BAŞKAN TRUMP’IN AVRUPA’YA “SOPA GÖSTERMESİ” ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

Başkan Trump, geçtiğimiz günlerde, NATO Genel Sekreteri’ni kabulünde, Avrupalı müttefiklerine, özellikle Almanya’ya, “sopa” gösteriyor[i]… Avrupa ülkeleri NATO katkı paylarını artırmaz ise, ABD’nin müttefikleri için savunma yükümlülüğünü yerine getiremeyebileceğine dikkat çekiyor. Ya NATO’ya katkı paylarınızı artırın ya da güvenlik konusunda başınızın çaresine bakın diyor. Bu söylem, Başkan Trump’ın seçim kampanyasından bu yana ifade ede geldiği bir söylem, yeni değil. Yeni olan, Avrupa’nın ABD’ye ilişkin yaklaşımında görülen, ABD’nin aleyhine değişmedir. Avrupa, Başkan Trump’a direnmeyi, ABD’ye muhalefet etmeyi seçmiş gözükmektedir. Bu değişim, “şimdilik” belirli konularda kendisini göstermekte ancak devamının geleceği tahmin edilmektedir.

Avrupa’nın (AB’nin) savunma ve güvenlik konuklarında, müstakil bir yapılanmaya gitme konusunda fazla istekli olmadığı bilinen bir husustur. AB, NATO’dan bağımsız, NATO benzeri ayrı bir savunma ve güvenlik yapılanması oluşturmak yerine, bütçesinin dörtte üçüne yakınını karşıladığı NATO’dan, belirli koşullarla, yararlanmayı tercih etmektedir. Savunma ve güvenlik alanında AB’nin NATO’dan ayrı en güncel, belirgin ve somut adımı, PESCO (Permanent Structured Corporation) olarak da bilinen, AB’nin toplam 28 üyesinden 23’nün katıldığı,  “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması”dır. Fakat PESCO da, bir askeri yapılanmayı, örneğin AB Ordusunun oluşturulmasını değil, 2020 yılından itibaren oluşturulacak beş milyar euro tutarındaki bir bütçe üzerinden, katılımcı ülkelerin ortak savunma projelerinin desteklenmesini öngörmektedir. Buradan, Avrupa’nın, ABD’nin “fiili” kontrolündeki NATO’nun savunma ve güvenlik “şemsiyesi” altında olduğu için, bu konularda ayrıca harcama yapmaktan kaçındığı algısı çıkarılabilir. Avrupa’nın, hem savunma ve güvenlik konusunda NATO benzeri ayrı bir yapılanmaya gitmek yerine ABD’nin fiili kontrolündeki NATO şemsiyesinden istifade etmeyi tercih etmekte, hem de NATO üzerinden ABD’nin peşinden gitmekte “gönülsüz” davranmakta, buna direnmektedir.

Avrupa açısından bu durum, bir çelişki olduğu kadar, ittifak ruhu ile bağdaşmayan bir durum olarak görülebilir. Çünkü bu durumun içten içe İttifak’ı olumsuz etkilediği, İttifak içinde güvensizliğe hizmet ettiği, son tahlilde de İttifak’ın “işlevine” zarar verdiği düşünülebilir. Hatta bu gidişat nedeniyle, İttifakın (NATO’nun), hiçbir üyenin işine yaramayan bir kuruma dönüşme potansiyelini içerdiği bile ileri sürülebilir. Sanırım bunlar, Avrupa’ya ilişkin yaklaşımında, Başkan Trump’ın çıkış noktalarındandır. Ancak NATO’nun böyle bir duruma düşmesi, sadece Avrupa ile ilişkilendirilemez. Bu, gerçekçi olmaz. Hem ABD’nin “buyurgan”, kendisi merkezli yaklaşımını, hem de NATO’nun fiilen ABD tarafından kullanılan bir kurum olduğunu da görmek gerekir. ABD’nin bunları görmemesi, kendisini bir öz eleştiriye tabi tutmaması, üstelik Avrupa’ya yüklenmesi, Batının bu iki kanadı arasındaki birlikteliği zora sokmaktadır.

