GÜNCEL İRAN-ABD İLİŞKİLERİ SORGULANMAYA MUHTAÇTIR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, geçtiğimiz Cumartesi (11 Mayıs 2019) günü, İran’ın resmi haber ajansı IRNA üzerinden, İran’daki siyasal muhaliflere seslenmiş; ülkenin 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşından daha olumsuz koşullar altında bulunduğuna işaret ederek birlik çağrısında bulunmuş ve İran’ın “benzeri görülmemiş” bir ABD baskısı ile karşı karşıya bulunduğunu belirtmiştir[i].

Ruhani; açıklamasında, İran-Irak Savaşı sırasında bankacılık faaliyetleri, petrol satışı, genel olarak ihracat-ithalat konularında bir sorun yaşanmadığını, sadece silah tedarikine yaptırım uygulandığını ifade etmiş ve bunu, mevcut durumun ne kadar kötü olduğunu ortaya koymak için, bugün ile karşılaştırmıştır. Bu karşılaştırma, yol açtığı çağrışımlar nedeniyle, önemlidir.

Niçin önemli olduğunu anlayabilmek için, İran ile ilgili düne ve bugüne ilişkin bazı hususların hatırlanmasına ihtiyaç vardır.

İran-Irak Savaşı, İran’da İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinden sonra ve Devrimi yapanların Devrimden sonra biri birlerine düştüğü bir sırada ortaya çıkmıştır. Savaş, İran’daki bu iç çekişmeyi adeta “bıçak gibi” kesmiş; her kesim, Irak ile yapılan savaşa odaklanmıştır. Bu, İslam Devriminin İran’da yerleşmesine imkân ve fırsat vermiştir. Eğer İran-Irak Savaşı olmasaydı, İran’da Monarşiye (Şah’a) karşı olanların Şah gittikten sonra kendi aralarında giriştikleri mücadele nedeniyle, belki de İslam Devrimi yerleşmeyecek; en azından, İran uzunca bir süre ciddi iç karışıklıklara sahne olacaktı. Böyle bir durum, o tarihte İran’ın doğu komşusu Afganistan’daki Sovyet varlığı nedeniyle, İran’ın da Sovyetlerin kontrolüne girmesine ve bu suretle Sovyetlerin İran üzerinden Basra Körfezi’ne inmesine yol açabilecekti. Yani İran-Irak Savaşı, İran’da İslam Devriminin yerleşmesine hizmet etmekle kalmamış, Sovyetler ile ilgili bu ihtimali de gündemden düşürmüştür. İran-Irak Savaşı’na bakarken, Irak’ı İran’ın karşısına çıkaran ABD’nin, savaş sırasında, örtülü yollarla (ve İsrail ile birlikte) İran’a silah tedarik ettiğini de görmek gerekir. Oysa ABD, aynı zamanda, savaş sırasında İran’a uygulanan silah tedarikine dair engelleyici yaptırımın da mimarıdır!…

İran-Irak Savaşı sonrasında, Irak’ı komşularını tehdit etmeye ve Kuveyt’i işgal etmeye isteklendiren de yine ABD’dir. Sonrasında, 1979’da İran’dan kovulan ABD, Irak’ı bölgede dizginlemek adına, 1990’da yeniden bölgeye dönmüştür ki; bundan da, ABD’nin bölgeye dönüşüne İran’ın adeta aracılık ettiği çıkarılabilmektedir.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin söz konusu açıklamalarının etkisinde bugün bölgeye bakarken, dün ilişkin bunları hatırlamak icap eder. Ancak akla gelenler, sadece dün ile sınırlı değildir. Devamı, bugüne gelen boyutu da vardır.

ABD, 1991’den 2003’e kadar çekiç Güç üzerinden Irak’tadır. 2003 yılında Irak’ı işgal etmiştir. Sözde Aralık 2011’de Irak’tan çekilmiştir ama, ABD hala Irak’ta ciddi bir askeri varlık bulundurmaktadır. ABD, 2011 yılında ortaya çıkmış Suriye krizinin de arkasındadır. Suriye’de de askeri varlık bulundurmaktadır. ABD, Irak’ta ve Suriye’de bu şekilde var iken, İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki nüfuzu daha önce hiç olmadığı kadar artmış, adeta “tavan” yapmıştır!… Bu nedenle, Irak’ta (ve Suriye’de) İran’a “kör” bir ABD’den söz edilmektedir. Ve bugün ABD (İsrail ile birlikte), İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki varlığından (nüfuzundan) rahatsız, İran varlığına karşı!…

Bu belirtilenler karşısında, bugün ABD ile İran arasındaki “görünen” ilişkinin niteliğinden şüphe duyulmaz mı? Taraflar arasında, gerçekte “örtülü” ya da “derin” bir “iletişim” olabileceği akla gelmez mi? Bu şüphe nedeniyle, bugün güncel bölgesel gelişmeler değerlendirilirken ve atılacak adımlar belirlenirken, İran-ABD ilişkilerine şüphe ile yaklaşılması (sorgulanması) gerektiği düşünülmektedir.

