GÜNCEL TÜRKİYE, MHP VE “AKŞENER HAREKETİ”

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Beni tanımayanların aklına gelebileceği için hemen ifade etmem gerekir ki; bu yazı, ne “Balgat çıkışlı” bir yazıdır, ne de “Balgat’a selam” yazısıdır. Çıkış noktası, birilerini karalamak ya da övmek olan, maksatlı bir yazı hiç değildir. Bu yazı ülkesinin ve insanlarının yükselmesini, daha iyi koşulları yakalamasını arzu eden bir aydının, uzmanlığı, birikimi ve gözlemeleri ışığında, başlıktaki konulara ilişkin tespitlerini/görüşlerini kamuoyu ile paylaştığı bir yazıdır.

II. Türkiye, 2002 yılından bu yana, yaklaşık 15 yıldır, aralıksız tek başına Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından kurulmuş hükümetler tarafından yönetiliyor. Geçen 15 yılda, milli değerler ciddi bir aşınmaya uğramış; manevi değerlerde de ciddi bir yozlaşma baş göstermiştir. Bu değerler ulusal güç unsurlarından olduğu için, söz konusu aşınma ve yozlaşma, Türkiye için, güç kaybı demektir.

Ülke ekonomisinde, sektörler arasındaki denge bozulmuş, denge kaybolmuştur. Nitelikli işgücünü gerektirmeyen, istihdama katkısı mevsimsel olan, kayıt dışı boyutu belirgin, yapsatçılık üzerinden kolay kazancı teşvik eden, doğası gereği ülke ekonomisini döndürme potansiyeli çok düşük olan, dolayısıyla güven vermeyen inşaat sektörü diğer sektörlerin önüne geçirilmiştir. Ülke ekonomisini çevirme ve güvenilir istihdam potansiyeli yüksek sanayi sektörü, geçen 15 yılda adeta unutulmuştur. Ticaretteki artış, hem ticaret kalemleri ve bu kalemlerin niteliği gereği, hem de soru işaretlerine konu boyutları nedeniyle, ülke ekonomisi için, geçekçi ve güvenilir olmaktan uzak olmuştur. Turizm, dış politikanın gölgesinde, gerileme sürecine girmiştir ve Türkiye’nin her gün biraz daha uluslararası toplumdan kopmakta olması nedeniyle, kartopu örneğinde olduğu gibi, turizmdeki gerilemenin giderek hızlanması/artması ihtimali güçlüdür. Tarım ve hayvancılıkta gelinen nokta, içler açısıdır. Türkiye’de tarımın ve hayvancılığın bittiği, sıkça dile getirilmektedir. Küçük esnaf, ayakta durmakta zorlanmakta, erimektedir.

Belki ülke ekonomisi açısından en kötüsü, bir taraftan çalışmadan/üretmeden para kazanma ve yaşama kültürünün yer etmeye başlaması, diğer taraftan da vatandaşta gelir düzeyi ile bağdaşmayan bir tüketim alışkanlığının yaratılmış olmasıdır. Gerçek kişiler, değişik borçlanma yolları ile gelir düzeylerinin üzerinden bir yaşam sürdürmeye adeta özendirilmektedir. Özel sektör, çok ciddi bir borç yükünün altına girmiştir. Özel sektörün bir kısmı borçları hazine garantili olduğu ve özel sektör borçlarının döndürülmesi giderek zorlaştığı için, bu borçların genel devlet bütçesinden karşılanma ihtimali belirmiştir. Özelleştirme uygulamaları bu bağlamda hatırlanması gereken bir başka konudur. Geçen 15 yılda belki “70 sente muhtaç” devlet gitmiştir ama, bu kez de bireyler ve özel sektör üzerinden çok daha “borçlu” bir devlet ortaya çıkmıştır.

