GÜNCEL JEOPOLİTİK OYUNLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Moskova’da, İkinci Dünya Savaşı’nda kazanılan zaferin 70. yılı kutlamalarını içeren bir tören var. Almanya Başbakanı Merkel’in de Moskova’ya gideceği ancak törenlere katılmayacağı ifade edilmiştir. Törenlere katılmayacak Merkel Moskova’ya giderken, Almanya Cumhurbaşkanından İkinci Dünya Savaşı için Sovyetlere minnet borçlu oldukları ifadesi gelmiş, Almanya Dışişleri Bakanı da Rusya Dışişleri Bakanı ile birlikte eski adı Stalingrad olan bugünkü Volgograd’da İkinci Dünya Savaşında hayatını kaybedenlerin anısına yapılmış anıta çelenk koymuştur. Bunlar, bir taraftan Merkel’in “siyaseten” söyleyemediklerinin ve yapamadıklarının Almanya Cumhurbaşkanı ve Almanya Dışişleri Bakanı tarafından söylenmiş ve yapılmış olabileceğini, diğer taraftan da güncel uluslararası politikada Rusya ile Almanya’nın kol kola girmesi (güçlerini birleştirmesi) yolundaki değerlendirmeleri ve öngörüleri akla getirmektedir.

Moskova ile Berlin’in yakınlaşması ve bunun kendi koşullarında “stratejik ortaklığa” dönüşmesi, hem uluslararası politikadaki dengeleri, hem de oluşum süreci devam eden “yeni Dünya düzenini” etkileyebilecek mahiyette bir gelişme olacaktır. Almanya’nın parıldayan ekonomik gücü ile, Rusya’nın büyük askeri gücünün ve küresel ısınmanın etkisinde giderek değerlenecek büyük ülkesinin vücut vereceği “birleşik yapının” ciddi ve deneyim sahibi bir süper gücü ortaya çıkaracağından şüphe duyulmamaktadır. Böyle bakınca, ABD’nin, Ukrayna krizine, Almanya-Rusya yakınlaşmasını önleme işlevini yüklemiş olabileceği düşünülmektedir. Haritaya bakılırsa, Almanya’nın AB üyesi Polonya üzerinden Ukrayna’ya komşu olduğu ve Almanya ile Rusya arasında Polonya ile Ukrayna’nın yer aldığı görülür. Bu coğrafi konumlama, belirtilen düşünceyi beslemektedir. Ancak Ukrayna krizi, sadece Almanya-Rusya yakınlaşmasını önlemekle kalmamış, bunları karşı karşıya da getirmiştir. Bu noktada, Almanya Cumhurbaşkanı ve Almanya Dışişleri Bakanı yukarıda belirtilenleri yaparken ve söylerken Ukrayna Başbakanının Hitler Almanyası’nın Sovyetlerin saldırısına uğradığını söylemesi ve bu ifadenin “Hitler’in mağdur ilan edilmesi” olarak yorumlanması ile, Ukrayna’nın “Neo-Naziler” ile ilişkilendirilmesinin de, yine Almanya-Rusya yakınlaşması görüşünü çağrıştırdığı ve bunun önlenmek istendiğine işaret ettiği düşünülmektedir. Keza bugünlerde uluslararası medyada yer alan ve zengin Almanya’nın yoksulluk probleminin olduğunu işleyen haberler de, bu düşünce bağlamında görülebilir.

II. P5+1-İran görüşmeleri üzerinden yansımış gözükse de, gerçekte ve uygulamada gelip ABD’ye dayanan (ABD’nin atacağı adımlara bağlı olan) gelişmeler, “ABD-İran yakınlaşması” yorumlarına neden olmuştur. Bu yorum, hiç şüphesiz başka gelişmelere de dayalıdır ya da ABD-İran yakınlaşmasına işaret eden başka gelişmeler de vardır. ABD’nin enerji piyasasında ciddi satıcı rolü ile boy gösterecek olması, münhasıran enerjipolitik bir yaklaşımla baktığı Orta Doğu’yu Washington’un gözünden düşürmüştür. Ancak bu gözden düşüşte, Çin’in ABD karşısında yeni bir kutup olarak görülmesinin payı büyüktür.