Belirtilenlerden, İran’ın, dün ABD’nin Ortadoğu’ya dönüşüne aracılık ettiği çıkarılabiliyorsa; bugün ABD’nin, hem Ortadoğu’da “gerçekte” neyin peşinde olduğunu, hem de bu bağlamda, İran’ı hedef almak kadar, peşinde koştuğu amaç doğrultusunda İran’ı kullanıp kullanmadığını da (İran’a yine bir işlev yükleyip yüklemediğini de) sorgulamak gerekir. Dün, İran’ı Irak ile karşı karşıya getiren ABD, bugün İran’ı hangi komşusu ile karşı karşıya getirebilir? Ya da ABD, İran ile olan gerginlik üzerinden, Ortadoğu’da neyi “perdeliyor”, neyin peşinde? Veyahut ABD ile İran arasında nasıl bir “perde gerisinden” söz edilebilir? Elbette ki, ABD’nin, bugün Ortadoğu’da İran’dan 1979’un hesabını sorma peşinde olabileceği da akla geliyor. Fakat (i) ABD’nin güncel “İran körlüğü”, (ii) ABD’den gelen İran’a yönelik bir askeri harekâta girişilmeyeceği yönündeki resmi açıklama ve (iii) ABD’nin Ortadoğu’ya güncel kuvvet kaydırmalarının ısrarla “caydırıcı” amaçlı olduğuna vurgu yapılması nedenleriyle; ABD’nin, asıl hedefinin İran olmadığı, asıl hedefi/amacı için İran’ı kullanmakta olduğu akla gelmektedir.

Şunu görmek gerekir: ABD, artık Dünyanın en büyük enerji üreticilerinden biridir. 2017 verileri ile ve tahmini olarak, ABD’nin işlenmiş petrol üretimi günlük 20.3 milyon varildir ve ABD bu miktarın ancak yaklaşık dörtte birini (günde 5.2 milyon varilini) ihraç edebilmektedir. Yani petrolünü değerlendirememektedir. Değerlendiremediği için de, enerjide pazar arayışı içindedir. (Bu arayışı, aynı zamanda, Başkan Trump’ın “ikinci dönem” çabası ile, yani 2020’deki Başkanlık Seçimi ile ilişkilendirmek de gerekir.) ABD, hâlihazırda ciddi bir ekonomik sıkıntı içindedir. Cari açığı, yaklaşık 1 triyon dolar seviyesindedir. Çin ile rekabeti ve artan savunma harcamaları, kaynak ihtiyacını çok artırmıştır. Bunlara bir de, Başkan Trump’ın, “yeniden, yine Büyük Amerika” söyleminin içinde saklı olan ekonomik gerekler eklenirse, ABD’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntının ciddiyeti daha iyi anlaşılacaktır. ABD’nin “şiddetle” kaynağa ihtiyacı vardır. Ve bu ihtiyacını karşılaması da, enerji zenginliğini değerlendirmesine, bunun için de enerji zenginliğine pazar bulmasına bağlıdır. Evet, son dönemde ABD’nin silah satışlarından elde ettiği kazançta bir artış olmuştur ama, bu artış, kaynak ihtiyacının büyüklüğü karşısında fazla anlamlı değildir. Enerji zenginliğini değerlendirmenin beraberinde getireceği kaynak akışı, hem çok daha büyük olacak, hem de süreklik arz edecektir. ABD eğer enerji zenginliğini istediği gibi değerlendirebilirse; bu, (i) içeride ihtiyaç duyulan bir “restorasyon sürecini” başlatmasına imkan verecek, (ii) Çin karşısında hem ihtiyaç duyduğu kaynağa kavuşacak hem de enerji üzerinden enerjide dışa bağımlı Çin’i kendisine bağımlı kılabilecek, ayrıca (iii)  “yeniden, yine büyük Amerika” söyleminin de içi doldurulmuş olacaktır.