Yürürlükteki Anayasada ifadesini bulmuş “sosyal devlet” anlayışının özü ile bağdaştırılması güç bir mecrada kurumsallaştırılmış “yardımlar” üzerinden, adeta “dilenci” bir topluma, tembel/çalışmaktan hoşlanmayan bir topluma gidiş baş göstermiştir. Demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve temel insan haklarına duyulan saygı bağlamında Türkiye, evrensel ölçülerden uzaklaşmaya başlamıştır. Türk vatandaşlarının ve Türkiye’de bulunan yabancıların can ve mal güvenliği endişesi çok konuşulan bir konu haline gelmiştir. Gerçek ve tüzel kişilerde bir “gelecek” endişesi belirmiştir. Toplumdaki bir arada yaşama kültürü erimeye başlamıştır. Etnik ve dinsel ayrışma, toplumda daha çok öne çıkmış; bu ayrışmaya, siyasal açıdan “kendinden olan/olmayan” şeklinde yeni bir ayrışma eklenmiştir. Toplumsal bölünme çok belirgin bir hal almaya başlamıştır. Yargının, Türk ordusunun, Türk polisinin, Türk (milli) eğitiminin ve genel olarak bürokrasinin içine düştüğü durum, 15 yıl içinde geldiği nokta, ortadadır. Üniversiteler, genelde, “bilim yuvası” olmaktan çıkmış, sıradan (tamamen merkezi idareye bağlı) devlet kurumları olma yoluna girmişlerdir. Ekonomideki mevcut işleyişin nitelikli işgücünü gerektirmemesi ve her gün biraz daha artan “diplomalı işsiz” sayısı, gençlerin umutsuzluğa kapılmasına ve üniversite eğitimine olan ilgilerini kaybetmelerine yol açmıştır.

Türkiye’nin kültür ve tabiat zenginliği erimeye başlamış; madencilik, küçük hidroelektrik santralleri yapımı ve düzensiz/kontrolsüz yapılaşma, adeta ülkenin kültür ve tabiat zenginliğini hedef bir sürece dönüşmüştür. Nasıl dış politikanın turizm üzerindeki etkisi dikkate alınmamış ise, ülkenin kültür ve tabiat zenginliğini eriten bu süreçte de yine turizm görmezden gelinmiştir.

Bölücü/ayrılıkçı terörle mücadelede yol alınamamıştır. Aksine, bölücü/ayrılıkçı terör geçen 15 yıl içinde güç kazanmış ve Türkiye için daha ciddi bir tehdide dönüşmüştür.

Dış politikada ciddi bir yalnızlığın içine düşülmüştür. Ankara, bulunduğu bölge ile ilgili konular da dâhil, hemen her konuda genelde dışlanır olmuştur. Türkiye, diğer üyelerin ağır organizasyon masrafları nedeniyle ev sahipliği yapmaktan kaçındığı uluslararası kuruluşların dönemsel toplantılarına ev sahipliği yapma üzerinden yalnızlığını gidermeye/örtmeye çalışan bir ülke görüntüsü vermeye başlamıştır. Uluslararası kamuoyunun gözünde, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve temel insan haklarına gerektiği gibi saygı duymayan bir Türkiye ortaya çıkmıştır. Artık NATO’dan, AB’den, dostlarından, komşularından uzaklaşmış, güven duyulmayan, güven vermeyen, uluslararası toplum tarafından istenmeyen, dolayısıyla yeni dostlar edinemeyen bir Türkiye vardır. Ankara’nın Moskova ile olan ilişkileri bu tabloyu değiştirmemektedir.

Geçen 15 yılda, Türkiye’nin ne büyüklüğü, ne de gücü kalmıştır. Açıklanan “resmi” rakamlar, Türkiye’nin artık “büyük” ve “güçlü” bir ülke olmadığı gerçeğini örtmeye yetmemektedir. Çünkü ”resmi” rakamlar ile Türkiye’nin dış politikadaki dip yapmış yalnızlığı örtüşmemektedir. Biri, diğerini teyit etmemektedir. Türkiye, artık, kendi bölgesi ile ilgili sorunlarda bile fazla ciddiye alınmayan bir ülke haline gelmiştir. Bunun “büyüklük” ve “güç” ile örtüşmediği açıktır.