Bu tabloda, Batının ABD kanadı ile Avrupa kanadı arasındaki görüş ayrılığının son dönemde biraz daha belirginleşmesi sürpriz ya da belirli olaylara münhasır olarak görülmemelidir. ABD ile Avrupa arasındaki görüş ayrılığı, artık birçok olayda görülebilmektedir. (i) ABD, Rusya’yı karşısına almıştır ama, başta Almanya ve eski Doğu Bloku üyesi ülkeler olmak üzere NATO’nun bir kısım üyeleri bundan hoşnut değildir. Bunlar hoşnutsuzluklarını gizlememekte, açıkça ifade etmektedirler. Avrupa’nın, Rusya konusunda, ABD’nin yanında gönülsüz yer aldığı çok açıktır. (ii) ABD’nin “P5+1-İran” nükleer anlaşmasından tek taraflı çekilmesi ve İran’a yeni yaptırımlar uygulamaya karar vermesi sonrasında, söz konusu anlaşmaya taraf Avrupa ülkeleri ABD’ye karşı vaziyet almıştır. Avrupa’nın önde gelen üç ülkesi (Almanya, Fransa ve İngiltere), ABD çekilmiş olmasına rağmen, İran ile yapılmış nükleer anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıklamıştır. Bu üç ülke bununla kalmamış, ABD’nin yaptırım kararının İran ile iş yapan Avrupalı gerçek ve tüzel kişilere zarar vermemesi için gereken adımları atması konusunda AB organlarını yetkilendirmişlerdir. Bu üç Avrupa ülkesi, yanlarında AB olduğu halde, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi ile ortaya çıkan durumu Çin ve Rusya ile birlikte ele almayı öngören, ABD karşısında örgütlü bir dayanışmaya da yönelmişlerdir. (iii) Avrupa’nın ABD karşısındaki duruşundaki bu değişim, ABD’nin İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması konusunda da kendisini belli etmiştir. Avrupa ülkelerinden ABD’nin kararından duyulan rahatsızlığa dair açıklamalar gelmiş; bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla, hiç bir Avrupa ülkesi ABD’nin peşinden giderek Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını duyurmadığı gibi, Avrupa’dan İsrail’e yapılacak planlı bazı ziyaretler de bu olay sonrasında iptal edilmiştir.

Avrupa’nın ABD karşısındaki duruşunda baş gösteren değişime işaret eden bu gelişmeler,  gerçekte, küresel politikaya bakış noktasında, ABD ile Avrupa’nın bir yol ayrımında olduğunun işareti niteliğindedir. Batının iki kanadının “tehdit algılamaları” artık eskiden olduğu gibi örtüşmemektedir.   Avrupa’nın, uluslararası politikaya ilişkin konulara/olaylara artık ABD’nin “gözlüğü” ile bakmak istemediği anlaşılmaktadır. Tabiatıyla, güç olgusunun uluslararası ilişkilerdeki anlamı nedeniyle, bu durum, ayrıca iki anlama gelmektedir. Birincisi ABD’nin eski gücünde olmadığı; ikincisi de AB’nin küresel politikada öne çıkmaya yöneldiğidir. Yıllarca NATO’ya katkı paylarını sorun etmemiş ABD’nin şimdi bunu sorun etmesi, dolaylı olarak eski gücünde olmadığının işareti sayılmaz mı?

Bu noktada ABD için bir çelişkiden söz etmek de mümkündür. O çelişki de, ABD’nin, hem kendisindeki güç kaybının fakında olması, hem de bunu telafi etmek isterken hala eski güçlü günlerindeki gibi hareket etmesidir. Buradan, ABD’nin küresel koşullardaki (çevredeki) değişimi yakalayamadığı ya da görmek, belki de kabullenmek istemediği de çıkarılabilir.

NATO, Soğuk Savaş yıllarındaki “ortak tehdit” algılamasının ürünüdür. Ancak artık, “o” tehdit yoktur. ABD, o tehdidin yerine, 2001 yılında uluslararası terörizm tehdidini koymuş ancak, bu, fazla kabul görmemiştir. Nedeni de, hem ABD tarafından “çeşitli şekillerde” istismar edildiğinin giderek daha çok anlaşılması, hem de kontrolünün zor olması, “bumerang” potansiyelinin yüksek olması nedeniyle çok riskli bulunmasıdır. ABD’nin yeniden Moskova’yı “ortak tehdit” olarak takdime etme çabası ise, gerçekçi bulunmadığı, subjektif/maksatlı bulunduğu için Avrupa nezdinde kabul görmemektedir. ABD’nin Rusya’yı karşısına alması, Avrupa enerji pazarının kontrolünü ele geçirme ile ilişkilendirilebilse bile, ABD’deki “kolaycılığın” bir işareti olarak da görülebilir. Bilinen, eski “düşmanı” hatırlayıp karşına alma kolaycılığı…

