BARZANİ’NİN REFERANDUM KONUSUNDAKİ ISRARINI ANLAMAK ÜZERİNE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Irak Kürt Bölgesi Yönetimi (IKYB)’nin “fiili” Başkanı Mesut Barzani’nin “bağımsızlık referandumu” konusundaki ısrarı, IKBY yüksek seçim biriminin verdiği onay sonrasında, bakalım bölgeyi nereye taşıyacak, bölgesel dengeleri ne gibi değişikliklere zorlayacak, bölgede ne tür yeni ittifaklara ve/veya çatışmalara yol açacak… Görebildiğim, sırlanan hususların hepsinin ihtimal dâhilinde olduğu, dışlanamayacağıdır. Çünkü bazı eş zamanlı gelişmeler, bunlara işaret etmektedir.

Barzani, kararından vazgeçmesi ya da kararını ertelemesi yönünde içeriden ve dışarıdan gelen çağrılara kulak asmazken, herhalde sadece İsrail’in verdiği açık desteğe bel bağlamamaktadır diye düşünülmektedir.

Peki, Barzani, aldığı referandum kararı konusunda, Ankara’ya da bel bağlamış olabilir mi? Kamuoyuna yansıyan konuya ilişkin bazı açıklamalar/yorumlar, bu soruyu sormayı ve soruya eğilmeyi gerektirmektedir. Ankara, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu ve Barzani’nin referandum kararına karşı çıktığını çeşitli kereler açıklamış, konuya ilişkin duruşunu bu suretle göstermiştir. Ancak özellikle Erbil’den gelen açıklamalar/yorumlar, bu duruşun, net ve kararlı bir duruş olmadığı algısına yol açmıştır ki; soru da, münhasıran bundan kaynaklanmıştır. Bununla beraber bu soruya neden olan başka etkenlerden de söz edilebilir. Örneğin bana göre, Ankara-Washington ilişkilerindeki belirsizlik hala devam etmektedir ve bu da, Ankara’nın Barzani’nin referandum konusundaki duruşunun net ve kararlı gözükmemesinde (böyle algılanmasında) pay sahibidir. Keza Ankara-Erbil ilişkilerindeki yakınlığın da, bu algının oluşmasında etkili olduğu ileri sürülebilir.

Ankara’nın duruşu, “ses tonu” olarak, Moskova’nın duruşu ile benzerlik arz ediyor gözükse de; Rusya’nın, bunu Barzani’yi ABD’ye daha fazla itmemek için yaptığı düşünülmektedir. Çünkü Barzani’yi ABD’ye itmesi ABD’nin bölgede etkin bir Kürt kartına sahip olması anlamına gelecektir ki; bu, Rusya’nın, hem (enerji de dâhil) bölgeye ilişkin genel çıkarlarına aykırıdır. hem de Ukrayna/Kırım krizindeki pozisyonunu zayıflatma potansiyelini içermektedir. Söz konusu referandum kararı bağlamında Rusya’ya bakarken, ayrıca Rusya’nın,  bu karara açık, net ve kararlı bir şekilde karşı çıkan, bunun için Goran hareketini bile devreye sokan İran’a oldukça yakın durduğunu da görmek gerekir.

Tahran’ın referandum kararına karşı çıkışı, Türkiye’ye göre, daha açık, daha net ve daha kararlı gözükmektedir. Bendeki algı bu yöndedir. Eğer bağımsızlık referandumu ile IKBY’nin Bağdat’tan kopmasının, ülkelerinde Kürt nüfusa sahip diğer ülkeleri etkileyeceği ve en çok Kürt nüfusa sahip ülke olduğu için Türkiye’nin bundan en fazla olumsuz etkilenecek ülke olacağı düşünülürse, Ankara’nın konuya ilişkin duruşunun bu durum ile uyumlu olmadığı ve Tahran’ın gerisinde bir duruş sergilediği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu da, yine acaba Barzani Ankara’ya bel mi bağlıyor sorusuna yol açan bir başka etken olarak görülebilir.