Çin nedeniyle ABD’nin Asya’ya yönelmesi, ABD’nin gözünde İran’ı öne çıkarmıştır. ABD’nin güncel çıkarları ve hedefleri dikkate alındığında, İran’ın, ABD için, enerjipolitik ve jeopolitik bağlamında çok önemli olduğu görülür. Uluslararası politikada gelinen noktada, Suudi Arabistan (Arap Yarımadası); hem (jeopolitik avantajı kaybolmuş gözüktüğü için) ABD’ye enerjipolitik ve jeopolitik avantajlarını birlikte -iç içe geçmiş olarak- sunamamakta, hem de enerjipolitik bağlamındaki değeri ABD için giderek değerini kaybetmektedir. Oysa İran; enerjipolitik bağlamında, ABD’ye Avrupa pazarına birlikte girme (Rusya’yı Avrupa enerji pazarından çıkarma) imkânı vermekte, hem de jeopolitika bağlamında, ABD’ye, Çin’e yanaşmakta olan Pakistan’ı kontrol etme ve Çin ile sorunlar yaşayan Hindistan’ı etki alanında tutma imkânı vermektedir. Eğer Hindistan’ın Çin ve Pakistan ile sorunlu bir ilişkiye sahip olduğu düşünülürse, ABD’nin İran ile yakınlaşması, hem Çin karşısında, hem de Pakistan karşısında Yeni Delhi’nin de işine gelecektir. Bu suretle ABD’nin daha çok etkisine açılacak Hindistan, Çin’i güneyden çevreleme ve Çin’in güneye inişini/açılımını engelleme işlevini üstlenmiş olabilecektir.

Bu bağlamda, son birkaç yıl içinde Hindistan’ın Kanada ve Avustralya ile kurduğu ilişkiler dikkat çekicidir. Hem Kanada, hem de Avustralya, Yeni Delhi ile, Hindistan’ın nükleer faaliyetlerine katkıyı öngören anlaşmalar imzalamışlardır. ABD’nin Kanada ve Avustralya ile olan güncel ilişkilerine bakılarak, bu iki ülkenin Hindistan’ın nükleer programına verdiği desteğin arkasında ABD’nin olduğunu söylemek mümkündür. Eğer ABD-İran yakınlaşması gerçekleşirse, bu, Washington’un Hindistan’a vereceği bir başka destek olacaktır.

Ancak ABD’nin Hindistan’a destek anlamına gelen bu girişimleri karşılıksız kalmamakta; Hindistan’ın da ABD’nin izlediği politikaya destek verdiği görülmektedir. Bunun en somut ve güncel işareti, geçtiğimiz günlerde Hindistan ile İran arasında yaşanan gelişmedir. Hindistan, İran’ın Umman Körfezi’ndeki, Pakistan’a komşu Çabahar limanını genişletmek ve birlikte kullanmak için İran ile bir anlaşma imzalamak istemektedir. Hindistan, İran’ın Çabahar limanı üzerinden Körfez ülkelerine ve Orta Asya ülkelerine ulaşmayı amaçlamaktadır. Hindistan’ın İran üzerinden Körfez ülkelerine ulaşması, hem ABD’nin Orta Doğu’da neden olduğu boşluğu doldurması, hem de Körfez bölgesindeki İran nüfuzunun güçlenmesi anlamlarına gelebilecektir. Yine Hindistan’ın İran üzerinden Orta Asya ülkelerine yönelmesi ise, Afganistan-Tacikistan-Kırgızistan-Kazakistan hattı dikkate alındığında, -İran destekli olarak- Çin’in batıdan çevrelenmesine hizmet edebilecektir.

Pakistan’ın Umman Körfezi’ndeki, İran’a komşu Gwadar limanının Çin tarafından genişletildiği, Çin tarafından kullanıldığı ve bu limanı Çin’e bağlayan demiryolu hattının Çin’in dış ticaretinde yoğun olarak kullanıldığı dikkate alınırsa; İran’ın Çabahar limanını kullanması, Hindistan’ın, hem bu durumu dengelemesine, hem de Gwadar limanını kontrol etmesine imkân verecektir. Hindistan’ın Çabahar limanından yararlanması, İran’ın, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin sağlanmasında Hindistan’ın desteğini yanında hissetmesine de neden olabilecektir.