Türkiye’nin geçen 15 yılın sonunda geldiği nokta, özetle budur. Bu tablo; mimarı 15 yıldır ülkeyi tek başına yöneten AKP iktidarı olduğu için, muhalefeti iktidara yaklaştıran, iktidar olma yolunda muhalefetin işini kolaylaştıran bir tablodur.

III. Türkiye’nin bugün geldiği noktaya ilişkin olarak yukarıda verilen tablo, normal koşullarda, “muhalefet” partilerinin kendilerini iktidara çok yakın hissetmelerine oldukça elverişli bir tablo olmasına rağmen, acaba durum öyle gözüküyor mu?

Bunun cevabı, koca bir “hayır”dır.

Yukarıda değinilen mevcut Türkiye tablosu, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’ni ya da Balgat’ı etkilememiş ya da isteklendirmemiş gözükmektedir. Çünkü Balgat’ta ve Balgat’ın kontrol ettiği parti teşkilatında, MHP’nin kendisini iktidara yakın hissetmesine bağlı bir heyecan görülmemektedir. Bu heyecanın görülmemesi ile Balgat’ın iktidar partisine “yaklaşmış” gözükmesi, hem örtüşmekte, hem de heyecan yokluğuna adeta karine teşkil etmektedir. 15 yılda ülkenin geldiği bugünkü nokta iktidar olma şansını artırmış olmasına rağmen, MHP, doğrudan iktidar olmak yerine, iktidar partisine yaklaşmak suretiyle adeta dolaylı yoldan iktidar olmayı(!) tercih etmiş gibi gözükmektedir. Böyle bir algı edinilmektedir. Bu, muhalefet partisi olmanın doğasına ters ve Türk milliyetçilerinin iktidar olma özlemleri ile bağdaşmayan bir durumdur.

Gerek Balgat’ın yayın organı olarak kabul edilen Ortadoğu Gazetesi’nde yer alan haberler ve köşe yazıları, gerekse değişik vesilelerle Balgat’tan yapılmış açıklamalar, Balgat’ın iktidar partisine verdiği desteği açıklamaktan uzaktır. Dün en ağır ifadelerle iktidar partisini karşısına almış Balgat, bugün hangi gerekçeyle bunun tam tersi sayılabilecek bir yaklaşım içindedir, bu belli değildir. Balgat ve Ortadoğu Gazetesi, bu duruşun nedenlerini açıklamaya çalışsalar da, MHP’nin iktidar partisine ilişkin güncel yaklaşımı MHP’nin tabanında hala anlaşılır/kabul edilebilir bulunmamaktadır. Bu, hem Balgat’ın iktidar partisine yakın durmasının MHP tabanından gelen bir talebe dayanmadığı, hem de Balgat’ın kendisini tabana anlatamadığı anlamına gelir ki; bunların her ikisi de, partide “tavan” ile “taban” arasında bir kopukluk olduğuna işaret eder. Dışarıdan böyle gözüküyor.

Balgat’ta iktidar partisinin icraatlarının bakanlıklar bazında düzenli olarak takip edilip edilmediği, varsa MHP’nin ilgili politikalarının iktidarın icraatlarına bağlı olarak gözden geçirilip geçirilmediği, Dünyadaki örneklerin iyi ve kötü yönleri ile düzenli olarak masaya yatırılıp yatırılmadığı bilinmemektedir. Balgat’ın duruşundan, bunların yapılıp yapılmadığı çıkarılamamaktadır. Ancak Balgat’ın dün söylediğinin bugün söylediğinden farklı olması, bu tür kurulu ve işleyen bir sistemin mevcut olmadığı varsayımına yol açmaktadır.