II. Gelişmeler, Barzani’nin referandum kararının, geri dönüşü olmayan bir “bilek güreşine” dönüşme sürecine girmiş olduğuna işaret etmektedir. Sezgilerimiz de bu yöndedir.

Böyle bir sürece girmiş gözükse de, referandum kararının hukuksal niteliği ve kararı alan Barzani’nin IKBY nezdindeki mevcut pozisyonun hukuksal durumu önemlidir. Çünkü sıkça ifade edildiği üzere, yaşananlar bir süreçtir. Eğer bu süreçte kararın alınması ciddi tartışmaya ve çekişmeye neden olmuşsa, referandumun yapılması ile süreç tamamlanmayacak, bu kez de referandum sonuçlarının tanınıp tanınmaması gündeme gelecektir. Uluslararası mevzuata objektif olarak bakıldığında, Irak Kürtlerinin kendi gelecekleri konusunda bir karar almada haklı bir konumda bulunduklarını ifade etmek mümkündür. Çünkü (i) Irak Kürtleri, kendilerini Irak’ın genelinden ayrı ve farklı görmektedirler. (ii) Gerek 1925, gerek 1958, gerekse halen yürürlükte bulunan 2005 Irak anayasalarında Kürtler, ya Irak’ın kurucu unsurlarındandır ya da Irak toplumunu oluşturan temel unsurlardan biridir. (iii) Irak Kürtleri, 1970’li yılların ilk yarısında sınırlı bir özerkliği yaşamıştır. (iv) Irak Kürtleri, 1991-2003 yılları arasında, çok uluslu gücün koruması altında, fiilen Bağdat’tan kopuk olarak yaşamışlardır. (v) Halen yürürlükte olan 2005 Anayasasında ise, kendi geleceklerine sahip çıkma konusunda, Irak Kürtlerinin elini güçlendiren hükümler (1., 4., 114. maddeler gibi)  vardır. Ancak yine bu anayasadaki bazı hükümler (63., 109., 110. maddeler)  ve bu anayasaya dayalı mevcut uygulama da, Irak Kürtlerinin Irak’ın genelinden dışlanmamış olduğuna işaret etmektedir ki; bu da, Irak Kürtlerinin kendi gelecekleri konusunda karar alma pozisyonlarını az da olsa zayıflatıcı bir duruma yol açmaktadır. Ancak eğer mevcut 2005 Anayasasının Kürtler için düşünülmüş özel bir çözümü (IKBY’yi) içerdiği, Irak Kürtlerinin 2005 öncesi durumları ve bugün geldikleri nokta dikkate alınırsa; uluslararası hukuk açısından, Irak Kürtlerinin bağımsızlık konusunda güçlü bir pozisyonda olduklarında bir tereddüt olmadığı düşünülmektedir.

Ancak hukukta haklı bir pozisyonda olmak, istediğini almak ya da amaca ulaşmak için, yalnız başına yeterli değildir. Bu haklı pozisyonun, şekil/usul yönünden de hukuka uygun bir mecrada dışa vurulması gerekmektedir. Yani referandum kararının, yürürlükteki mevzuata uygun olarak, karar almaya yetkili kişiler/makamlar tarafından alınması icap etmektedir. IKBY’de 2013 yılından bu yana, hukuksal zeminde izahı zor gelişmeler yaşanmaktadır. 2015 yılından sonra, hukuksal izahı zor olan bu tablo, hukuksal zeminini tamamen kaybetmiş (hukuksal izahı olmayan) bir hal almıştır. Hukuksal açıdan izah edilmesi mümkün olmayan bir tablo ortaya çıkmıştır. IKBY’deki yerel parlamentonun Ağustos 2015’den bu yana kapalı olduğu; Mesut Barzani’nin de o tarihten bu yana “fiili” Başkan olarak görev yaptığı bilinmektedir. IKBY’nin yerel anayasası Barzani (ve ailesi) tarafından rafa kaldırılmıştır, parlamento kapatılmıştır. Barzani, bağımsızlık referandumuna ilişkin kararı bu koşullarda almıştır. Bu durum, referandum yapılsa bile, hukuksal açıdan referandumun geçerliliğini tartışmalı yapacaktır. Objektif bir gözle bakıldığında, bu, şimdiden belli olan bir husustur.

