ERBİL’İN REFERANDUM KARARINA KERKÜK’ÜN DÂHİL EDİLMESİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Mesut Barzani, geçtiğimiz haftalarda, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY/Erbil) adına, 25 Eylül (2017) tarihinde bağımsızlık referandumuna gitme kararı aldıklarını açıklamış; bu karara, Bağdat’tan Ankara’dan ve Tahran’dan tepkiler gelmişti. Sonraki günlerde, Kerkük İl Meclisi de bu referanduma katılma kararı almış; Bağdat, Irak Türkmen Cephesi (ITC) Ankara ve Tahran bu karara ciddi tepki vermiş; Kurban Bayramı arifesi nedeniyle özellikle ITC’nin ve Ankara’nın bu tepkisi fazla fark edilmemiş olsa da bölgedeki tansiyon yükselmişti. Arkasından, Kurban Bayramının birinci günü, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) Genel Sekreter Birinci Yardımcısı Kosret Resul’den, “Kürdistan’ın tüm bölgelerinde referandum yapılması” kararının alındığı açıklaması gelmiş ve bu açıklama Tuzhurmatu’da yapıldığı için Tuzhurmatu’nun da referanduma dâhil edileceği algısı ortaya çıkmıştı. Bu arada, İsrail’den de, Irak Kürtlerinin bağımsızlık referandumuna destek yönünde, yine açık ve vurgusu daha güçlü, yeni mesajlar gelmiştir.

a. Erbil’in bağımsızlık referandumuna gitme kararı, (doğal olarak komşu ülkeler için bir risk ve tehdit olarak görülse de) daha önce nedenleri belirtilmek suretiyle ifade edildiği üzere, bize göre, uluslararası hukukun himaye ettiği bir karardır ve münhasıran Irak’ın iç işleri niteliğindedir. Ancak Erbil’in söz konusu kararından sonra, “farklı yerleşim yerlerinin” de bağımsızlık referandumunun kapsamına dahil edilmesi, “Irak Kürdistanı’nın” daha geniş bir ülkeye sahip olma isteğine işaret ettiği için, durum değişmeye başlamıştır. Erbil’in, Irak Anayasasına uyarınca belirlenmiş sınırların ötesine taşan bir bölgeyi kontrolü altına amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. Referandumun kapsamına dâhil edilen yeni yerler, IKBY’nin; bağımsızlık referandumu ile birlikte, “iyi” bir sınır çizgisine kavuşma, bu yolda pazarlık gücünü artırma, bugün vazgeçilmek zorunda kalınacak yerler için ileride hak iddia etme ve nihayetinde olabildiğince büyük ve enerji kaynakları yönünden zengin bir ülkeye sahip olma amacına/politikasına işaret etmektedir.

Erbil’in yeni yerleşim yerlerini bağımsızlık referandumunun kapsamına alma çabası, Irak Kürtlerinin kendi geleceklerine karar verme (self determinasyon) hakkını sakatlamakta; onların bu haklarını “yayılma” yönünde “istismar” ettiği algısına yol açmaktadır. (KYB) Genel Sekreter Birinci Yardımcısı Kosret Resul’ün “Kürdistan’ın tüm bölgelerinde referandum yapılması” kararının alındığını açıklaması, doğal olarak, Erbil’in, hem bağımsızlık referandumunun kapsamına dahil edilen Kerkük’ü (ve muhtemelen Tuzhurmatu’yu) “Irak Kürdistanı”nın bir parçası olarak gördüğü, hem de “yayılmacı” bir siyaset peşinde olduğu anlamına gelmektedir. Bu yaklaşımı; bir taraftan Erbil’in uluslararası hukukun himaye ettiği referandum kararını sakatlamakta, diğer taraftan da referanduma karşı çıkan komşu ülkelerin Erbil karşısındaki pozisyonlarını siyasal ve hukuksal açıdan güçlendirmektedir.

Erbil’in referandum kararının coğrafya olarak kapsamını genişletmesi, bir taraftan uluslararası hukuk himaye etmiş olsa da hakkın kullanılmasında uluslararası hukukun aradığı “iyi niyet” (ve “başkalarına/üçüncü kişilere zarar vermeme”) kuralı ile bağdaşmamakta ve bu kuralların çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Diğer taraftan da, yine uluslararası hukukun asla himaye etmediği Erbil’in “yayılmacı” emeline işaret etmektedir.

