CIA BAŞKANI’NIN İRANLI GENERALE MEKTUBU…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk CIA Başkanı Mike Pompeo, Irak’taki ABD askeri varlığına yönelik muhtemel bir saldırı için, İran Devrim Muhafızları’nın Yurt Dışı Operasyonlardan sorumlu, Kudüs Gücü olarak da bilinen, İran Özel Kuvvetleri’nin Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani’yi mektupla uyarıyor.[i] Bu, bana, her şeyden önce, uluslararası ilişkiler açısından, “normal olmayan” bir durum olarak gelmiştir. Çünkü öncelikle

RUSYA İLE MISIR YAKIN ASKERİ İŞBİRLİĞİNE GİDİYOR…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya ile Mısır’ın; karşılıklı olarak biri birlerinin askeri üslerinden yararlanmasını öngören bir “ön anlaşma” konusunda mutabakata vardıkları[i] ifade edilmiştir. Gerek tarafların uluslararası ilişkilerindeki durumları, gerekse küresel ve bölgesel dengelerdeki güncel durum nedeniyle, bu gelişmenin oldukça önemli olduğu düşünülmekte ve bir o kadar da Türkiye’yi etkileme potansiyelini içerdiği değerlendirilmektedir. Önemli bir

TÜRKİYE İLE ABD ARASINDAKİ VİZE KRİZİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bilindiği üzere ABD, Türkiye’deki diplomatik misyonuna dâhil tesislerin ve personelin güvenliğini gerekçe göstererek, göçmen olmayan vize hizmetlerini askıya aldığını açıklamış ve Türkiye de, vize hizmetlerini askıya almak suretiyle, buna aynı şekilde karşılık vermiştir. Konu, basit olmaktan uzak, oldukça önemlidir. Bu da kararın, ABD’nin Ankara’daki Büyükelçiliğinin bir tasarrufu olmadığı, Washington’da alınmış

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.