Bugünden bu belli olmasına ve içeriden/dışarıdan gelen karşı çıkmalara rağmen Barzani’nin referandumda ısrar etmesi, IKBY’deki siyasal dengeler ve iç siyasal mücadele ile ilişkilendirilmektedir. Irak’ı çok yakından tanıyan uzmanlar[i], 25 Eylül 2017’de bağımsızlık referandumuna gitme kararı alınmasının arkasında, normalde Kasım 2017’de yapılması beklenen genel seçimlerin (ve Başkan seçiminin) olduğunu; referandumdan bağımsızlık kararının çıkmasına kesin gözüyle bakıldığı için, Barzani’nin referandumun bu sonucuna bağlı rüzgârı arkasına olarak, Kasım 2017’deki seçimi kendisi için daha uygun ileri bir tarihe atma ve bu şekilde yapılacak bir seçimle siyasal iktidarı (gücü) elinde tutma hesabı içinde olduğu ileri sürmektedirler. Yani bizim süper güçler ve bölgesel dengeler ile ilişkilendirdiğimiz referandum konusunun, bir de IKBY’nin iç dengeleri, IKBY’deki iktidar mücadelesi ile ilgili böyle bir boyutu da vardır.

Ancak böyle bakarken Barzani’nin hesabının, sadece Irak Kürdistanı ile sınırlı olmadığını; Kürtlerin ilk bağımsız devletini kuran isim olarak, bölge Kürtlerinin bütünü ile ilgili olduğunu/olacağını da ifade etmek gerekir. Mesut Barzani, bağımsızlık üzerinden, sadece Irak Kürdistanı’nın Barzani ailesinin kontrolünde kalmasını sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda Suriye, Türkiye ve İran Kürtleri nezdinde de nüfuz sahibi olacaktır. Daha açık bir ifade ile, bağımsızlık referandumu, Barzani’ye (Barzani ailesine) sadece Irak Kürdistanı’nda hakimiyetini pekiştirme imkanı sunmayacak, Büyük Kürdistan’ın kurucusu ve yöneticisi olma, Doğu Akdeniz kıyılarına kadar uzanan bir coğrafyada nüfuz/imkan sahibi olma yolunu da açacaktır.

Bu noktada, Şii Kürtlerin ve Suriye Kürtlerinin Barzani karşıtı duruşları hatırlanırsa, bağımsızlık kararının Barzani’ye bunları aşma avantajını/imkânını verebileceğini de görmek gerekir.

III. Ben, Barzani’nin bağımsızlık referandumu kararına, “ok yaydan çıkmıştır” gözüyle bakıyorum. IKBY Başbakanı Neçirvan Barzani’nin geçtiğimiz günlerde Duhok kentinde yaptığı bir konuşma[ii], adeta niçin böyle baktığımı izah etmektedir.

Bakın Barzani ailesinden Başbakan Neçirvan Barzani Duhok’ta neleri ifade etmiş: “… Irak’ın doğru ve düzgün bir ülke olacağından hiç ümidimiz yok. Irak’la (merkezi hükümetle) tüm yolları denedik ancak tamamen çaresiz ve umutsuz kaldık. … hepimizin referandum yoluyla tüm dünyaya kaderimizi tayin edebileceğimizi göstermemiz lazım. … referandum bizim için bir amaç değil ancak daha büyük hedefe ulaşmamız için bir araçtır. … Belgelerle ortaya çıktı ki, Irak, bir devlet gibi bizi koruyamıyor ya da korumak istemiyor. Bizim ilerlememizi istemiyor. … Irak’ın savunma sistemi içerisinde Peşmerge muhatap alınmadı. Merkezi hükümet Haşdi Şabi’ye sunduğunu Peşmerge’ye yapmadı. Peşmerge, anayasaya göre Irak’ın savunma sisteminin bir parçası olarak kabul ediliyor. Ancak Haşdi Şabi’nin anayasada bir varlığı yokken, yasalar çiğnenerek tüm imkânlar seferber edildi. … Peşmerge ve Haşdi Şabi, aynı cephede savaştı, peki neden bir yandan Haşdi Şabi yasallaştırılırken, Peşmergenin varlığı ve terörle mücadelesi örtbas ediliyor. İşte bunlar bizim Bağdat ile olan derin yaralarımızdır.”

