ERBİL’İN BAĞIMSIZLIK REFERANDUMUNDA SON GELİŞMELER VE TÜRKİYE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Barzani’nin açıkladığı bağımsızlık referandumuna gitme kararı, geçtiğimiz gün bu gündemle toplanan Irak Kürt Bölgesi Yönetimi (IKBY) Parlamentosunun kararına dönüştürüldü. Barzani, bir taraftan BM, ABD ve İngiltere tarafından hazırlanıp kendisine sunulan (içeriği kamuoyuna açıklanmayan) bağımsızlık referandumu ile ilgili ortak planı ret etti, diğer taraftan da referandumun her ne pahasına olursa yapılacağına bir kere daha vurgu yaparak konuya ilişkin ısrarını sürdürdü. Türkiye’den de, Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada “referandumda ısrar etmenin mutlaka bir bedeli olacağına” dikkat çekildi; Cumhurbaşkanı Erdoğan da geçtiğimiz günlerde katıldığı bir televizyon programında, normalde 27 Eylül (2017)’de yapılması öngörülen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının 22 Eylül (2017)’e çekildiğini ve toplantının gündemine Erbil’in bağımsızlık referandumunun dahil edildiğini belirtti, bu toplantı sonrasında yapılacak Bakanlar Kurulu toplantısından çıkacak karar ile Türkiye’nin konuya ilişkin duruşunun “çok daha net, açık” olarak ortaya konulacağını ifade etti.

Barzani’nin IKBY nezdindeki Başkan konumu, daha önce de ifade edildiği üzere, “fiili”dir. Başkanlık makamında bulunuşu hukuka aykırıdır, güce dayalıdır. Daha açık bir ifadeyle, IKBY’de Başkanlık makamı Barzani tarafından adeta “işgal edilmiş” durumdadır. Bu, bağımsızlık referandumuna dair kararı sakatlayan ve Irak Kürtlerinin uluslararası hukuk nezdinde himaye gören kendi geleceklerine karar verme hakkına zarar veren bir durumdur. Bu husus sıkça işlenmiş olacak ki; referandum kararına “meşruiyet” kazandırmak için, iki yıldır Barzani tarafından fiili olarak kaplı tutulan IKBY Parlamentosu (yine Barzani tarafından) açılmıştır. Barzani’nin IKBY Parlamentosu’nu açıp referandum kararını onaylatma ihtiyacı duyması, kendisinin tek başına almış olduğu referandum kararının “meşru” olmadığının zımnen kabulü anlamına gelmiştir. Eğer (i) iki yıldır kapalı olan IKBY Parlamentosunun sırf referandum kararının “onaylatılması”(!) için açıldığı, (ii) açılan Parlamentonun gündeminde sadece referandum olduğu halde, yani sırf bu gündem ile toplandığı (yani bu toplantıdan sonra yine çalışmayacağı), (iii) muhalefetin Parlamentonun bu toplantısını boykot ettiği (katılmadığı), (iv) bu suretle açılan Parlamentoda Irak Kürtlerinin geleceği gibi önemli bir konudaki kararın oy çokluğu ile onaylanabildiği dikkate alınırsa; bağımsızlık referandumuna dair kararın Parlamento tarafından onaylanmasının, karara dair meşruiyet sorununu ortadan kaldırmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Ayrıca bu durumun, ayrıca Irak Kürtlerinin uluslararası hukuk nezdinde himaye gören kendi geleceklerine karar verme hakkının sorgulanmasına yol açacağı da düşünülmektedir.