Kerkük’ün (ve muhtemelen Tuzhurmatu’nun) referandumun kapsamına dâhil edilmesi, Erbil karşısında, Türkiye’ye, güçlü bir pozisyonda, tarihsel ve hukuksal haklar ileri sürme hakkı ve imkânı vermektedir. Keza Erbil karşısında İran’ın eli de hukuksal açıdan güçlenmektedir. Tahran, sadece IKBY’nin “yayılmacı” yaklaşımını siyasal ve hukuksal açıdan kullanmayı değil, Türkiye’nin Kerkük üzerinden erişeceği güçlü pozisyonu da somut bir örnek olarak Erbil’e karşı ileri sürme avantajını da elde edecektir. Erbil; Kerkük İl Meclisi’nin bahse konu kararı sonrasında, Ankara’dan gelen “hatalar zincirine yeni bir halka eklendiği” ve Tahran’dan gelen “yanlış, kışkırtıcı ve kabul edilemez” şeklindeki açıklamaların Türkiye ile İran’ın konuya benzer şekilde yaklaştıklarına işareti ettiğini dikkate almak durumundadır diye değerlendirilmektedir.

b. Erbil’in bağımsızlık referandumu kararının kapsamının genişletilmesi bağlamında fazla konuşulmayan önemli bir husus daha vardır. O da Kerkük petrolleridir. Kerkük’ün, tek başına, Irak’ın toplam petrol kaynaklarının beşte ikisine sahip olduğu kabul edilmektedir. Kerkük petrollerini (Ürdün üzerinden) İsrail ile ilişkilendiren (1948 yılından beri kullanılmayan Kerkük-Hayfa petrol boru hattının yeniden işler hale getirilmesini öngören) bir proje vardır.

Bu konu da yine, hem Türkiye’yi, hem de İran’ı yakından ilgilendiren bir husustur. Çünkü Kerkük’ün “Irak Kürdistanı”na dâhil olması, Erbil’in, komşu ülkelerdeki Kürtlere erişimini kolaylaştıracak, dolayısıyla “Büyük Kürdistan” emelini daha çok eğilmesine imkân ve fırsat verecektir ki; Türkiye ve İran için bunun anlamı, Ankara ve Tahran üzerindeki baskının artacağıdır.

Kerkük-Hayfa petrol boru hattı; sadece Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını etkilemekle sınırlı bir işlevi yerine getirmeyecektir. İsrail ile “Irak Kürdistanı” arasındaki dayanışmayı güçlendirmek suretiyle, Kürtlerin “Büyük Kürdistan” emeline daha çok yaklaşmasına da hizmet edecektir. Yani Kürt nüfusa sahip ülkelere yönelik tehdit artacak; Trump ile birlikte İsrail-ABD ilişkilerinde görülen yakınlaşma hatırlandığında da, Kürtler (ve İsrail) üzerinden ABD’nin Orta Doğu’da varlığını daha çok hissettirmesi söz konusu olacaktır. Kürtler, İsrail ve ABD üzerinden bölgede ortaya çıkacak muhtemel görülen bir tabloda, acaba NATO da “bir şekilde” Orta Doğu’ya angaje olabilir mi sorusu akla gelmektedir. Çünkü eğer Ukrayna krizi hatırlanır ve Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı ile Moskova-Ankara (-Tahran) yakın ilişkilerinin bu krizde Rusya’nın elini kuvvetlendirdiği çıkış noktası alınır ise, NATO’nun Orta Doğu’ya angaje olması Batının Rusya’yı dengelemesine hizmet etmiş olacaktır.

Ayrıca böyle bir tabloda, Suudi Arabistan’ın yerinin/rolünün ne olabileceğinin sorgulanmasında da ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.

c. Yani Erbil bağımsızlık referandumuna gitme kararı; Kerkük’ün (ve muhtemelen Tuzhurmatu’nun) referandumun kapsamına dâhil edilmesi ile birlikte, uluslararası hukukun himaye ettiği bir “oylama” olmaktan çıkıp, bölgesel dengeleri derinden etkileyen, bölgede süper güçler arasındaki rekabeti daha çok yansıtacak bir konuya dönüşmeye başlamıştır. Bu tablo, esasen Erbil’in bağımsızlık referandumuna gitme kararı alması ile bölgede ortaya çıkmış olan gerginliğin oldukça tehlikeli bir mecraya kaymakta olduğu ve bunun Kurban Bayramını izleyen günlerde kendisini belli edebileceği değerlendirmesine yol açmaktadır.