Balgat, iç ve dış politika arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkinin de farkında değildir. Farkında olsaydı, MHP’yi uluslararası kamuoyuna tanıtma gibi bir çaba içerisinde olur, Türkiye’deki büyükelçiler de Balgat’ı merak edip ziyaret ederlerdi. MHP, bir türlü dışa açılamadı. Kendisini, ne diğer partilerin tabanına, ne de iktidara geldiğinde yakın çalışmak zorunda kalacağı ülkelere anlatabildi. Bana göre, Balgat’ın dışa açılmaktan anladığı; seçimden seçime yaptığı, kendisini yurt dışındaki Türk milliyetçilerine anlatmaktır. Oysa MHP’nin dışa açılımı, MHP hakkındaki, Soğuk Savaş ürünü, hala değişmemiş olan “maksatlı” düşünce kalıplarının değişmesi açısından da son derece önemlidir. Balgat, dışa açılmayı düşünmediği ya da açılamadığı için, ortaya çıkan boşluğu MHP’ye karşı olanlar “maksatlı” bir şekilde doldurmakta ve bu da, hem Türkiye’de hem de dışarıda, hala MHP’ye mesafeli bakılmasına yol açmaktadır. MHP dışa açılamadığı için; ne hikmetse, siyasal görüş olarak son 20 yılda hemen herkes değiştiği halde, MHP hala “faşist” ve ırkçı”(!) olduğu yaftasından kurtulamadı… Oysa Balgat, birçok kez bu nitelendirmeyi ret etti, kendisini merkez/gövde partisi olarak gördüğünü açıkladı. Ancak dışa açılım noksanlığı, bunların görülmesini/duyulmasını engellemek suretiyle, MHP’ye yönelik “maksatlı” bakış açısını besleye gelmiştir. MHP ile ilgili düşünce kalıplarının ve maksatlı bakış açısının değişmesini sağlamak, MHP’nin öyle bir parti olmadığını anlatmak, bunun için de dışa açılmak Balgat’ın görevi değil midir?

MHP, Türk vatanının ve Türk milletinin yükselmesini ve uluslararası toplumun imrenerek bakacağı bir seviyeye çıkarmayı ülkü edinmiş seçmen tabanına sahip bir partidir. MHP’nin kapısının, bu ülküye sahip olmayanlara kapalı olması gerekir. Peki, bugün “MHP’li muhalifler” olarak anılan ve “Pensilvanya” ile ilişkili olma iddiasına konu yapılan “Akşener hareketi” içindeki MHP’nin eski milletvekillerini kim MHP’ye davet etmiş ve aday göstermiştir? Kim diğer partilerden kopup ya da “partisiz” kalan eski siyasetçilere MHP’nin kapılarını açmıştır? MHP teşkilatı içinde yıllarca partiye emek vermiş sıranın kendisine gelmesini beklemiş kişiler var iken, kim bu “devşirme siyasetçileri”, üstelik seçilecekleri yerlerden, MHP’nin adayı olarak göstermiştir? Yıllarca partiye emek veren insanlar bir kenarda tutuldu, “devşirme siyasetçiler” MHP’nin milletvekili, hatta TBMM Başkan Vekili yapıldı… Balgat, “Akşener hareketi”ne bakarken, bunları hatırlamak durumundadır. Bunların Balgat’ın bilgisi ve onayı dışında geçekleştiği düşünülebilir mi?

Bu tablo, MHP parti teşkilatında canla-başla çalışan insanların haklarının yenildiği anlamına gelmez mi? Parti teşkilatında milletvekili olmaya, TBMM Başkan Vekili olmaya ehil kimse yok mu? Eğer yoksa (!), bu da, Balgat’ın eksikliği/yetersizliği sayılmaz mı? Balgat’ın bir görevi de, parti teşkilatını belli görevlere hazırlamaktır. Belli makamlar, hem parti teşkilatının eğitiminin bir parçasıdır, hem de parti teşkilatına yakılmış bir “ışık”tır. Parti teşkilatında çok çalışmış ve temayüz etmiş olanların belli makamlara taşınması, parti teşkilatında “çalışır isek, biz de oralara gelebiliriz” anlayışının oluşmasına hizmet edebilecekken, bu yapılmamıştır. Bu, parti teşkilatının geleceğe yönelik umut dolu bir heyecana sahip olmasına hizmet etmez mi, parti teşkilata dinamizm kazandırmaz mı, MHP’ye güç vermez mi?