ABD-Hindistan ve Hindistan-İran ilişkileri, ABD-İran ilişkilerinde yakınlaşmanın zeminine, bunun olabilirliğine ve olursa beslenebileceğine işaret eden ilişkilerdir.

III. Sovyetlerin 1991 yılında dağılması, Batının Avrupa kanadı ile ABD kanadı arasında bir ayrışmanın konuşulmasına neden olmuş; Avrupa ülkelerinin AB üzerinden sergilediği siyasal entegrasyon çabası ayrışma yönündeki düşünceyi beslemiştir. Euro Bölgesindeki ekonomik krizlere rağmen, AB’nin dinamosu olarak görülen Almanya’nın ekonomik performansı ve konuşulan Almanya-Rusya yakınlaşması, Batının iki kanadı arasındaki ayrışma düşüncesini gündemde tutmaktadır. Bu ayrışmaya bakarken; Avrupa’nın, Soğuk Savaş yılları boyunca ABD’nin peşine takılıp gitmekten ya da ABD nereye çekerse oraya gitmekten yorulmuş olduğunu, yorulmakla kalmamış içten içe ABD karşıtı bir psikoloji içine girmiş olduğunu da görmek uygun olacaktır.

AB’nin Dış Politika Sorumlusu, geçtiğimiz günlerde, Haziran 2015’de Brüksel’de gerçekleşeceği ifade edilen AB-Çin Zirvesi öncesinde Pekin’i ziyaret etmiştir. AB’nin Dış Politikadan Sorumlu Yüksek Temsilcisi, bu ziyaret sırasında, AB’nin Çin ile savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmeyi amaçladığını açıklamıştır. AB’nin Çin ile düzenli aralıklarla bir araya gelmesi yalnız başına Batının iki kanadı arasındaki ayrışma konusunda çağrışımlara yol açarken, AB’nin Çin ile savunma ve güvenlik alanında yakın işbirliğini amaçladığını açıklaması, bu çağrışımı daha da güçlendirmiştir.

ABD için, Batıdaki ayrışma elbette ki önemlidir. Ancak gelişme ayrışma ile kalmamakta; ayrışan Avrupa Çin ile ilişkilerini yoğunlaştırmakta; bu da, ayrışmayı ABD için daha önemli kılmaktadır. Başka bir ifade ile; Batı bölünmekle kalmamakta, Avrupa, ABD’nin rekabet içinde olduğu Çin’e kaymakta; ABD’nin kaybı iki katına çıkarmaktadır. Bu tablo karşısında, arkasında ABD’nin yer aldığı Arap Baharının Kuzey Afrika’da yol açtığı, Güney Avrupa’nın çok yakından etkilendiği kaotik ortamı, belirsizliği, riskleri ve tehdidi, yasa dışı göçü hatırlamak uygun olacaktır. Yani ABD, sadece Ukrayna krizi üzerinden Avrupa’ya müdahale etmemekte, güneyden de Avrupa’ya müdahale etmektedir. Washington’un; her iki müdahaleye de, Batıyı ABD “patronajında” bir arada tutma ve Avrupa’yı kontrol etme işlevini yüklemiş olduğunu ileri sürmek mümkündür.

Batının iki kanadı arasındaki ayrışma, ABD’nin Avrupa’nın desteğinden yoksun kalması anlamına geleceği için, Çin’in işine gelecektir. Bunun, Ukrayna krizi üzerinden ABD ile karşı karşıya gelmiş Rusya’nın da işine geleceği açıktır.

IV. Rusya ile Çin’in Akdeniz’de ortak askeri tatbikat yapacağının duyurulması, güncel jeopolitik oyunlara işaret eden bir başka gelişmedir. Rusya’nın Akdeniz’de askeri tatbikat yapması olağan (normal) gelirken; aradaki coğrafi uzaklık nedeniyle Çin’in bu tatbikata katılması, üzerinde durmayı gerektirmektedir. Tatbikatın üçüncü taraflarla ve bölgede durumla ilgili olmadığı ifade edilmesi, bu düşünceyi değiştirmemektedir. “Niye Akdeniz” ve “Çin’in Akdeniz’de ne işi var” soruları akla geliyor ve cevabı gerektiriyor. Çin’in, Moskova’da yapılacak İkinci Dünya Savaşı’nda kazanılan zaferin 70. yılı kutlamalarına katılacak olması da, bu bağlamda hatırlanması gerek bir husus olarak görülmektedir.