İsrail’in bugünlerde İran’a yönelik olarak “önleyici saldırı”da bulunabileceğini ifade etmesi, bize göre, münhasıran bu tablo bağlamında görülmesi gereken bir husustur. Önemsemek gerekir.

II. Kerkük İl Meclisi’nin almış olduğu karar, her şeyden önce Irak’ın yürürlükteki mevzuatına aykırıdır. Çünkü Kerkük İl Meclisi; Kürtlerin 26, Türkmenlerin dokuz ve Arapların da altı üyeye sahip olduğu, toplamda 41 üyeli bir meclistir. Mecliste Keldaniler ve Asurîler de temsil edilmektedir. Kerkük İl Meclisi; Türkmen ve Arap üyelerin hiç birinin katılmadığı, 26 Kürt üyeden 24’ünün katıldığı oylamada 21 “evet” oyu ile bahse konu kararı almıştır.

a. Bu, her şeyden önce, yürürlükteki 2005 Anayasasına aykırıdır. Çünkü bu anayasa, Irak’ın etnik ve dinsel yapısını dikkate alan, farklı etnik ve dinsel unsurların aynı toplumda barış içinde bir arada yaşamalarını mümkün kılma amacını güden, bunun için federal bir yapıyı ve bunu sağlamaya yönelik olarak da devlette (yasamada, yürütmede ve yargıda) etnik/dinsel temelli kotaları öngören bir anayasadır. Eğer bu husus çıkış noktası alınır ise; Kerkük İl Meclisi’nin söz konusu kararı sadece Kürtlerin oyları ile alınmış, Kürtler dışında kalan hiçbir unsur bu karara evet dememiş olduğu için, karar, Irak’ın mevcut/yürürlükte olan anayasanın lafzına (örneğin dibacesine ve 1. maddesine) ve ruhuna aykırı bir karardır.

Nitekim Irak Başbakanı; Kerkük İl Meclisi’nin almış olduğu kararı “anayasaya aykırı” bulduğunu; kararın “yanlış” olduğunu, kabul edilmeyeceğini ve tanınmayacağını açıklamıştır. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame en Nuceyfi de, kararın herhangi bir meşruiyetinin bulunmadığını, yürürlükteki Irak Anayasasına ve diğer ilgili mevzuata aykırı olduğunu ifade etmiştir. ITC’den de, karar ile ilgili olarak, Irak Anayasasının çiğnendiği, kararın yürürlükteki Anayasanın 1. ve 143. maddelerine aykırı olduğu, dolayısıyla meşru olmadığı, yasal zemininin bulunmadığı, tek taraflı (sadece Kürtlerce alınmış) bir karar olduğu açıklaması gelmiştir.

b. Kerkük, bugün, hukuken Bağdat’a bağlı ancak, “fiilen” IKBY’nin kontrolünde olan bir yerleşim yeridir. Kerkük’ün yürürlükteki Anayasanın 140. maddesi tahtında tartışmalı bir bölge olması, bize göre, hâlihazırda Bağdat’a bağlılığına hukuksal açıdan halel getiren bir durum değildir. Çünkü Kerkük için tartışmalı olan husus, Kerkük halkının “nereye, hangi statü altında bağlı olarak” yaşamak istediği ile ilgilidir. Bu özel bir referandum ile belli olana kadar Kerkük’ün Bağdat’a bağlı olduğunda bir tereddüt bulunmamaktadır.