Böyle bakınca ABD açısından iki husus öne çıkmaktadır. Birincisi, ABD, Batın kalanını (Avrupa’yı), enerjide kendisinin “doğal” pazar alanı olarak görmektedir. Hali hazırda Avrupa enerji pazarı, İran, Rusya ve Ortadoğu’dan beslenmektedir. Bu da, ABD’nin İran ve Rusya yaklaşımları ile Ortadoğu’da bugün yapmakta olduklarını konusunda fikir vermektedir. Yani yaşananlardan; Avrupa enerji pazarını kendisine ait gören ABD, İran’ın, Rusya’nın ve Ortadoğu’nun Avrupa ile bağlarını koparma peşinde, şeklinde bir çıkarsamada bulunmak mümkündür. Ancak gerek enerji zenginliğinin büyüklüğü, gerekse küresel hegemonik pozisyonunu sürdürmenin gerektirdiği kaynak ihtiyacının büyüklüğü nedeniyle, sadece Avrupa enerji pazarının ele geçirilmesi ABD’ye yetmeyecektir. Avrupa enerji pazarı, hem ABD için küçüktür, hem de büyüme potansiyeli olmayan bir pazardır. Bu nedenle, ikinci olarak, ABD’nin enerji piyasasının kontrolünü ele geçirmeye ihtiyacı olduğunu görmek ve Ortadoğu’daki güncel gelişmeleri de bununla ilişkilendirmek gerekir.

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasından bugüne kadar Ortadoğu’da hep var olmuştur. Ortadoğu’yu çok yakından tanımaktadır. Bölge ülkeleri genelde silahlarını ABD’den satın aldığı için, onların askeri imkân ve kabiliyetlerini yakından bilmektedir. Bölge ülkeleri hakkında nüfuz sahibidir. Hem bölge ülkelerinin durumlarına, hem de aralarındaki sorunlara vakıftır. Bu tespitler şu anlama işaret ediyor: eğer ABD, önce Avrupa enerji pazarının, sonra da enerji piyasasının kontrolünü ele geçirme peşinde ise, Ortadoğu doğru başlangıç yeri olacaktır. Çünkü bölge, (i) küresel enerji üretim merkezlerinden biridir, (ii) enerji pazarında belirgin bir yere sahiptir, (iii) coğrafi konumu üzerinden enerji trafiğini (ulaşımını) kontrol imkânı sunar ve (iv) enerji ulaşımında güvenliğin sağlanması açısından önemlidir. Bu bağlamda, doğusundaki Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı ile batısındaki Babül Mendep Boğazı, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı ile birlikte Arap Yarımadası’nın, ABD açısından çok cazip olduğunu görmek uygun olacaktır.

ABD’nin güncel Ortadoğu bağlamındaki yaklaşımının, enerji politik merkezli bir yaklaşım olduğu, geçen her gün biraz daha çok belli olmaktadır. İran ile ABD arasındaki gerginliğin de ağırlıklı olarak bu kapsamda olduğu görülmektedir. Bunlarda, “şimdilik” fazla bir tereddüt bulunmamaktadır. Tereddüde mucip en temel husus, başlangıçta belirtilen düne ve bugüne ilişkin hususlar ışığında İran-ABD ilişkilerinin güncel mahiyetidir. Ortadoğu, yeniden şekillenme sürecinden geçmektedir. Bu çok açıktır. Ve bu da, İran-ABD ilişkilerinin güncel mahiyetini önemli kılmaktadır.

ABD’de Başkanlık koltuğuna Demokratlardan ya da Cumhuriyetçilerden birisinin oturması önemli değildir. Temel/önemli politikalar, bu değişikliklerden fazla etkilenmez. Çünkü Başkan değişimleri, tıpkı bir bayrak yarışı gibidir. İran’ın da devlet geleneği bellidir, güçlü bilinmektedir. ABD de, İran da, temel/önemli konulara, uzun dönemli bakarlar. Bu, iki ülkenin ortak noktası olarak görülebilir. Onun içindir ki; ABD’nin ve İran’ın biri birlerine ilişkin güncel yaklaşımlarında ne kadar samimi oldukları şüpheli gelmektedir. Gerçekler, görünenden farklı olabilir.