Akdeniz, enerjipolitik ve jeopolitik açılardan, Avrupa’yı yakından ilgilendiren bir coğrafyadır. Rusya ile Çin’in bu coğrafyada yapacakları tatbikat, ABD karşısında Avrupa’ya verilmiş bir destek olarak da algılanabilir. Bu durumda, nasıl ABD-Hindistan-İran hattı konusunda sinyaller alınıyorsa, bunun karşısında Çin-Rusya-Almanya hattı sinyallerinin alındığı da ileri sürülebilir. Bu hatlardan birincisine Japonya, Kanada ve Avustralya; ikincisine ise Pakistan ve Suudi Arabistan da dâhil edilebilir.

V. Bu jeopolitik oyunların, Orta Doğu’da, özellikle Kürtler bağlamında ya da Kürtler ile ilgili olarak önem arz ettiği düşünülmektedir. Irak Kürt Bölgesi Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, birkaç gün önce, Washington’u ziyaret etmiştir. Barzani’nin, Washington’a, Kerkük’ü de içerecek şekilde Kürt Bölgesinin sınırlarının genişletilmesi, kendilerine silah yardımı yapılması ve bağımsızlık yolunda verilen desteğin artırılması taleplerini ilettiği; Bağdat Yönetiminin ise, Washington’un Kürtlere ve Sünnilere silah verilmesini istemediği ve bu konudaki hassasiyetini göstermek için iktidar partisinin Grup Başkan Vekilini Washington’a gönderdiği ifade edilmiştir. Bağdat, ABD’nin yakınlaşmak istediği Tahran’ın yakın kontrolünde gözükmektedir. Bu kontrolün, Bağdat’ın söz konusu isteğinin arkasında Tahran’ın olduğunun kabul edilmesine yol açacak derecede olduğu değerlendirilmektedir.

ABD, bölgede, İran ile yakınlaşmak ve Kürtlere desteğini artırmak şeklinde, farklı ve biri birleri ile uyumlu gözükmeyen iki farklı politikaya sahip gözükmektedir. İran mı, Kürler mi, acaba ABD için hangisi daha önemli ya da öncelik taşımaktadır? ABD, İran ile Kürtler arasında kalmış gözükse de, her ikisinden de vazgeçmeyecektir. Yani kuvvetle muhtemel İran ile yakınlaşırken, bağımsızlık yolunda Kürtlere desteğini de sürdürecektir. “30 Yıl Savaşları”nın sonuçları ve bölgede yaşananlar için kullanılan “Orta Doğu’nun ‘Otuz Yıl Savaşı’” söylemi, bunun mümkün olabileceğinin işareti olarak alınabilir.

ABD’nin İran ile yakınlaşırken aynı zamanda Kürtlerin bağımsızlık sürecine destek vermeyi sürdürebilmesi; bugün itibarıyla, ancak Orta Doğu’da bilinen sınırlarının değişmesi, ülkelerin parçalara bölünmesi, yeni küçük aktörlerin ortaya çıkması ve bölge ülkelerinin yeni komşular edinmesi ile mümkün olabilecek gözükmektedir. Zayıf gözükmeyen bu ihtimalin, bölgedeki aktörleri destek arayışına itmesi kaçınılmaz görülmektedir. Bazı ülkeler, ülke ve ulus bütünlüklerini korumak (parçalanmalarını önlemek) için, bazı ülkeler de varlıklarını egemen ve bağımsız bir aktör olarak sürdürebilmek için destek arayışına yöneleceklerdir. Bu arayış, yukarıda değinilen “jeopolitik oyunlardan” çıkarılan iki hat (ABD-Hindistan-İran hattı ve Çin-Rusya-Almanya hattı) bağlamında beklenmedik katılımları beraberinde getirebilecektir.

Bölgede Kürt nüfusa sahip dört ülkeye bakıldığında; yukarıda sözü edilen hatlardan birine dâhil gözüktüğü için, İran, daha başlangıçta bu beklentinin dışında kalmaktadır.