BM, ABD ve İngiltere tarafından ortaklaşa olarak hazırlanıp bağımsızlık referandumunun ertelenmesi için Barzani’ye sunulduğu ifade edilen planın Barzani tarafından ret edilmiş olması, farklı bir bakış açısı ile, oldukça önemli bulunmaktadır. Planı ortaklaşa hazırlayan ülkelerin, plan konusunda samimi olmadıkları düşünülmektedir. Eğer planı hazırlayan aktörler gerçekten Barzani’nin referandum kararından “rahatsız” olmuş olsalardı, bu durumu eylemli olarak da ortaya koyar, en azından bölgede IKBY’nin Peşmergeleri ile birlikte görev yapan kendi unsurlarını ya geri çekerlerdi ya da Peşmergeleri yanlarından uzaklaştırırlardı. Barzani’nin “her şeyi göz aldım” derken sırtını sadece Peşmergeye dayamış olabileceği, kimseye gerçekçi gelmemektedir. Barzani’ye referandum kararını ertelemesi için plan sunan aktörler, aynı zamanda Barzani’nin “değişmez” duruşunda güç aldığı aktörlerdir. Eğer bu üç aktör Barzani’nin arkasındaki örtülü/açık desteklerini çektiklerini bir şekilde Barzani’ye ihsas etmiş olsalardı, herhalde durum bugün çok farklı olurdu. Bu mülahazalar ışığında, BM’nin, ABD’nin ve İngiltere’nin ABD’ye sunduğu planın, gerçekte dolaylı yoldan Barzani’ye (yani bağımsızlık referandumunun yapılmasına) güç vermeyi öngören bir plan olduğu düşünülmektedir. Yani bir “oyun”dur. Çünkü, eğer Kürtler içinde Barzani’ye karşı olanlar ile bağımsızlık referandumuna karşı olan Kürtler hatırlanır ise; BM’den, ABD’den ve İngiltere’den gelen ortak planı Barzani’nin “elinin tersi ile itmesi”(!) (yani kabul etmemesi), Barzani’yi Kürtler nezdinde “kahraman” yapmak, Barzani’yi “cilalamak” demektir. Barzani’nin referandumun ertelenmesi için bağımsızlık garantisi istediğinin ileri sürülmesi de, keza aynı mülahaza ile aynı oyunun bir parçası olarak görülmektedir. Bunun pratiğe yansıması, Barzani’nin Kürtler üzerindeki nüfuzunun artması, dolayısıyla bağımsızlık referandumuna Kürtlerden daha çok destek gelmesi şeklinde olacaktır. BM, ABD ve İngiltere tarafından birlikte hazırlanan planın yukarıda belirtildiği şekilde görülebilmesi, söz konusu üç aktörün bağımsızlık referandumuna -bu oyunu sahnelemelerinde ifadesini bulan- bir ciddiyet içinde destek verdikleri anlamına gelir ki; Türkiye ile İran’ın esasen bu durumun farkında oldukları varsayılmaktadır.

Türkiye’den gelen son “çıkışların” ise, konuya ilişkin önceki açıklamalara göre daha güçlü olmakla birlikte, hala konunun arz ettiği vahamet ile orantılı olmadığı düşünülmektedir. Konunun Türkiye için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyma bağlamında, yakın geçmişte Yunanistan’ın Ege Denizi’nde karasularını 12 mile çıkarma kararı alması sonrasında Türkiye’nin bunu “savaş sebebi” sayarak bugüne kadar engellemiş olması akla gelmektedir. Dün Yunanistan’ın Ege Denizi’nde kendi egemenlik alanını genişletmesi; Türkiye’nin çıkarlarına zarar verdiği, hareket kabiliyetini zayıflattığı ve uluslararası sulara çıkışını engellediği için, Türkiye tarafından savaş sebebi sayılmıştı. Bugün ise, Irak Kürtlerinin bağımsızlığını ilan etmesi, doğrudan ve yakından Türkiye’nin ülke ve ulus bütünlüğü ile ilgili bir konudur. Türkiye’nin egemenlik alanını hedef alan, egemenlik alanını küçültme/daraltma sonucunu doğurma potansiyeli oldukça yüksek bir durum söz konusudur. Kürtlerin “Büyük Kürdistan emeli” ve Türkiye’deki Kürt nüfus (ve bu nüfusun mevcut durumu) hatırlandığında, Erbil’in bağımsızlığını ilan etmesi demek, Türkiye’nin ülke ve ulus olarak “küçülmesi” sonucunu doğurabilecek bir süreci yaşama ile karşı karşıya kalması demek olacaktır. Onun içindir ki; dün çıkarlarına ve hareket serbestisine zarar veren bir durum için savaşı göze alabilmiş Türkiye’nin, bugün Erbil’in bağımsızlık referandumu ile ilgili olarak daha başlangıçta bunun ilerisinde bir tepki vermesi gerekirdi diye düşünülmektedir. Çünkü tehdit/risk düne göre bugün çok daha büyüktür; Türkiye, ülke ve ulus bütünlüğünü koruma durumu ile karşı karşıyadır; Türkiye’nin egemenlik alanın küçülmesi/daralması ihtimali belirmiştir.