Balgat’taki “yakın çevre” ya da “ilk halka” elbette ki önemlidir. Ancak ülkenin güncel tablosuna rağmen MHP’nin bugün için bulunduğu duruma ve MHP’deki taban kaymasına bakıldığında, bu “yakın çevrenin” ya da “ilk halkanın” sorgulanması gereği ortaya çıkmaktadır. Balgat’ın bir öz eleştiri yapmaya ihtiyacı vardır. Balgat; iç ve dış olayların, iktidar partisinin ve diğer muhalefet partilerinin takip edilmesinde, değerlendirilmesinde ve bu değerlendirmelere bağlı olarak parti politikalarının güncellenmesinde yetersiz kalmıştır, başarısızıdır. Ve bu yetersizlikte/başarısızlıkta, hiç şüphesiz “yakın çevre”nin ya da “ilk halka”nın da sorumluluğu olacaktır. Balgat, “ben niçin bu duruma düştüm” sorusunu kendisine sormak, yaşananlardan çıkarsamalarda bulunmak ve “sütten ağzı yanmış” olmanın verdiği hassasiyet içinde olmak durumundadır.

Söylenebilecek daha başka hususlarda bulunabilir. Ancak bu bağlamda sözün özü, MHP’nin iyi yönetilmediğidir.

IV. “Akşener hareketi”, başlangıçta MHP’nin iyi yönetilmemesine bir tepki olarak ortaya çıkmış; bugün ise, bunu da içine alan, ilan edilmiş esaslar dâhilinde daha geniş bir kesimi kucaklamayı hedefleyen ve kısa sürede yeni bir partiye dönüşmeyi öngören bir hareket haline gelmiştir.

Sayın Meral Akşener, Sayın Tansu Çiller’in Türk siyasetine kazandırdığı bir isimdir. Doğru Yol Partisi (DYP)’nde siyasete başlamıştır. Kısa bir dönem (yaklaşık sekiz ay) İçişleri Bakanlığı yapmıştır. DYP içindeki Genel Başkanlık mücadelesinde değişik isimler ile gözükmüş; arkasından AKP’nin kuruluş çalışmaları sırasında Sayın Abdullah Gül ve Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile mesai harcamış; oradan da MHP’ye dâhil olmuştur. Sayın Meral Akşener’in mevcut birikiminin, bugün geldiği nokta itibarıyla Türkiye’yi sırtlamaya ve daha iyi bir noktaya çekmeye yeterli/elverişli olup olmadığı tartışmaya bir husustur. Siyasal geçmişinde, dikkat çekici bir başarısı bulunmamaktadır. Ancak dili/hitabeti kuvvetlidir, vücut dilini de iyi kullanmaktadır.

Sayın Meral Akşener’in geçtiğimiz günlerde medyaya yansıyan bir açıklaması, söz konusu hareketin ve kurulacak yeni partinin geleceği açısında bana oldukça anlamlı gelmiştir. Sayın Meral Akşener, açıklamasında, kuracakları partinin merkezde bir parti olacağını beyan ederken, “arkadaşlar öyle uygun görmüşler” ifadesini kullanmıştı. Bu ifade; bana göre, Sayın Meral Akşener’in, bir taraftan kendisini yakın arkadaşlarının üstünde (onları küçük) gördüğü algısına yol açmış, diğer taraftan da nasıl “katılımcı” bir yönetim anlayışına sahip olduğu konusunda bir işaret gibi gelmiştir. Buradan hareketle, daha geniş bir kesimi kucaklama hedefi de çıkış noktası alındığında, hareketin yönetiminin sorunlu olacağı gibi bir değerlendirmeye bugünden ulaşılabilmektedir.