ABD ile Avrupa arasında görülen tehdit algılamasındaki farklılaşma, sadece Rusya, İran ve Kudüs konuları üzerinden görülmemektedir. Bir de enerji konusu vardır. ABD, artık Dünyanın önde gelen enerji üreticisi ülkelerinden biridir ve bu bağlamda Avrupa’yı kendisinin “doğal” enerji pazarı olarak görmektedir. ABD’nin Avrupa enerji pazarını ele geçirmek istemesi, tehdit algılamaları artık farklılaşan Avrupa’nın ABD karşısında hareket serbestisini kısıtlama ve bunları karşı karşıya getirme potansiyelini içermektedir. ABD ile Avrupa’nın yolları bir ayrılma sürecine girmiş iken, eneri zengini ABD’nin Avrupa enerji pazarının kontrolünü ele geçirmesi bu süreci tersine çevirecek, eskiye dönülecektir. Çünkü ABD, kuvvetle muhtemel, küresel hegemonyasını enerji üzerinden yeniden tesis etmeye yönelecek, bu yolda küresel enerji piyasasının kontrolünü ele geçirmek isteyecektir.  Bunun anlamı, Avrupa’nın, bu kez enerji bağlamında ABD’nin peşinden sürüklenmesidir. Bu sürüklenişin içinde, Avrupa’nın ABD üzerinden Çin ile karşı karşıya gelmesi de vardır. Çünkü Çin, hem Dünyanın en büyük enerji tüketicisidir, hem de enerjide dışa bağımlıdır; ABD de, küresel enerji piyasasında tesis edeceği hegemonyası üzerinden Çin’i kontrol etmek isteyecektir.

Böyle bir tabloda, ABD’nin, Avrupa’yı sizi savunma desteğinden yoksun bırakırım diye tehdit etmesinin ve Avrupa’dan NATO’ya olan katkı paylarını artırmalarını istemesinin Avrupa nezdinde ne kadar kabul görebileceği tartışmaya açık bir husustur.

Keza NATO’ya ilişkin güncel rakamlar da,  ABD’den Avrupa’ya giden tehditkâr açıklamaların yerini bulmayacağına işaret etmektedir. Edinebildiğim güncel verilere göre, 2017 yılı için, NATO’nun “sivil” bütçesi 221 milyon dolar, “askeri” bütçesi 1 trilyon 215 milyon dolar, savunma/güvenlik alt yapı yatırımları için ayrılan bütçesi de 617 milyon dolardır. Bunların hepsinin toplamı, yani toplam bütçe iki trilyon 53 milyon dolardır. NATO’ya üye toplam 29 ülkenin bu bütçeye ne katkıda bulunacakları yüzde olarak bellidir. Bu yüzdelere bağlı olarak, 2017 yılı bütçesi için, ABD 455 milyon dolar, Almanya 301 milyon dolar, Fransa 218 milyon dolar, İngiltere 202 milyon dolar, İtalya da 173 milyon dolar NATO’ya katkıda bulunmuşlardır. Bu beş üye dışında, kalan 24 üye ülke de, bütçenin kalan 704 milyon dolarını karşılamışlardır. Buna göre; NATO’nun 2017 bütçesinin, % 22.2’si ABD tarafından, % 43.5’i de Avrupa’nın önde gelen dört ülkesi (Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından karşılanmış olmaktadır. NATO’nun Kanada dışında kalan 23 üyesinin de Avrupalı ülkeler olduğu düşünülürse, bir bütün olarak Avrupalı müttefiklerin NATO bütçesinin % 75’ni karşıladığı anlaşılmaktadır. ABD, toplam bütçesinin % 22.2’sini karşıladığı NATO’yu, kendi ulusal çıkar ve hedefleri için, küresel hegemon statüsünü korumak ve pekiştirmek için kullanmaktadır. Bu yolda, bugüne kadar NATO’yu ve NATO üzerinden Avrupa’yı kullanmış ABD, şimdi kalmış Avrupa’yı savunma desteğinden yoksun bırakma ile tehdit ediyor ve NATO katkı paylarınızı artırın diyor!…

“Yeniden yine büyük Amerika” söylemi, ABD’nin eski gücünde olmadığının ikrarı niteliğinde bir söylemdir. ABD, hem bunu biliyor, hem de Avrupa’ya karşı eski günlerde olduğu gibi “buyurgan” bir yaklaşım sergiliyor!… Avrupa’ya, karar alma aşamasında alınacak kararı “dikte” etmekte; kararın uygulanması aşamasında da, Avrupa’dan kendisi ile birlikte hareket etmesini beklemektedir. ABD’nin bu yaklaşımı, Avrupalı müttefiklerinin sadece farklı ihtiyaç, hedef, beklenti ve tercihlerini değil, bir anlamda egemenliklerini görmezden geldiği anlamına da gelmektedir. ABD hep emredecek, Avrupa da hep emre uyacak!… ABD-Avrupa ilişkilerindeki bu tablonun, Batının bayraktarlığını yaptığı demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü gibi evrensel ilkeler ile bağdaşıp bağdaşmadığı ayrı bir konudur.