Türkiye’nin konuyu MGK’da ele alacak olması ve bunun için Ankara’nın MGK toplantısını öne çekmiş olması elbette ki önemli bir adımdır, ancak yeterli değildir ve bize göre Türkiye konunun vahametine “uygun” adımları atmakta “geç kalmış” gözükmektedir. Çünkü eğer Barzani’nin referandum kararını açıklamasından hemen sonra gündemi sadece bu karar olacak “olağanüstü” bir MGK toplantısı yapılmış ve bu toplantıdan çıkan görüş ve öneriler Hükümet ve Parlamento tarafından “uygun” kararlara dönüştürülüp ilan edilmiş olsaydı, belki konu, bugün bu noktaya gelmemiş olurdu. Şimdi yapılan, “olağan” MGK toplantısının birkaç gün öne alınmasından ve referandum konusunun MGK’nın mevcut gündemine eklenmesinden ibarettir. Bunlar hatırlanır ise; Ankara’nın konuya ilişkin duruşunun niçin “yeterli” ya da “uygun” bulunmadığı daha iyi anlaşılacaktır. Ankara’nın duruşuna ilişkin bu görüşün arkasında yer alan bir başka husus da, Türkiye’deki Kürt kökenli nüfus ile ilgilidir. Ankara’nın “yeterli”/“uygun” duruş sergilemesi, şüphesiz bağımsızlık referandumunun Türkiye’ye yansımasının kontrol altında tutulması açısından da önemli idi. Türkiye’de “Bağımsızlık Referandumunu Destekleme İnisiyatifi” adı altında bir yapılanmanın ortaya çıkması, bu önemin görülmediğine işaret etmektedir. Eğer Türkiye daha başlangıçta “yeterli”/”uygun” bir duruş sergileyebilmiş olsaydı, belki bunlar olmayacak, yansımlar daha düşük bir profilde olacaktı.

Son bir husus, Türkiye şu hataya da düşmemelidir: önümüzdeki günlerde yapılacak MGK toplantısından, referandum kararının hayata geçmesinin savaş sebebi sayılacağı gibi bir karar da çıkmamalıdır. Böyle bir karar iki açıdan doğru bulunmamakta ve sakıncalı görülmektedir. Birincisi, uluslararası hukuk açısından, Erbil’e bunun savaş sebebi sayılacağının söylenmesi, daha ilan etmemiş iken Ankara’nın Erbil’i bağımsız/müstakil bir aktör olarak muhatap aldığı anlamına geleceğidir. İkincisi de, Irak Kürtlerinin durumlarının uluslararası hukuk açısından kendi geleceklerine karar verme hakkına sahip olduklarını kabule elverişli olması nedeniyle, Ankara’nın bu hakkını kullanmaması için Erbil’i açıkça savaş ile tehdit etmesinin tepkiye yol açabileceği ve Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki yalnızlığını çok daha artırabileceğidir. Türkiye, bu bağlamda, ayrıca şunu da görmelidir. Uluslararası hukuk açısından “Türkiye Kürtlerinin” durumu, Irak Kürtlerinin durumundan çok farklıdır ve Türkiye, ileride, bu farklılığı uluslararası hukuk ve kamuoyu bağlamında gündeme getirmek durumunda kalabilir. Eğer Türkiye, bugün Irak Kürtleri konusundaki duruşunu belirlerken uluslararası hukuku dikkate alır ve rahatsızlığını samimi olarak ortaya koyar ise, yarın “Türkiye Kürtlerinin” durumunun farklı olduğu tezini işlemek durumunda kaldığında muhatap ve destek bulmakta zorlanmayacaktır. Türkiye’nin Erbil’in bağımsızlık referandumuna ilişkin yaklaşımı, ileride kendisinin aleyhine kullanılabilecek bir duruş olmaktan uzak olmak durumundadır. Türkiye, “savaş sebebi sayarım” demek yerine, bunu zikretmeden, muhataplarının Ankara’nın savaşı göze aldığını anlayacağı (bunu çıkaracağı) eylemlerde bulunmalı, bu yönde adımlar atılmalıdır. Bunun Türkiye için daha uygun bir hareket tarzı olacağı değerlendirilmektedir.