Temel ortak noktaları ülkeyi mevcut siyasal iktidardan (AKP iktidarından) kurtarmak olan kesimlerin bir araya geldiği hareketin/yeni partinin, bu gerçekleştikten sonra Türkiye’yi yönetmekte zorlanacağı değerlendirilmektedir.  Çünkü mevcut siyasal iktidarı devirmede güçlerini birleştiren gruplar/kesimler, bunun başarılmasından sonra güçlerini kendi özel hedeflerine yoğunlaştırdıklarında, yıkmakta ortaya çıkmış büyük güç (kuvvetle muhtemel) kaybolacaktır.

“Akşener hareketi”, şu an itibarıyla, bana, AKP’nin doğuş sürecini de çağrıştırmaktadır. Harekete ilişkin olarak medyaya yansıyan haberler ve yorumlar ile, harekete dâhil olduğu bilinen bazı isimlerin yurt dışı bağlantılarına dair yine medyaya yansıyan iddialar böyle bir çağrışıma neden olmakta ve bu durumda şöyle bir tablo düşünülebilmektedir: Hatırlanacağı üzere, AKP’nin kuruluşundaki belirleyici/itici gücün dışarıdan geldiği varsayılmıştır. İktidarın ilk yıllarında ABD ile bağlantılı olarak medyaya çokça yansıyan “deliğe süpürmeyin, kullanın” ifadesi bu bağlamda oldukça anlamlıdır. AKP’nin, başlangıçta AB ve ABD “trenine binmesi” ve “açılım sürecini” başlatması da, keza bu bağlamda anlamlı görülebilir. Fakat aynı AKP, bugün AB’ye ve ABD’ye meydan okumakta, “açılım sürecinin” tam tersini yapmakta, Sünni İslam Dünyasında nüfuz kazanmaya çalışmakta, demokrasiden ve hukuka saygı ilkesinden uzaklaşmakta, ne zaman ne yapacağı, nasıl bir duruş sergileyeceği belli olmayan bir partiye dönüşmüş gözükmektedir. AKP’deki bu değişim, başlangıçta AKP ile ilişkilendirilen dış güçlerin işine gelmediği gibi, onların bölgedeki hedeflerin/çıkarlarına zarar vermeye de başlamıştır. Onlar için, Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve AKP ile “işler” artık yürümemektedir. “İşi” kaldığı yerden üstlenip götürecek yeni bir harekete ihtiyaç vardır. Acaba bu hareket, “Akşener hareketi” olabilir mi? Değinilen çağrışıma bağlı böyle bir tablo tasavvur edilebilmektedir. Eğer Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin parti teşkilatını yenileme çabasının arkasındaki asıl etkenin “Pensilvanya” temizliği olduğu ve bu temizliğin konusu olabilecek siyasilerin “Akşener hareketine” yönelebileceği düşünülür ise, tasavvur edilen bu tablo daha anlaşılır gelebilmektedir.

Bu takdirde, doğal olarak, “Akşener hareketinin” ve devamında kurulacak yeni partinin, AKP’nin yerini alarak, AKP’nin “yarım” bıraktığı işleri tamamlama işlevini yerine getirecek bir hareket/parti olabileceği akla gelmektedir. Ancak “Akşener hareketinin” ve kurulacak yeni partinin bugün itibarıyla görünen “mayası”, buna elverişli değildir. Siyasetin pratiğine dair bir deneyimim ve birikimim olmadığı için, bu mayanın ileride tutup tutmayacağı konusunda bir yorumda bulunmak istemem. Ancak bugün itibarıyla “Akşener hareketi” içinde gözüken bir kısım isimler hatırlandığında, eğer kurulacak yeni partiye “AKP’nin devamı olma”, “AKP’nin yarım bıraktığı işleri tamamlama” gibi işlev yüklenecekse, bunun karşılık bulmayacağını, tutmayacağını ileri sürmek mümkündür. Bu, kurulacak yeni partinin varlığını ve geleceğini derinden etkileyecek bir durum olacaktır. Bu noktada, buradaki değerlendirmenin çıkış noktasının, yaklaşık son 20 yıldır, ülkelerin iç siyasetlerinin artık daha çok dış siyaset üzerinden yapılıyor hale gelmesi olduğunu belirtmem gerekir.