IKBY (Irak Kürdistanı) Başbakanı Barzani, Bağdat’a böyle bakıyor.

Bu bakış açısı ortada ve IKBY iç siyasetindeki tablo yukarıda ifade edildiği gibi iken, referandum kararından vazgeçilmesi ya da referandumun tarihinin ertelenmesi, bu yazının kaleme alındığı an itibarıyla, bize ihtimal dâhilinde gözükmemektedir. Bizi bu değerlendirmeye götüren etken, sadece bu açıklamadan ibaret değildir, başka gelişmeler de vardır.

Irak’ın Şii liderlerinden Mukteda es-Sadr; beklenmedik bir şekilde, geçtiğimiz günlerde önce Suudi Arabistan’ı ziyaret etmiş, Riyad’da Prens Selman ile bir araya gelmiş, daha yakın günlerde ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)’ni ziyaret ederek, Abu Dabi’de Prens Şeyh Muhammed ile bir araya gelmiştir. Mukteda es-Sadr’ın ilk ziyaret ile eş zamanlı sayılabilecek bir tarihte ise, Hamas’ın önde gelen iki isminden oluşan bir heyet, İran İslam Devrimi’nin yıl dönümü kutlamalarına katılma bahanesi ile Tahran’ı ziyaret etmiştir. Şii örgütten Riyad’a, Sünni örgütten Tahran’a ziyaret… Bunlar, Tahran ile Riyad arasındaki mezhepsel çekişmenin bir hayli yoğun ve yaygın olduğu mevcut konjonktür ile uyumlu bulunmayan gelişmelerdir. Konu ile ilişkilendirilebileceği düşünülen daha başka gelişmeler de var. Yemen’de İran ile karşı karşıya bulunan Suudi Arabistan’ın, Yemen’den çekilmek istediği konuşulmaya başlanmıştır. Acaba niye diye sormaktan geri durulamıyor. Keza Suudi Arabistan’ın petrol arzını kısmaya hazırlanması da, yine petrol fiyatlarını yukarıya iteceği için İran’ın işine gelecek bir gelişmedir. İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Muhammed Bakıri’nin Ankara ziyareti de, keza bu bağlamda görülebilecek bir başka gelişmedir.

Irak Kürtlerinin Bağdat’tan kopma konusunda kararlı oldukları görülmektedir. Bağımsızlık referandumu için ilan edilen 25 Eylül 2017 tarihine çok az süre kalmıştır. Bunlar dikkate alındığında; eş zamanlı sayılabilecek yukarıdaki gelişmelerin gerisinde, Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığını olabilirse önleme/erteleme,  bu mümkün olamaz ise kontrollü bir süreç içerisinde gerçekleşmesini sağlama düşüncesinin olabileceği akla gelmektedir. Değinilen ziyaretlerin ve gelişmelerin arkasında, Irak Kürdistan’ın bağımsızlığına kavuşmasının yol açabileceği muhtemel kayıplar, riskler ve zorluklar olduğu; karşılıklı ödünler ve taahhütler ile, bir tarafın bu olaydaki kaybının diğer bir olay üzerinden telafi edilmesi konularında görüş alış-verişinde bulunulduğu, dolaylı müzakerelerin yapıldığı akla gelmektedir.