Yürürlükteki Irak Anayasasında Kerkük için öngörülen referandum, Kerkük’ün tarihten gelen (Türkmen) kimliğini ve buna bağlı olarak Kerkük halkının uluslararası hukuktan kaynaklanan hangi yönetim altında yaşamak istediğini seçme hakkının varlığını çıkış noktası alan bir husustur. 2005 Anayasasının yürürlüğe girdiği tarihten bugüne kadar, Kerkük halkının hangi yönetim altında yaşamak istediğini konu edinen Kerkük’e özgü bir referandum yapılamamıştır. Tartışmalı olan husus budur. Kerkük’e özgü böyle bir referandumun yapılamamış olması, hukuken Kerkük’ün halen Bağdat’a bağlı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Bize göre, bugün itibarıyla, Kerkük’ün Bağdat’a bağlı olması, hukuksal açıdan tartışmaya açık olmayan bir husustur. Ve Kerkük Valisi Necmeddin Kerim’in Kerkük İl Meclisi’nin aldığı kararı ile ilgili olarak yaptığı açıklama bunu teyit eder mahiyette görülmektedir. Çünkü Valinin ifadeleri, Irak Kürtlerinin Kerkük’ün peşinde olduklarına ve bunun için bir hazırlık içinde olduklarına işaret etmektedir. Bu da, dolaylı olarak Kerkük’ün Bağdat’a bağlı olduğu ve IKBY’nin bunu değiştirmek istedikleri anlamına gelmektedir. Valinin söz konusu açıklaması, aynı zamanda, Irak Kürtlerinin bir taraftan uluslararası hukukun himaye ettiği haklarını kullanmada “iyi niyet” kuralını ihlal ettiklerini, diğer taraftan “yayılmacı” bir eğilme sahip olduklarını işaret etmesi açısından da son derece önemli bulunmaktadır.

c. Ancak bu hukuksal durum, Kürtlerin Kerkük’te fiili olarak öne çıkmış olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Kerkük’teki bu fiili durum; Bağdat’ın “acz” içinde olmasının ve Peşmergenin IŞİD ile mücadeleye dâhil edilmesi üzerinden IKBY’nin Irak içerisindeki sınırlarını “fiili” olarak genişlemesinin bir ürünü ve örneğidir.

IKBY; IŞİD ile mücadele üzerinden, 2005 Anayasası ile öngörülmüş sınırlarının dışına taşmış; Erbil’in kuzey batısında Musul’dan ve Sincar’dan başlayıp, Erbil’in güneydoğusunda Kerkük’e ve Kerkük’ün güneyine inen bir çizgide, sınırlarını “fiili” olarak genişletmiştir. IKBY’nin anayasal sınırlarının dışına çıkarak “filen” kontrol etmeye başladığı bu topraklar, tarihsel olarak Türkmenlere ait topraklardır, Türkmenlerin ata topraklarıdır. Rahmetli Abdurrahman Kızılay’ın seslendirdiği Kerkük türküleri, delil niteliğinde, Kerkük’e hâkim kültüre, Kerkük’ün Türk/Türkmen kimliğine işaret eder. Kerkük’ün bugün “fiilen” Erbil tarafından kontrol edilmesi, bu gerçeği değiştirmemektedir.

d. Ancak bugünkü Kerkük’e bakarken gözden kaçan bir husus vardır. Kerkük, Peşmergenin IŞİD ile mücadelesi üzerinden “fiilen” Kürtlerin kontrolüne girmiş bir kent gibi gözükmektedir. Bu görüntü, doğru bir görüntü değildir. Çünkü Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame en Nuceyfi’nin ifadesi ile, Kerkük, bugün % 45’i hala IŞİD’ın kontrolünde olan, yani hala IŞİD işgali altında olan bir kenttir.

Bu durum şu açıdan da anlamlı bulunmaktadır. Kerkük’te, kentin % 45’i hala IŞİD işgali altında olduğu için, IŞİD ile mücadele etmek üzere “yığılı” bir Peşmerge gücü vardır. Bu durum, Kerkük’te Kürtlerin “fiili” hâkimiyetini besleyen bir durumdur ve Kerkük İl Meclisi’nin bahse konu kararı, Kerkük’teki bu koşullar altında alınmıştır. Bunlar, gücü ellerinde tutan Kürtlerin Kerkük’te “kendi hukuklarını” yaratma çabası içinde oldukları ve Kerkük İl Meclisi’nin bahse konu kararının da buna örnek teşkil ettiği anlamına gelmektedir.  Ancak ne yerleşik uluslararası hukuk, ne de yürürlükteki Irak Anayasası ve diğer ilgili mevzuat bu düşünceyi himaye etmektedir. Kerkük’ün koşulları nedeniyle, Kürtlerin Kerkük ile ilgili tasarrufları, uluslararası hukuk ve Irak iç hukuku muvacehesinde yok hükmündedir.