Avrupa’nın (AB’nin), özellikle İran ile yapılmış nükleer anlaşma konusunda ABD’ye karşı açık, net ve kararlı bir duruş göstermesi, birçok açıdan kritik önemi haiz bir işaret, bir gelişmedir. Batının ve NATO’nun geleceğinin bundan ciddi şekilde etkileneceği ve bu etkilenmenin, küresel dengelere yansıyacağı değerlendirilmektedir. Almanya ne kadar taşıyabilir ya da Almanya’nın taşımasına ne kadar yol verilebilir bilinmez ama, AB’nin uluslararası politikada küresel bir güç olmaya yöneldiği açıktır. Bu, ABD için güç/destek kaybı anlamına gelecektir ve ABD’nin uluslararası politikadaki konumunu zayıflatacaktır.

ABD’nin İran ile yapılmış nükleer anlaşmadan çekilmesi, Almanya’nın (ve AB’nin) anlaşmaya bağlı kalmaya devam edeceğini açıklamasından sonra, Almanya Başbakanı Merkel’in ziyaretleri ve açıklamaları, son derece dikkat çekici olmuştur. Merkel, Avrupa’nın şimdi kendi kaderini kendi ellerine alma zamanının geldiğini açıklamıştır. Yine Merkel, geçtiğimiz hafta içinde Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir araya gelmiş, bugün de Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi tarafından kabul edilmiştir. Bu belirtilenler ışığında, acaba ABD’nin İran ile yapılmış nükleer anlaşmadan çekilmesi, Avrupa’nın aleyhine mi olmuştur, yoksa Avrupa’nın küresel güç olma yoluna girmesine hizmet edecek gibi mi gözükmektedir?[ii] Görünen, ABD’nin Avrupa’ya yönelik “buyurgan” yaklaşımının ve İran ile yapılmış nükleer anlaşmadan çekilmesinin,  Avrupa’nın Almanya’nın önderliğinde süper güç olmaya yönelmesine, ABD’nin süper güç konumunun zayıflamaya hizmet ettiği, edeceğidir.

Batıdaki ayrışma işaretleri, hiç şüphesiz Türkiye’nin AB ve ABD ile olan ilişkileri bakımından da ayrı ayrı önemlidir. Türkiye için, hem fırsatlardan, hem de risklerden söz edilebilir. Bakalım Ankara, fırsatları değerlendirebilecek, riskleri savuşturulabilecek ya da yönetebilecek mi?

osmetoz/ascmer, www.ascmer.org, 24 Mayıs 2018.

[i] https://www.nytimes.com/aponline/2018/05/11/us/politics/ap-us-trump-nato.html, 19.5.2018

[ii] https://www.worldpoliticsreview.com/articles/24732/the-iran-deal-exposes-europe-s-weaknesses-as-a-global-power, 19.5.2018

 


HİNDİSTAN VE ABD’NİN RUSYA YAPTIRIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Putin, Almanya Başbakanı Merkel’den sonra, bugün (21 Mayıs 2018) Hindistan Başbakanı Modi’yi de Soçi’de kabul ediyor.  Putin-Modi görüşmesinin, 4-6 saat süreli, gayri resmi bir zirve olacağı ifade ediliyor[i]. Önümüzdeki günlerde Japonya Başbakanı Abe ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron da, Putin’i ziyaret edecekmiş… Bu ziyaretler, yeniden Devlet Başkanı seçilen Putin’i tebrik ziyaretleri

LÜBNAN’DAKİ GENEL SEÇİMİN SONUCU VE ÇAĞRIŞIMLARI

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Lübnan’da, dokuz yıl aradan sonra, 06 Mayıs 2018 günü, genel seçimler yapıldı. Biraz araştırma yaptım ve gördüm ki, üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen, seçime ilişkin resmi nihai sonuçlar henüz açıklanmamış. Kamuoyuna yansıyan, seçime katılım oranının düşük ( % 49,2) olduğu, Sünnilerin genelde sandığa gitmemeyi tercih ettiği yönündedir. Seçimin, çok

ABD SİLAH SATMAZ İSE, TÜRKİYE BUNA KARŞILIK VERECEKMİŞ!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Türk Dış Politikası, bana göre, tam bir komedi… Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasına bir tepki olarak ABD’de Türkiye’ye silah satılmasını engellemeyi öngören bir yasa tasarısının gündemde gelmesi üzerine, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu açıklama yapıyor ve diyor ki, bu yasa çıkarsa, Türkiye buna “karşılık” verir[i]… Bu

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.