IV. Peki ABD bu işin neresinde olabilir ya da ABD bu gelişmelerin dışında düşünülebilir mi?

Orta Doğu’nun birçok ülkesinde varlık bulunduran, üstelik Kürt kartı için bugün kadar ciddi “yatırım” yapmış olan ABD’nin, bu gelişmelerden habersiz olduğunu düşünmek eşyanın tabiatına aykırı gelmektedir. ABD, bu olayların bir şekilde içindedir ya da yakınındadır.

Bu bağlamda özellikle K.Kore krizi, oldukça anlamlı bulunmaktadır. “Yeniden büyük ABD” söylemi ile Başkanlık koltuğuna oturan Trump, K.Kore ile yaşanan krizde ABD’nin K.Kore’nin seviyesine doğru inişe geçtiği algısına yol açmıştır. ABD’de Trump üzerindeki kamuoyu baskısı giderek ağırlaşmaktadır. Başkan Trump’ın Amerikan kamuoyunun dikkatini dışarıya yönlendirmeye ve K.Kore krizinde aşınan ABD imajını tazelemeye ihtiyacı vardır.

ABD’nin Orta Doğu’da ciddi bir askeri varlık bulundurduğu; son bir-iki yıl içinde, önce Peşmerge üzerinden, daha yakın zamanda ise PYD/YPG üzerinden, bölgede kendisine müzahir unsurları güçlendirdiği; yıllardır bölge olması nedeniyle bölgeyi oldukça yakından tanıdığı bilinmektedir. Bu tabloda, Trump Yönetimi, Barzani’nin referandum kararını, kendisini Amerikan kamuoyu ve uluslararası kamuoyu nezdinde rahatlatma potansiyelini içeren bir konu olarak görülebilir. Bu noktada, bazıları Barzani’nin referandum kararına ABD’den gelen tepki geldiğini ileri sürebilir. Ancak gerek gelen tepkinin zayıf/cılız oluşu, gerekse Trump Yönetiminin bugüne kadar olan dış politika uygulamalarındaki “dönüşleri” hatırlandığında, tepkinin esasa müteallik olmaktan çok, şekli olduğunu ifade etmek mümkündür. Eğer K.Kore krizindeki imaj kaybının yanısıra bugünlerde ABD’nin Afganistan’da başarısız olduğunun ve bu ülkeden çekilmesi gerektiğinin artık daha sık işlendiği dikkate alınırsa[iii], Trump Yönetiminin Barzani’nin referandum kararına “ilgi duyması” biraz daha anlaşılabilir gelecektir.

Bu belirtilenler, Barzani’nin referandum konusunda ABD’ye bel bağlamış olabileceğini de çağrıştırmaktadır.

ABD, Irak Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ile ortaya çıkacak gerginliği Suriye üzerinden (Suriye’de birden parlayacak yeni bir gerginlik üzerinden)  aşmak isteyebilir. ABD’nin son dönemde Suriye Kürtlerine verdiği ağır silahlar ve Rakka’da IŞİD’dan ele geçirilen yerlerin Suriye Kürtlerinin kontrolüne verilmesi, bu öngörü bağlamında bize anlamlı gelmektedir. Bu, Türkiye’yi ve Rusya’yı yakından etkileyebilecek bir öngörüdür. Rusya, zaten ABD ile karşı karşıyadır. Rusya için fazla bir sorun olmayacaktır. Hatta Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı nedeniyle, ABD’nin Suriye’de Rusya ile karşı karşıya gelmekten imtina edeceği beklenmelidir.

Bu takdirde, geriye Türkiye kalmaktadır. Acaba belirtilen öngörü dâhilinde, Ankara-Washington ilişkileri yeniden eski günlerine mi döner, yoksa Moskova Ankara’yı Suriye’de destekler mi? Ve İran Genelkurmay Başkanı’nın Ankara ziyareti, İran’ın Türkiye ile yakınlaşma/yardımlaşma isteğinin bir işareti olarak alınabilir mi? Ankara-Tahran ilişkilerinde, bugün “olandan” daha ileri yakınlık yaşanabilir mi?