Konu yine gelip 21 Eylül (2017)’de ABD’de gerçekleşeceği açıklanan Erdoğan-Trump görüşmesine dayanıyor. Yukarıda değinilen hususlar da, bu görüşmeyi öne çıkarmaktadır. Sayılı günler kalmasına rağmen, bu görüşmeyi etkileme potansiyeline sahip başka yeni gelişmelerin yaşanabileceği düşünülmektedir. Çünkü Erbil’in bağımsızlık referandumu, bir “buzdağı” gibi. Yeni her gelişme, buzdağının suyun altındaki kısmının her gün biraz daha fazla görülmesine ve dolayısıyla Erbil’in bağımsızlık referandumuna daha çok önem atfedilmesine neden olmaktadır. Tarihin çok yaklaşmış olması sürecin bu yöndeki işleyişini değiştirmeyecektir. Son ana kadar, konu biraz daha ciddiyet kazanmaya devam edecektir diye düşünülmektedir.

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 16 Eylül 2017.

 


RUSYA’NIN SURİYE’DEN ÇEKİLME KARARI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya’nın Suriye’deki askerlerinin büyük bölümünü geri çekme kararı alması; Dünya’daki, Orta Doğu’daki ve Rusya’daki mevcut koşullar ışığında, Moskova için, hem politik, ekonomik ve askeri açılardan, hem de stratejik/taktik açıdan oldukça önemli/değerli bir hamle gibi gözükmektedir.

CUMHURBAŞKANI (VE AKP GENEL BAŞKANI) SAYIN RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN “LOZAN” ÇIKIŞI ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Cumhurbaşkanı (ve iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Atina ziyareti öncesinde başlayıp ziyaret sırasında da devam eden “Lozan” konusundaki açıklamalarını “ilk duyduğumda” ayrıntılı bir eleştiri yazısı kaleme almayı düşünmüştüm. Sonra, konuşmalarının içeriğine bakınca, ayrıntılı bir yazıya gerek olmadığı kanaatine vardım. Batı Trakya’daki “Müslüman” azınlığın Türk kimliğine ve

CIA BAŞKANI’NIN İRANLI GENERALE MEKTUBU…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk CIA Başkanı Mike Pompeo, Irak’taki ABD askeri varlığına yönelik muhtemel bir saldırı için, İran Devrim Muhafızları’nın Yurt Dışı Operasyonlardan sorumlu, Kudüs Gücü olarak da bilinen, İran Özel Kuvvetleri’nin Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani’yi mektupla uyarıyor.[i] Bu, bana, her şeyden önce, uluslararası ilişkiler açısından, “normal olmayan” bir durum olarak gelmiştir. Çünkü öncelikle

RUSYA İLE MISIR YAKIN ASKERİ İŞBİRLİĞİNE GİDİYOR…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya ile Mısır’ın; karşılıklı olarak biri birlerinin askeri üslerinden yararlanmasını öngören bir “ön anlaşma” konusunda mutabakata vardıkları[i] ifade edilmiştir. Gerek tarafların uluslararası ilişkilerindeki durumları, gerekse küresel ve bölgesel dengelerdeki güncel durum nedeniyle, bu gelişmenin oldukça önemli olduğu düşünülmekte ve bir o kadar da Türkiye’yi etkileme potansiyelini içerdiği değerlendirilmektedir. Önemli bir

TÜRKİYE İLE ABD ARASINDAKİ VİZE KRİZİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Bilindiği üzere ABD, Türkiye’deki diplomatik misyonuna dâhil tesislerin ve personelin güvenliğini gerekçe göstererek, göçmen olmayan vize hizmetlerini askıya aldığını açıklamış ve Türkiye de, vize hizmetlerini askıya almak suretiyle, buna aynı şekilde karşılık vermiştir. Konu, basit olmaktan uzak, oldukça önemlidir. Bu da kararın, ABD’nin Ankara’daki Büyükelçiliğinin bir tasarrufu olmadığı, Washington’da alınmış

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.