Son olarak iki hususa dikkat çekmek isterim. Birincisi; İran, geçtiğimiz günlerde, ABD’nin bankacılık ve petrol sektörlerine getirdiği yaptırımların telafi edilmesi için, P5+1-İran Anlaşmasının Avrupalı imzacılarına 60 gün süre vermiş ve aksi halde zenginleştirilmiş uranyum seviyesini artıracağını açıklamıştır. Bu gelişme, söz konusu şüpheyi besleyen bir gelişmedir. Çünkü İran’ın, Avrupa ile bağlarını koparıp Avrupa enerji pazarını ABD’ye bırakmasını çağrıştırmaktadır. İran’ın; bu suretle, içeride ve dışarıda ABD istedi diye bunu yapmış ülke durumunu düşmemiş olduğunu, bilakis ABD’den sonra Avrupa’ya da meydan okuyan (Avrupa’yı kendisi karşısında ABD’ye iten!..) ülke olduğunu, karşılığında da nükleer gücünü ileriye taşıma imkânını ve fırsatını yakaladığını görmek gerekir. İkincisi de, ABD’nin IŞİD ile mücadele üzerinden Peşmergeyi eğitmesi-donatması düzenli ordu haline getirmesinin ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY)’nin IŞİD ile mücadele üzerinden sınırlarını fiilen genişletmesinin yol açtığı çağrışımdır. ABD, hâlihazırda, İran’ı bahane ederek bölgedeki askeri varlığını durmadan takviye etmektedir. Bu takviye, Irak’ta ve Suriye’de İran’a “kör” kalmış ABD gerçeği ile örtüşmemektedir. Yani ABD’nin bölgeye kuvvet kaydırma nedeni İran olmayabilir ABD, başka bir amaç peşinde olabilir. İran ile olan gerginliği de, asıl amacını ve bu amacına yönelik askeri yığınaklanmasını “perdelemek” için kullanmış olabilir.

ABD’li yetkililerden sonra, İran’ın dini lideri Hamaney’den de benzer bir açıklama geliyor: İran, artan gerginliğe rağmen, ABD ile savaşa girmeyecek…

O zaman ABD’nin Ortadoğu’ya kuvvet kaydırması niye?

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 15 Mayıs 2019

[i] https://www.reuters.com/article/us-usa-iran-rouhani/irans-rouhani-calls-for-unity-to-face-unprecedented-u-s-pressure-idUSKCN1SH0MW, 13.5.2019.

 

 

 

 


PAKİSTAN’DAN İDLİB’E BİR DİZİ ÇAĞRIŞIM…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı ABD’li “The National İnterest”den, Çin’in Pakistan’ı aşağıladığına (sömürge muamelesi yaptığına) değinen ve Pakistan Başbakanı İmran Han’ı Pakistan halkı ile karşı karşıya getirme amacının güdüldüğü algısına yol açan (içeridiğinden böyle bir algı potansiyeli çıkarılabilen) ilginç bir makale[i]… ABD’nin, yeniden Pakistan ile yakınlaşma çabası içinde olduğu çağrışımına da yol açıyor…

GÜÇLÜ LİDER-GÜÇLÜ ÜLKE ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Her siyasal lider, yönettiği ülkenin güçlü olmasını ister. Ancak bir ülkenin güçlü olması, içeriden bakıldığında görülen güçten çok farklı bir şeydir. İçeriden bakıldığında görülen güç, görecelidir, subjektiftir, gerçekçi bakış ile fazla bir anlam taşımaz. Asıl güç, ülke, uluslararası ilişkiler sistemi ile birlikte mütalaa edildiğinde görülen güçtür. Siyasal liderler, bu son

ANKARA İÇİN SURİYE YAKLAŞIMINI GÖZDEN GEÇİRME VAKTİ GELMİŞTİR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Şarku’l Avsat’a dayandırılan bir habere göre; Suriye Demokratik Güçleri (SDG)’nin siyasi kanadı Suriye Demokratik Meclisi’nin Yürütme Kurulu Başkanı İlham Ahmed, geçtiğimiz günlerde, Rusya’nın Suriye’deki Humeymim askeri üssünde, Rus heyeti ile görüşmüş.[i] SDG temsilcisi, bu görüşmenin ertesi gün de, Şam’a geçerek, Şam’da Suriye Ulusal Güvenlik (İstihbarat) Bürosu Başkanı Ali

İDLİB ÜZERİNE…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Geriye dönülüp 2011’de Suriye’de ortaya çıkan iç savaşın bugüne kadar olan seyri bir film şeridi gibi gözden geçirildiğinde, arkasındaki asıl amacın Kürtleri denize çıkışı olan müstakil bir devlete kavuşturmak olduğu görülebiliyor. İdlib, bu amaca ulaşılması bağlamında kritik önemi haiz, Suriye’nin kuzey batısında, Türkiye’nin Hatay iline komşu Suriye’ye ait

2019’DA TÜRK DIŞ POLİTİKASI VE DIŞ POLİTİKADA 2020 ÖNGÖRÜSÜ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk, ASCMER Başkanı Türkiye, 2019 yılında, dış politikada, çözümlerin değil, sorunların bir parçası oldu. Sergilenen dış politika anlayışı ve uygulaması ile, daha sorunlu, soru işaretlerinin daha çok olduğu bir dış politika görünümü ortaya çıktı.

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel: +90 532 414 48 98

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.