Bir başka husus, “Akşener hareketinin”, sadece Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP’sini değil, rahmetli Turgut Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP)’ni de çağrıştırdığıdır. Rahmetli Turgut Özal ve ANAP, Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, aynı sürecin, biri birlerini izleyen, tamamlayıcı parçaları gibidir. Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve AKP, rahmetli Turgut Özal’ın ve ANAP’ın yaptıklarını daha ileriye taşımıştır. ANAP döneminde başlayan ekonomideki değişim ve dönüşüm, AKP döneminde hız kazanmıştır. Ancak ANAP döneminden farklı olarak AKP döneminde, ciddi siyasal bir değişim ve dönüşüm işlemi de başlamıştır. AKP’nin tek başına iktidar olma süresinin ANAP’ın tek başına iktidar olma süresinin neredeyse iki katı olmasının da etkisinde, bugün Türkiye’de güçlü bir “AKP burjuvazisi” de ortaya çıkmıştır.

Oldukça önemli bulunan bu husus dikkate alındığında, “Meral Akşener hareketinin” ve kuracakları yeni partinin önüne iki seçenek gelecektir. Ya AKP burjuvazisini devralmak ya da bu burjuvazi ve AKP zihniyeti ile büyümüş gençler de dâhil AKP’yi karşısına almak. Yeni hareket/parti için, bu, gerçekten çok zor bir durum olacaktır. “Akşener hareketi”, AKP burjuvazisini devralıp onların beklentilerini karşılayabilir mi? Karşılarsa, AKP’den bir farkı kalır mı? AKP’yi karşısına alırsa, AKP’nin bütün güçleri tek elde toplaması nedeniyle, şansı ne kadar olur? Bu sorulara olumlu cevap vermek güçtür.

“Akşener hareketi”, belli esaslar öngörmüş olsa da, daha geniş bir kitleyi kucaklaması, homojen olmayan bir parti tabanına yol açacaktır. Bu zayıflık demektir. Ayrıca günümüz toplumunda takıyyenin kazandığı boyut da bellidir. Artık çok sıkça duymaya başladığımız “kaset”, “komplo”, “kumpas”, “iftira” “kripto” gibi kavramları da hatırlamak gerekir. Bunlar, bana göre, “Akşener hareketinin” ve kurulacak yeni partinin AKP karşısında işinin oldukça zor olacağına işaret eden hususlardır. Kurulan benzerliğe (değinilen çağrışıma) rağmen, bugünkü koşulların, ANAP’ın ya da AKP’nin kuruluş yıllarındaki koşullardan çok farklı olduğunu da ifade etmek gerekir. Koşullar, çok değişmiştir. Mevcut koşullarda, “Akşener hareketinin” ve kurulacak yeni partinin bir geleceğinin olabileceğini ileri sürmek güçtür.

MHP’nin durumuna yukarıda değinilmişti. CHP gibi köklü ve güçlü bir partinin AKP karşısındaki durumu da ortadadır, MHP’den biraz hallicedir. MHP’nin ve CHP’nin durumlarına bakınca, “toplama” özelliği belirgin “Akşener hareketinin” AKP karşısında MHP’nin ve CHP’nin önüne geçme şansı -bugün itibarıyla- bana zayıf gözükmektedir.

V. Türkiye’nin AKP iktidarından ve bu iktidarın ülkeyi getirdiği olumsuz tablodan kurtulmasının çaresi; kadrosu ve yönetim anlayışlı yenilenecek MHP’dir. Çünkü MHP’nin yerleşik bir ideolojisi, görülmüş sadakati ve fedakârlığı, idealist bir yapısı, her şeyin önünde/üzerinde bir yer verdiği vatan ve millet sevgisi vardır. Bu değerlere sahip homojen bir tabanı vardır. Elbette ki, bu değerlere diğer partilerin tabanın da sahip olduğu kabul edilebilir. Ancak MHP tabanının vatan, millet, bayrak ve devlet sevgisinin daha başka olduğunu, en azından daha samimi olduğunu ve bunun kendisini daha çok gösterdiğini ifade etmek mümkündür. MHP’nin; yeni bir kadro ile eksikliklerini/yetersizliklerini giderip, bugünü ve görünür geleceği dikkate alacak bir vizyon ile, önce içeride birlik ve beraberliği tazelemesi, iç barışı tesis etmesi, devleti elden geçirmesi, sonra da Türkiye’yi yeniden uluslararası toplumda saygın bir yere kavuşturması, uluslararası topluma Türkiye’nin büyüklüğünü ve gücünü hissettirmesi pekala mümkündür.