Bölgede belirsizlik yoğun olmasına rağmen, bölgeyi iyi günlerin beklemediği bugünden kendisini belli etmektedir. Sonbahar yaklaştıkça bu daha iyi görülebilecektir.

osmetoz/ascmer, www.ascmerorg, 15 Ağustos 2017.

[i] Dr. Ali Semin, bu uzmanlardan biridir.

[ii] “Barzani’den referandum çıkışı!”, Ortadoğu, 04 Ağustos 2017, s. 9.

[iii] “In Afghanistan, U.S. Exits, and Iran Comes In”, https://www.nytimes.com/2017/08/05/world/asia/iran-afghanistan-taliban.html, 07.8.2017.


ÇİN, MONREO DOKTRİNİ’İNİ BOŞA ÇIKARIYOR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Çin’in, son 10 yıl içinde, uzay diplomasisi üzerinden Latin Amerika ülkelerine açılımı öngören bir politika izlediği, bu nedenle gelecekte Latin Amerika siyasetinde Çin etkisinin ortaya çıkacağı ve bu durumun ABD’nin Monroe Doktrini’ni boşa çıkarma anlamına gelebileceği ifade ediliyor[i]. Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nun Aralık 1823’te Kongre’ye yolladığı, ABD’nin Amerika

FENER RUM PATRİKHANESİ YENİDEN SAHNEDE

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’nin epeyi bir süredir sesi çıkmıyordu. Patrikhane’nin Ukrayna Kilisesinin bağımsızlığına yeşil ışık yakması ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin buna gösterdiği sert tepki[i], bu durumu değiştirecek, Patrikhane’yi Türkiye’de gündeme taşıyacak gibi gözükmektedir.

RUSYA’NIN “VOSTOK 2018” TATBİKATI: SORU İŞARETLERİ VE ÇAĞRIŞIMLAR

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Rusya’nın, 11-15 Eylül 2018 tarihleri arasında, Sibirya’yı ve Uzakdoğu’yu kapsayan bölgede icra edeceği “devasa” Vostok 2018 tatbikatı konusunda, acaba, Rusya, bu tatbikatı Çin’e yönelik olarak yapıyor olabilir mi sorusu gündeme gelmiş. Bu, benim son yıllarda, yazılarımda birçok kez değindiğim ve öğrencilerime anlattığım bir husus. Ayrıca, söz konusu tatbikatın, hem Rusya

MYANMAR’A (ESKİ BURMA’YA) DİKKAT!…

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk Myanmar, genelde Çin ile Bangladeş arasına sıkışmış gözüken, Bengal Körfezi’ne açılan, diğer komşuları Hindistan, Laos ve Tayland olan bir güneydoğu Asya ülkesidir. Burma ya da Birmanya adlarıyla da bilinen Myanmar, şu günlerde, Batının ağır eleştiri oklarının hedefinde… Görünürdeki gerekçe, Myanmar’da Yönetimin, Rohingya Müslümanlarına uyguladığı ve onları Myanmar’dan kaçıp Bangladeş’e sığınmaya

ABD HAZİNE BAKANI’NIN AÇIKLAMASININ KISA EKONOMİ POLİTİĞİ

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk ABD Hazine Bakanı diyor ki, “ticaret savaşındaki” müzakerelerde ABD’nin önceliği Meksika, Kanada ve Avrupa; Çin ile ancak bunlardan sonra müzakereye geçilebilir[i]… Önce NAFTA, sonra AB, en sonunda da Çin…Bu açıklama, önemli ve anlamlı bulunmaktadır. Her şeyden önce, müzakerelerin, dün başlayıp bugün (hemen) bitmediğini, zorlu bir süreç olduğunu, yani zaman alacağını

E-mail: bilgi@ascmer.org

Tel/Fax: +90 312 235 1841

Dükkan
© 2014 Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki yazılar ve analizler kaynak gösterilmeden kullanılamaz.