III. ABD’nin 2003’teki işgalinden hemen önce, Irak’ta % 10’un üzerinde ( üç milyona yakın) bir Türkmen nüfus vardı. Türkmenler, Türkiye’nin güneyinden başlayıp Bağdat’ın güneydoğusuna kadar uzanan bir çizgide, 50 km. genişliğinde ve 250 km. uzunluğunda olan bir “şerit” üzerinde yoğunlaşmıştı. Türkmen toprağı kabul edilen bu şeridin, Irak’ın petrol zenginliğinin dörtte üçüne yakınını içerdiği kabul edilmektedir.

a. Osmanlı’nın son döneminde, 1865 yılında yürürlüğe giren Vilayet (Liva) kanununun öngördüğü idari taksimata göre, Irak, o zaman üç vilayete ayrılmıştı: kuzeyde Musul Vilayeti, ortada Bağdat Vilayeti ve güneyde de Basra Vilayeti. Musul Vilayeti de, kendi içinde Musul, Kerkük ve Süleymaniye Sancaklarını içeriyordu. 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığında, “Musul Vilayeti” işgal altında değildi, Türklerin elindeydi. İngilizler, Ateşkes Anlaşmasının hükümlerine aykırı olarak, sonradan Musul Vilayetini işgal etmişlerdir.

Sivas Kongresi’nde şekillenen ve İstanbul’a iletilen, İstanbul’daki Osmanlı Mebusan Meclisi’nin de dağılmadan önceki son toplantısında, 28 Ocak 1920 tarihinde kabul ettiği Misak-ı Milli’de; Musul, “milli sınırlar” içinde kabul edilmiştir. Misak-ı Milli’de geçen de “Musul”, Musul Sancağı değil, Musul Vilayeti’dir. Yani Kerkük ve Süleymaniye de dâhil, bir bütün olarak Musul Vilayetinin tamamı milli sınırlar içinde kabul ve ilan edilmiştir.

Ankara, Kurtuluş Savaşı’ndan zaferle çıkmış, Kasım 1922-Temmuz 1923 tarihleri arasında Lozan Barış Konferansı (barış görüşmeleri) gerçekleşmiş; bu görüşmelerde, Ankara, “Musul Sancağı”nın değil, bir bütün olarak “Musul Vilayeti”nin peşinde olmuştur. Bu nedenle, Lozan’da Irak sınırı belirlenememiş, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması Irak’ı dışarıda bırakmıştır. Irak (yani “Musul Vilayeti”) konusu, Lozan sonrasına bırakılmıştır. Lozan’dan sonra Musul konusu, önce Milletler Cemiyeti’nde ele alınmış; burada bir sonuca ulaşılamayınca Türkiye ve İngiltere “ikili” olarak konuyu ele almış; 1926 yılında, İngiltere ile Türkiye arasında imzalanan “Sınır ve İyi Komşuluk Anlaşması” ile, Türkiye, “Musul Vilayeti”nin Irak’ta kalmasına, “o günkü koşullarda” evet demek durumunda kalmıştır. Anlaşmada, Türkiye’nin 25 yıl süre ile Irak’ın petrol gelirlerinden pay alacağı; anlaşmaya ek mektupta da, isterse bu payını 500 bin İngiliz Lirası üzerinden nakde çevirebileceği öngörülmüştür.

b. Yakın zamana kadar, Türkiye’nin toplu parayı tercih ettiği ve bunun da, Türkiye’nin Musul Vilayetinden vazgeçtiği anlamına geldiği ileri sürülmüştür. Ancak bu tez, Türkiye’nin bugüne kadar, Musul’u ve Misak-ı Milli’yi “canlı” tutması ile, işleye gelmesi ile çelişmektedir. Nitekim yakın dönemde, Türkiye’nin toplu parayı tercih etmediği, “Musul” bağını koruma düşüncesiyle Irak’ın petrol gelirinden her yıl pay almayı tercih ettiği (ve bu payın da tam olarak ödenmediği) anlaşılmıştır.