Irak’a ve Suriye’ye bakıldığında ise, şunlar görülmektedir.  (i) ABD’nin İran ile yakınlaşmak istemesi, Washington’un Suriye politikasını etkilemekte ve hareket serbestini kısıtlamaktadır. ABD’nin Suriye politikası, İran’ın işine gelen bir mecrada değişim göstermektedir. (ii) İran, Bağdat ve Şam ile çok yakındır. Bu yakınlık, ABD’nin de işine gelir gözükmektedir. (iii) Irak, ABD-İran ikilisinin kontrolündedir. (iv) Suriye, konuşulan “Kürt koridoru” ve “İran koridoru” güzergâhı üzerindedir ve içinde bulunduğu durum bu koridorların hayata geçirilebilir olduğuna işaret etmektedir. Bu tablo, Irak ve Suriye’yi de söz konusu beklentinin dışında bırakmaktadır. Esasen güncel Irak’ın ve Suriye’nin, ABD ile İran’ı biri birine iten, ABD-İran yakınlaşmasının olabilirliğini besleyen bir görüntü verdiğini de bu noktada göz ardı etmemek gerekir.

Bu durumda, Kürt nüfusa sahip bölge ülkeleri arasında geriye sadece Türkiye kalmaktadır. Türkiye’nin beklenmedik katılımlar gösterip göstermeyeceğini -adımlar atıp atmayacağını- bekleyeceğiz ve olursa göreceğiz.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 08 Mayıs 2015


“İRAN OYUNLARI” HIZ KESMİYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Mossad’ın 2018 yılı başında ele geçirdiği ileri sürülen İran’a ait nükleer belgelere ilişkin yeni bazı detayların ortaya çıktığı ve bunların, İran’ın nükleer silah üretmek için gereken her şeyi bir araya getirmek için çalıştığını gösterdiği ileri sürülmüştür.[i] Haber İsrail mahreçli ve haberde, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, medyaya sızdırılan yeni detayların, ABD Başkanı

PUTİN-TRUMP ZİRVESİ İÇİN HELSİNKİ’NİN TERCİH EDİLMESİ ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Putin-Trump Zirvesinin niçin Finlandiya/Helsinki’de gerçekleştiği üzerinde duruluyor. Buna ilişkin olumlu ve olumsuz yorumlar var.[i] Bununla beraber, zirvenin Helsinki’de gerçekleşmesinin Soğuk Savaş yıllarına giden bir “nostalji”den daha fazlası olduğunda bir uzlaşma var. Ben de bu görüşteyim. Ancak, “fazlası” konusunda analizde geçenlerden ayrılıyorum. Analizde “fazlası”, güncel, bilinen ve hâlihazırda devam eden, Rusya

NATO ZİRVESİ, NATO’NUN IRAK’A ANGAJE OLMA İHTİMALİ VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Brüksel’de devam eden NATO Zirvesine, Batıdaki ayrışmaya, ABD-Avrupa çekişmesine rağmen, “doğrudan” ve “dolaylı” olarak, ilk günden ABD damgasını vurmuş gözüküyor. Önce, Başkan Trump’ın “doğrudan”/açık talepleri konuşulmuş; arkasından da “dolaylı” olarak ABD’nin işine gelen, arkasında ABD’nin olduğu tahmin edilen, Afganistan, Irak ve Karadeniz (Ukrayna-Gürcistan) konularına geçilmiş ya da geçilecek[i]… Afganistan’a ilave

BU NATO ZİRVESİ KÜRESEL POLİTİKANIN GELECEĞİ AÇISINDAN SON DERECE ÖNEMLİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İşbu yazı, The German Marshall Fund of the United States (GMF)’da yayınlanan, Jan Techau tarafından kaleme alınmış, “Europe’s Value in the Coming Standoff” başlıklı yazının[i] içeriği ve neden olduğu çağrışımlar ışığında ortaya çıkmıştır. Yazının sonunda, belirtilen görüşlerin her ne kadar sadece yazarını bağlayacağı ifade edilmişse de; yazının, transatlantik işbirliğinin güçlendirilmesini

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.