Ben MHP’nin tabanını, Milli Mücadele yıllarının “isimsiz” kahramanlarına; Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu mevcut olumsuz tabloyu da, Milli Mücadeleye giden yola benzetiyorum. MHP tabanındaki yüreğin, farklı ve özel olduğuna; Türkiye’nin yeniden güven ve istikrar ortamına kavuşmasının da, herhangi bir karşılık beklemeden vatanlarını, milletlerini, bayraklarını ve devletlerini seven bu yürekli insanlara bağlı olduğuna inanıyorum. Sorun, bu insanların yüreğindeki ateşi canlandırmada, harekete geçirmededir. Balgat’ın bir türlü yapamadığı da budur.

Balgat, önce MHP’den ayrılmaların “yetersizlere” ya da “yeteneksizlere” yer açılmasına ya da bunların yerlerini sağlaşmasına vesile olmasına izin vermemeli, sonra da partinin önünü açacak bir yenilenme hareketini başlatmalıdır.

Önceden takvime bağlanmış bir kurultay sürecinin işlemekte olduğu bilinmektedir. Ancak mevcut koşullar nedeniyle, bu olağan kurultayın, MHP tabanındaki ateşi canlandırmaya ve MHP tabanını harekete geçirmeye yetmeyeceği değerlendirilmektedir. Olağanüstü koşullar, sıradan olmayan, olağanüstü adımları gerektirir. Tabana ve kamuoyuna “sizi görüyorum, anlıyorum ve yenilenmeyi başlatıyorum” mesajının verileceği,  sıra dışı, yeni ve farklı bir adıma ihtiyaç var. Balgat’tan beklenen, böyle bir adımı bir an önce atmasıdır.

Amacımın kimseyi gücendirmek ya da hedef almak olmadığını, özellikle ve bir kere daha belirtmek isterim.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 22 Ağustos 2017.


ZAFER AYI, ZAFER HAFTASI VE ZAFER BAYRAMI MESAJI

30 Ağustos Zafer Bayramı denilince hemen akla; 1922 yılının 26 Ağustos’unda başlayan ve 30 Ağustos’unda Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi (Büyük Taarruz)  gelir. Ancak 30 Ağustos Zafer Bayramı, sadece “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nde (Dumlupınar’da) kazanılan zafere, Büyük Taarruz’a işaret etmez. Hem Büyük Taarruz içinde cephelerde kazanılmış zaferler, hem de Türk Tarihinde, Ağustos ayı içinde kazanılmış,

KURBAN BAYRAMI MESAJI

ASCMER olarak, takipçilerimizin Kurban Bayramlarını en iyi dileklerimizle kutluyor, kendilerine esenlik dolu günler diliyoruz. 16 Ağustos 2018. Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Başkan

1974 KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NIN YILDÖNÜMÜ MESAJI

Kıbrıs Türklerinin kendi topraklarında egemen olmasının, özgür ve bağımsız olarak yaşamasının önünü açan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 44. yıldönümünde; başta “Kıbrıs Davası”nın asla unutulmayacak ismi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “Kurucu” Cumhurbaşkanı “Gazi” Rauf R. Denktaş olmak üzere, bu harekata katılarak, harekatta şehit düşen, gazi olan ve ter döken Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kıbrıs Türk Mukavemet

BU MÜNHASIRAN BİR “8 TEMMUZ” YAZISIDIR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.