Eğer Ankara’da toplu parayı tercih etmeye (ve bu suretle Musul ile bağı koparmaya) yönelik bir eğilim olsaydı, Musul konusu Lozan’da çözülürdü, 1924-1926 yılları arasındaki isyanlar yaşanmazdı; İngiltere ile ve bu isyanlar ile uğraşılmaz, alınacak para ile Kurtuluş Savaşının yaralarını sarmaya odaklanılırdı. Ankara, bunu yapmamıştır. Yapmaması da, Irak’ın petrol gelirinden her yıl pay almayı tercih ettiği, yani Musul ile bağını koparmak istemediği anlamına gelmektedir.

Lozan’dan sonra, 1926 yılında İngiltere ile söz konusu anlaşma imzalanıncaya kadar geçen süre içerisinde, Anadolu’da Nasturi İsyanı (1924/Siirt), Raçkotan  ve  Raman  İsyanı (1925/Siirt, Sason, Silvan), Şemdinli İsyanı (1925/Hakkâri), Sason İsyanı (1925/Hakkâri), Şeyh Sait İsyanı (1925/Diyarbakır, Kulp, Varto, Bingöl, Çapakçur) ortaya çıkmış; zaferle çıktığı bir büyük savaşta bitap düşmüş, yoksul ve her açıdan “imara” muhtaç genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o yıllarda, bir taraftan Musul’u almak için İngiltere ile müzakerede olmuş, diğer taraftan ve aynı zamanda da arkasında İngiltere’nin yer aldığı bu isyanlar ile de uğraşmıştır. İsyanların İngiltere ile ilişkilendirilebilmesi, yol açtığı kayıplar ve bastırılmaların büyük masrafları gerektirmesi de, yine Ankara’nın Musul’dan vazgeçmek istemediğine delalet etmektedir.

c. Türkiye, 1926 yılında, Musul Vilayeti ile ilgili anlaşmayı bu koşullar altında, istemeyerek, adeta “zorla”, imzalamak durumunda kalmıştır.

1926 yılındaki Antlaşma bu koşullar altında imzalanmış olduğu için, Erbil ve Kerkük ile ilgili bahse konu güncel gelişmeler, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (1969)’nin V. Kısım’ında yer alan 52. ve 62. maddeleri muvacehesinde, oldukça anlamlı bulunmaktadır. Gerek anlaşmanın imza koşulları, gerekse bugün Erbil ile bağlantılı olarak yaşananların 1926 yılında imzalanmış Anlaşmaya ciddi şekilde tesir edeceğinin düşünülmesi, uluslararası hukuk bağlamında Ankara lehine bir tabloya yol açmaktadır. Erbil’in bağımsızlık referandumuna ilişkin kararı, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin özellikle 62. maddesinin öne çıkabileceği bir sürece yol açabileceği düşünülmekte ve Kerkük’ün bu referanduma katılma kararının bu düşünceye güç verdiği değerlendirilmektedir.

d. Türkiye’nin Musul konusundaki ısrarının arkasında yer alan en temel etken, bu vilayetin sınırları içinde yaşayan nüfusun çok büyük bir çoğunluğunun Türk/Türkmen olması, vilayet toprağının Türkmenlerin ata toprakları olmasıdır.

Bugün pek hatırlanmasalar da, yıllardır birçok aktörün sistemli ve “sinsi” soykırım politikalarına konu olsalar da; Türkmenler, bugün Irak’ta yaşamaya devam etmektedirler, Irak’ın kurucu unsurlarındandır. “Musul Vilayeti”nin “Kerkük Sancağı”, 1960’lı yıllara kadar, nüfusunun yaklaşık % 95’i Türkmen olan bir yerleşim yeriydi.

Kürt Yöneticiler, bugün çok farklı şeyler söyleseler de, o toprakların Türk/Türkmen kimliğini “silmek” için dün tapu ve nüfus kayıtlarını tahrip edenler de onlardır. Ve söyledikleri, dünkü gerçekleri örtmeye/unutturmaya yetmemektedir.

İş o noktaya geldiğinde, tapu ve nüfus kayıtlarının nasıl/kimler tarafından tahrip edildiği, kuvvetle muhtemel ortaya konulacak; bu suretle, Irak Kürtlerinin yıllardır uluslararası hukuku çiğnemeye ve “yayılmacı” bir siyaset izlemeye devam ettiklerine dikkat çekilecektir diye düşünülmektedir.

IV. Erbil ve Kerkük ile ilgili bahse konu gelişmeler, gerçekte yıllardır devam ede gelen Irak’ın petrolünü paylaşma ve münhasıran enerji bağlamında bölgenin kontrolünü ele geçirme süreci içinde görülmesi daha uygun/gerçekçi olacak gelişmelerdir. Bölge içi ve bölgeyi çıkar/ilgi alanı içinde gören bölge dışı aktörler arasındaki ilişkiler yıpranmıştır, artık işe yaramamaktadır. Onun içindir ki, bugün yaşananların arkasında, bölgede yeni koşullar yaratma ve yeni koşullarda bölgede varlığı sürdürme de vardır.

Erbil ve Kerkük ile gelişmeler; “perde” gerisinde kalmaya özen gösterse de, daha çok İsrail ile bağlantılı bulunmaktadır.

Ankara-Erbil ilişkilerindeki yakın görüntü, “kalıcı”, güçlü” ve “güvenilir” değildir. Irak Kürtlerinin geçmişi, Ankara’yı dikkatli olmaya, hata yapmamaya, sadece bugünü değil görünür geleceği dikkate almaya itmelidir. Ankara, konu bağlamında, tarihi önemi haiz bir sorumluluk ile karşı karşıyadır.

Adı sonradan değişen “Çekiç Güç” uygulaması, bu uygulamayı izleyen ABD’nin Irak’ı işgali ve çekilmeye rağmen bugün hala Irak’ta varlığını koruyan ABD askeri varlığı (bunları içeren kesintisiz 25 yılı aşkın süre) hatırlandığında, Irak’ın bugün “parçalanma” noktasına gelmesinin en büyük sorumlusunun ABD olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Irak’ın bugün yürürlükte olan anayasası, ABD işgali altında hazırlanmış ve 2005 yılında yine ABD işgali altında referanduma sunulmuş iken, Irak’taki nüfuzunu korumaya devam etmesine rağmen ABD’nin Kerkük’ün statüsüne ilişkin referandum konusuna bugüne kadar ilgisiz kalmış olması, Kerkük’ün bağımsızlık referandumuna konu yapılması nedeniyle, bugün bize “maksatlı” gelmektedir. Ancak ABD’nin bize “maksatlı” gelen yılara sari söz konusu duruşu, hiç şüphesiz ABD için “yatırım” demektir. ABD yıllardır “Kürt kartına” yatırım yapmıştır. Şimdi Trump ile birlikte, bu “kartı” elde etmeye oldukça yaklaşmış gözükmektedir. Buradan hareketle, önümüzdeki dönemde ABD’nin Orta Doğu’daki varlığının daha çok hissedileceğini ve bölgedeki gerginliğin daha da artacağını beklemek gerekir diye düşünülmektedir.

ABD’nin ve İsrail’in duruşları nedeniyle, Erbil’in bağımsızlık referandumundan vazgeçmesi, bu çalışmanın yazıldığı tarih itibarıyla, ihtimal dışı bir durum olarak görülmektedir. Referandumun ertelenmesi de bölgedeki gerginliği ortadan kaldırmayacaktır. Çünkü erteleme için Erbil’in ileri sürdüğü (“tanıma” garantisi de dâhil) koşullar, mevcut süreci durdurmaktan çok, kısa süreli bir yavaşlamaya yol açsa da, daha sonra bugünden daha güçlü ve hızlı bir şekilde işleyecek bir sürece yol açacaktır. Yani bölge ülkeleri, ileride, bugünden daha zor günler beklemektedir. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Nuceyfi’nin Kerkük İl Meclisi’nin almış olduğu karar üzerinden ortaya çıkan durum için BM’ye çağrıda bulunması, Irak’ın bütünlüğünü/egemenliğini korumada içine düştüğü “acizliği” ortaya koymaktadır. Suriye’nin durumu, Irak’tan daha vahimdir. Bu durumda, bölge ülkeleri olarak geriye Türkiye ve İran kalmakta ve “iş”, bu iki ülkeye düşmektedir.

Kerkük, sadece Türkiye için değil, İran için de bir kırılma noktasıdır. Çünkü bağımsızlık referandumunun alınış biçimi ve koşullar dikkate alındığında, Kerkük’ü de kapsayacak referandumdan kuvvetle muhtemel Barzani’nin istediği sonucun çıkacağı; bunun da, müteakiben Kerkük’ün yeni statüsünü belirlemek için yapılacak ikinci referanduma yansıyarak Kerkük’ün “Irak Kürdistanı”na bağlanacağı anlaşılmaktadır. Kerkük’ün bu suretle “Irak Kürdistanı”na dâhil olması, Kerkük petrollerinin Irak Kürtlerinin (dolayısıyla ABD’nin ve İsrail’in) kontrolüne girmesi anlamına gelecektir. Bu, Erbil’in Ankara ve Tahran karşısındaki duruşunu etkileyecek, Türkiye ve İran üzerindeki baskıyı ve tehdidi artıracaktır. Hiç şüphesiz, bu tablodan doğrudan Rusya’nın “kısmetine düşenler” de olacaktır. Ve bölgedeki bu tablo, Afrika’yı ve Orta Doğu’yu içine alan dış ticaretinde Çin’i de etkileyecektir ki; eğer Çin’in yükselişinin dış ticarete dayalı olduğu hatırlanır ise, bu etkilenme Çin için ciddi seviyede olacaktır.

Bize göre, çözümün anahtarı (bölgede barışın, istikrarın ve güvenliğin sağlanması) aynı bölgeyi paylaşan üç ülkede, yani Türkiye’de, İran’da ve Rusya’dadır.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 03 Eylül 2017.


RUSYA’NIN SURİYE’DEN ÇEKİLME KARARI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya’nın Suriye’deki askerlerinin büyük bölümünü geri çekme kararı alması; Dünya’daki, Orta Doğu’daki ve Rusya’daki mevcut koşullar ışığında, Moskova için, hem politik, ekonomik ve askeri açılardan, hem de stratejik/taktik açıdan oldukça önemli/değerli bir hamle gibi gözükmektedir.

CUMHURBAŞKANI (VE AKP GENEL BAŞKANI) SAYIN RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN “LOZAN” ÇIKIŞI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Cumhurbaşkanı (ve iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Atina ziyareti öncesinde başlayıp ziyaret sırasında da devam eden “Lozan” konusundaki açıklamalarını “ilk duyduğumda” ayrıntılı bir eleştiri yazısı kaleme almayı düşünmüştüm. Sonra, konuşmalarının içeriğine bakınca, ayrıntılı bir yazıya gerek olmadığı kanaatine vardım. Batı Trakya’daki “Müslüman” azınlığın Türk kimliğine ve

CIA BAŞKANI’NIN İRANLI GENERALE MEKTUBU…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk CIA Başkanı Mike Pompeo, Irak’taki ABD askeri varlığına yönelik muhtemel bir saldırı için, İran Devrim Muhafızları’nın Yurt Dışı Operasyonlardan sorumlu, Kudüs Gücü olarak da bilinen, İran Özel Kuvvetleri’nin Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani’yi mektupla uyarıyor.[i] Bu, bana, her şeyden önce, uluslararası ilişkiler açısından, “normal olmayan” bir durum olarak gelmiştir. Çünkü öncelikle

RUSYA İLE MISIR YAKIN ASKERİ İŞBİRLİĞİNE GİDİYOR…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya ile Mısır’ın; karşılıklı olarak biri birlerinin askeri üslerinden yararlanmasını öngören bir “ön anlaşma” konusunda mutabakata vardıkları[i] ifade edilmiştir. Gerek tarafların uluslararası ilişkilerindeki durumları, gerekse küresel ve bölgesel dengelerdeki güncel durum nedeniyle, bu gelişmenin oldukça önemli olduğu düşünülmekte ve bir o kadar da Türkiye’yi etkileme potansiyelini içerdiği değerlendirilmektedir. Önemli bir

TÜRKİYE İLE ABD ARASINDAKİ VİZE KRİZİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bilindiği üzere ABD, Türkiye’deki diplomatik misyonuna dâhil tesislerin ve personelin güvenliğini gerekçe göstererek, göçmen olmayan vize hizmetlerini askıya aldığını açıklamış ve Türkiye de, vize hizmetlerini askıya almak suretiyle, buna aynı şekilde karşılık vermiştir. Konu, basit olmaktan uzak, oldukça önemlidir. Bu da kararın, ABD’nin Ankara’daki Büyükelçiliğinin bir tasarrufu olmadığı, Washington’da alınmış

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.